Ulusal Gündem

Monday, Sep 06th

Last update:12:29:02 PM GMT

You are here: YAZARLAR (II)

İKTİDAR ALTERNATİFİ OLUNURKEN

e-Posta Yazdır PDF
aymet-aytarCHP Ekonomi Politikasının Ekim ayında açıklanacağı bildiriliyor.
Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran,Türkiye'nin üretemediğini,sürekli dış ticaret açığı ve cari açıkla borcunun büyüdüğünü dolayısıyla daralırken işsizliğin büyüdüğünü,
Yenilenen politikayla üreten ve kalkınan Türkiye'nin hedeflediğini, söylüyor.
Genel Başkan Kılıçdaroğlu, 1970 lerin sonunda Bülent Ecevit'in izlediği ekonomi politikasının yanlış olduğunu,
Açıklanacak  ekonomi politikasıyla iş dünyası ile yaşanan kırıklığın da aşılacağına dikkat çekiyor...


*
70'li yılların Türkiye'sinin de bir dizi uluslararası gelişmeler sonucu olduğunun hatırlanması bugünün anlaşılması  için  gerekiyor.
Önce 44'te Bretton Woods Anlaşmasıyla ülke paralarının değerini altın cinsinden ya da belirli bir altın kalitesinin ağırlığı esas alınarak ABD Doları cinsinden ifade edilmesini sağlıyor.
Doların giderek uluslararası malî piyasalara egemen ve rezerv para olmaya başlamasıyla;
ABD hesapsız dolar emisyonuyla dünyanın altınını ülkesine taşıyor, zenginleşiyor ve dünya lideri olmasının temelini atıyor.
Ne ki sınırlı  altın rezervleri, Vietnam Savaşının ağır  faturası, Avrupa'da dolaşımda bol miktarda  doların yeniden ABD ye dönmesi halinde oluşacak kriz ve Avrupa'nın  başlıbaşına ekonomik bir unsur olmak çabası,
ABD nin Anlaşmayı 73' te iptal etmesinin nedeni oluyor.
Ardından Arap-İsrail savaşı bahanesiyle Petrol İhraç Eden Ülkelerin (OPEC) ambargosu ve enerji fiatlarının yükseltilmesi,
Suudi Arabistan ile petrol ticaretini ABD dolarıyla yapılmasında anlaşmış ABD'i  rahatlatıyor.
Tüm ülkeler petrol satın almak için ABD dolarını rezerv yapmaya başlarken,
Avrupa dolar stoklarının ABD ye geri dönüşü riski kalmadığı gibi ekonomik rekabet gücü de azalıyor.


*
İşbu konjonktür Kemal Kılıçdaroğlu'nun eleştirdiği Ecevit'in ekonomik politikalarında da kendini gösteriyor...
70'lerin ikinci yarısında yoksul Türkiye IMF desteğiyle dünya gelirinden daha fazla pay almak, rekabet edebilmek için ücretleri düşük tutmaktadır.
Yüksek faiz oranlarıyla sığ finansal piyasalarına kısa vadeli sermaye çekerken,
Kamu harcamalarını kısılmış ve kayıt dışı ekonomisi  büyümüştür.
Yüksek cari açık, Kıbrıs Harekatının bedeli, enflasyon ve işsizlik yanında enerji bağımlılığı;
Türkiye'yi 70 cent'e muhtaç etmiştir!


*
Kemal Kılıçdaroğlu'nun işaret ettiği  CHP ye   iş dünyasının kırgınlığı ziyadesiyle bu döneme rastlıyor!
TÜSİAD, CHP ekonomi politikasının pazar ekonomisinden uzaklaştığını,enflasyon ve artan işsizliği,
Gazetelere verdiği ilanlarla protesto ediyor!
Bülent Ecevit'in istifası ardından iş dünyasıyla  CHP arasında açık güvensizlik başlıyor...


*
Ne ki Kemal Kılıçdaroğlu'nun  iş dünyası ile güven kurmak adına Ecevit politikalarını kurban etmesi,
Ayaküstü  verilmiş bir demeç gibi yüzeysel kalıyor.
Çünkü  açıklama o günlerin yukarıdaki konjonktürü gerçeğini yansıtmıyor.
Rağmen CHP nin yeni ekonomi politikası merak uyandırıyor?


*
Nasıl bir Ekonomi Politika sorusunun cevabı için, 1980 ler sonrasının da  bilinmesi gerekiyor.
ABD; petrol piyasalarını ABD dolarına bağlaması ardından,
Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde bölgesel, çok taraflı, ikili bir çok ekonomik ve siyasi anlaşmayla,
Günümüzde oluşmuş  küresel serbest piyasalarının liderliğini yapıyor.
Ülkelerin küresel piyasalara  katılımı  belirli siyasal ve ekonomik kriterlere uyumu gerektiriyor.


*
Türkiye'nin 70'li yılların iş dünyasında  yegane örgüt  TÜSİAD'ın,
Pazar ekonomisinden uzaklaşma, enflasyon ve işsizlik  konularında şikayetini gösterir gazete ilanları;
Sermaye gruplarının 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine yol vermesi anlamına geliyor.
Nitekim tarihi,demokrasisi,coğrafyası, dinsel yapısı ve  hitap ettiği nufusla Türkiye'nin;
Hazırlanmakta olan Küresel Serbest Piyasalara katılımı için gerekli anayasa, yasalar,yönetmelikler, organizasyonlar ve kurumlaşmasını teminen;
ABD'nin onayıyla 12 Eylül Askeri Darbesi yapılıyor!


*
12 Eylül'ün  ekonomik ve siyasal  mayasının tutması ardından,
Bugün Türkiye Büyük Orta Doğu Projesi ile  İslam ekonomisinin dünyaya yeniden dönüşümünde,
Medeniyetler İttifakı ile islam medeniyetinin batı medeniyetine ilişiklendirilmesi rolünü oynuyor.
Türkiye'nin Küresel piyasalara entegrasyonunda uygulaması gereken ekonomik ve siyasi kriterleri, bu projelerdeki aidiyeti sağlıyor.


*
Dolayısıyla Türkiye'ye bu çap ve bu anlamda  ekonomik politikalar gerekiyor.
Hedefi enflasyonla mücadele, mali hesapların güçlendirilmesi ve yapısal bozuklukların giderilerek büyümenin istikrarlı temele oturtulmasını amacı elbette  ekonomi politikalarının temelini oluşturuyor.
Döviz Kuru Politikası, İç ve Dış Borçların Büyüklüğü, Reel Ekonomi , Faiz Oranları ve İstihdam Politikasının,
Özellikle gelirler politikasının bir  bütün olarak Sosyal Devletin yeniden inşasını sağlayacak;
"Sosyal Diyalog Programı" ile sunulması gerekiyor.
Bu programın kamu sektöründe ücret ve fiyatların oluşturulması,enflasyon hedefi,çalışanların hakları, sendikalizm ve verimlilik politikalarında toplumsal anlaşmayı sağlayarak;
Uzlaşma temelinde yeni bir Anayasaya yol göstericilik yapması bekleniyor.


*
70 li yılların ekonomi politikasının eğrisi doğrusunun anlaşılması bir yana,
Bugünün farklılaşmış  uluslararası ekonomik ve siyasal kriterlere uyum sağlamak gekiyor.
İş dünyası  ve temsilcileri çeşitlenmiştir.
Tarımdan hayvancılığa,enerjiden sanayiye, turizmden hizmet sektörüne ekonomik faaliyetlerde,
TÜSİAD,MÜSİAD,DİSİAD(Diyarbakır Sanayici ve İşadamları Derneği)yanında,
Bölgesellik,gelişmişlik,eğitim,sermaye benzeri farklılıklar içinde milyonlarca insanın;
Sisteme uyumunun  sağlanması  gerekiyor.

*
Küreselleşme etkilerinin  olumlu ve olumsuz algılanabilecek hususları ihtiva etmesi nedeniyle,
Ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetilmesi gereken bir süreç olduğu savında,
CHP ve MHP nin de;  Ekonomi Politikaları,
Koşulsuz teslimiyet politikalarında AKP iktidarına alternatif olunduğu şu günlerde  büyük önem arz ediyor...

Kadınların Kararı Yazgıları Olacaktır

e-Posta Yazdır PDF

yuksel-erdogruKadın erkek ayırımcılığı yaptığımdan değil. Ama eğer kadınlar “Hayır” derse, 12 Eylül’de oylanan Anayasa ölü doğar.  Kadınlar çocuk doğurma veya doğurmama hakkını kazanmış ve yasalarımıza koydurmuştur.  Dolayısıyla dış güçlerin iğfal ettiği babası belli olmayan bu Anayasa’yı kabul etmemek kadınların en doğal hakkıdır.  İş ki kurulan kapandaki peynirin cazibesine kapılıp “Evet” demesinler.  Bu Anayasa, kadınların kazanılmış hak ve özgürlüklerini geri almakla kalmayıp, devamında kadınları köle yapacak yasalar çıkarmasına da olanak verecektir.  Bilindiği gibi, daha önce kadınların aleyhine olarak hazırladıkları kanunlar, yüksek mahkemelerce iptal ediliyordu. Bu Anayasa ile yargıyı ve yüksek yargıyı da ellerine geçirecekleri için, her bir kadını köle, her bir kadını cariye, 13-14 yaşındaki çocuklarımızı da kendilerine 2 nci, 3 cü eş yapmayı yasallaştırma imkanı bulacaklardır.  Kadınları sosyal hayattan koparıp evlere kapatmaları, çocuk doğurma makinesine döndürmeleri, hatta 3 çocuk doğurmayan kadınları cezalandırmak için, kanunlara cezai müeyyideler koymaları bile olasıdır.  Dikkat edin; Başbakanın sol tarafına dönüp “kadınların hak ve özgürlüklerini genişlettik” derken, sağ tarafa dönüp “Kadınla erkek eşit değildir” diyerek kendi kendisini yalanlaması bundandır.  Bu anayasanın kabulü önce ülkemizin, sonra da kadınların ileriye gidişinin sonu, çağdaşlıktan geriye dönüşün de başlangıcı olacaktır. Ama, altını çizerek vurgulamalıyım ki, sonuçta uzun vadede bütün kadınlar zarar görse de, ilk darbeyi yiyen ve en çok ezilenler “Evet” diyen kadınlar olacaktır.

 Şu anda Türkiye’de oynanan oyunun senaryosu dış güçler tarafından yazılmış, roller de hükümet dahil tüm yandaşlara aynı güçler tarafından dağıtılmıştır. Bizim sahnede gördüğümüz iktidar, göbeğinden bağlı olduğu suflörün talimatlarına göre rolünü oynamaktadır. Rolünü oynamamak gibi bir şansı yoktur. Ya yok olacak, ya da yok edecektir.  Bu nedenle de, oyunun perde arkasını görebilen yurtseverler bir şekilde susturulmakta ve etkisiz hale getirilmektedirler.  Dış güçler, 28 sene önce kendilerinin hazırladığı Anayasa’yı, eşitlik ve özgürlük ambalajında halka kabul ettirerek Türkiye’yi içten ve dıştan kuşatmayı başardılar.  Şimdi ise, yine kendilerinin tezgahladıkları bu Anayasa ile – Banu Avar’ın tabiriyle – “Altın Vuruşu” yapmaya hazırlanmaktadırlar.

 Dikkat edilirse Anayasa’da değiştirilen maddelerin çoğu kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili.  Hem kadınlara, hem erkeklere kapana konulan zehirli peynirin cazip gelmesi bundan.  Oysa peynirin içine konulan hukukla ilgili 1-2 madde, bir ulusun rejiminin değiştirilmesine ve hatta yok olmasına yetecek kadar zehirli.  İktidar, Türk milletinin asla kabul etmeyeceğini bildiği için bu maddeleri değişiklik yaptığı maddelerin arasına sıkıştırmıştır.  “ya hep ya hiç” diye dayatması bu nedenledir.

 İktidar, 8 yıllık icraatları ile yasama ve yürütme üzerinde yeterince hakimiyet kurdu.  Hala en güvenilir kurum olan ordumuzu yıpratmayı da başardı. Kamu ve özel kuruluşlarda kadrolaşmayı sağladı. Artık sıra yargıyı ve yüksek yargıyı ele geçirmeye geldi.  Demokrasi maskesini takarak,  demokrasinin vazgeçilmezi olan “Kuvvetler Ayrılığı”  prensibini ortadan kaldırmaya ve hükümetin tek güç haline gelmesini sağlamaya çalışıyorlar.  Amaçları, önlerinde icraatlarını engelleyebilecek hiçbir merci bırakmamaktır.  Bilindiği gibi “Ben yaptım oldu; ben sattım oldu” zihniyetiyle hareket eden iktidarın icraatlarını Danıştay’ın çeşitli daireleri durdurmakta ve Anayasa Mahkemesi de iptal etmekteydi.  Bu kurumlara yandaşlarını yerleştirdiklerinde, Türkiye onlar için dikensiz gül bahçesine dönecektir.

 Yürürlükteki Anayasa’da devletin niteliklerini gösteren 1 inci, 2 nci ve 3 üncü maddelerinde yazılı hükümlerin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez olduğu 4 üncü maddede hükme bağlanmıştır. Cumhuriyetin omurgasını oluşturan “Hukuk” gibi bir güç de bağımsızlığını kaybeder ve iktidar ne derse onu yapan bir kurum haline getirilirse, “Anayasa’nın 4 cü maddesinin iptaline kim ve hangi kurum mani olacaktır?!!   Dahası, 4 cü maddesi olmayan bir Anayasa’da tek güç haline gelen iktidarın, Anayasa’nın ilk 3 maddesinde de değişiklik yapmayacağının garantisini kim verebilir? Kim?!  Hangi kurum buna mani olacaktır?!  İşte asıl hedef, Anayasa’nın ilk 3 maddesinin değiştirilmesidir. Bunu dış güçler istemekte ve mevcut iktidarı da, ne pahasına olursa olsun, -gerekirse ölüleri bile mezardan çıkarıp-  bunu başarmaya zorlamaktadırlar.

 Türkiye,  “Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi uluslar arası sözleşmesi” ni imzalayan 150 ülkeden birdir. Bu sözleşmeyi 1985 yılında imzalamış olmasına rağmen, yıllar yılı kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını önleyen kanuni düzenlemeleri yapmamıştır.  Uluslar arası kadın örgütlerinin büyük mücadeleler sonucu elde ettikleri haklardan, Türk kadınlarının da yararlanması için, başta KA-DER ve Türk Kadınlar Birliği olmak üzere, Cumhuriyet Kadınları Derneği, KASAUM, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı’nın da içinde olduğu bir çok kadın kuruluşu tarafından yapılan büyük mücadeleler sonunda Medeni Kanunda ve Ceza kanununda değişiklikler yaptırılmıştır. Yani sadece insan olarak doğmuş olmanın bile yeterli olacağı hakları, kadınlar savaşarak kazanmış ve yasalara koydurmuşlardır. Bu gerçekten kadınların başarısıdır.

 Hem Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Medeni Kanunla, aile, miras eşya ve borç ilişkilerinde kadın-erkek eşitliğine yönelik büyük kazanımlar sağlamışlar, hem de uluslar arası anlaşmaların yaptırım gücü etkisi ve kadınların özverili çalışmaları ile Türk Ceza Kanunu’nda 40’tan fazla maddenin değiştirilmesi sağlanmıştır. Böylece kadınlar,  2004 yılında yürürlüğe giren TCK ile, bedenlerinin ve cinselliklerinin kendilerine ait olduğu gerçeğini kabul ettirmiş ve yasalara da koydurmuşlardır..  Bunlar vazgeçilebilir kazanımlar değildir.

 Anayasa Mahkemesi, parlamentonun çıkarlığı yasaların ve Anayasa değişikliklerinin kanunlara uygun olup olmadığını denetleyen yüksek bir mahkemedir. Yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesi’nin kapıları vatandaşa açılacaktır. Görünüşte vatandaşın lehine gibi görünen bu değişikliğin nedeni, Devletin kendi yasalarını kendisinin çiğneyip suç işlediği içindir. Türkiye,  AİHM’sine açılan davalardan  2.017’sinde suçlu bulunarak milyonlarca dolar para cezası ödemeye mahkum edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kapılarını vatandaşa açmak, aslında AİHM’sinin kapılarını vatandaşa kapatmak için bulunan bir çözümdür. Anayasa Mahkemesi’nin iktidarın yararına karar verecek bir aile mahkemesi haline getirilmek istendiği artık sır olmaktan çıkmıştır.

 Bu anayasa’ya “Evet” demek, Atatürk’ün Türk kadınına verdiği hak ve özgürlüklerden vazgeçmesi demektir.  Büyük savaşımlarla yasalara koydurduğu haklarından vaz geçmesi demektir. Kocaların birden fazla kadınla evlenmesine, “Boş ol” dediğinde, kendisini kapının önünde bulmasına, kız çocuklarının bir eşya gibi satılmasına izin vermesi demektir.  Çünkü 12 Eylül’de vereceğimiz oylarla Türkiye’nin ileride nasıl bir devlet olacağını belirleyecekti.  Ya şimdi “Hayır” diyeceğiz, ya da ömrümüzün sonuna kadar, şiddet de görsek, cinsel tacize de uğrasak, evlere kapatılıp köle de yapılsak, ne isterlerse  “Evet” demek zorunda kalacağız.

 

Yüksel Erdoğru

Kadınlar, Paris ve Aşk

e-Posta Yazdır PDF

News imageBir pazar öğleden sonrasıydı...
Hava sıcaktı...
Ağustos, kırbacını var gücüyle vuruyordu yeryüzüne; yeryüzü alev alev yanıyordu...
Yağmursuzluktu gökyüzünden dökülen ya da yaz mevsiminin en pembemsi düşleriydi...
Aşkın en pembemsi düşleri, ağustosun en pembemsi düşleri, yaşamın en pembemsi düşleri...
Gökyüzü pembeleşirken önceden okuduğu kitaplara göz gezdirdi ilkin; ardından sayfalarını karıştırdı...
Sayfa aralarından dökülen ayraçlara, ufak notlar yazılmış küçük kâğıtlara baktı uzun uzun; bazılarının arasından da gazete kupürleri dökülüyordu...
Bazısına notlar düşülmüş, bazısına tarih bile atılmamış...
Zamana, evrene bırakılmış gibiydi her biri de sanki...
Sonsuzluğa bırakılmış gibiydi...
Henüz belli bir coğrafyası, belli bir iklimi yoktu kitaplarının...
O yüzden şu sıralar pek bir öksüzlerdi, pek bir yalnızlardı, pek bir hüzünlülerdi...
* * *
Kitapların arasından birkaçını seçti, sonra koltuğuna oturdu...
Aşkları, acıları, hüzünleri anlatıyordu kitaptakiler...
Denemeler, öyküler, şiirler ve romanlar...
Hangi saat dilimindeydi zamanın, bir ara ayrımsayamadı...
O kadar da önemi yoktu aslında...
Önemsemedi...
Sadece düşündü...
Gözlerinde poyraz” esen kadınları aklına getirdi; “âşık kadınlar sokağı”nda bekleşen, “alaca bir öfke”de bütünleşen kadınlardı hepsi de...
Hırçın, çılgın, asi...
Okuduğu denemelerde onların şiirsel yaşamöyküleri vardı; çığlıkları, haykırışları, yaşama tutunuşları...
Onları okurken hüzünleniyor, hüzünlenirken de düşsel yolculuklara çıkıyordu...
Ah, ah!” dedi bir süre sonra...
Uzaklara dalıp gitti...
Paris geldi aklına; o romantik, o duygusal, o yağmurlu Paris...
Paris'te gördüğü kadınları düşündü...
Yağmur damlalarıyla tangolaşan, tangolaştıkça da -adeta- çıplaklaşan kadınlardı her biri de...
Seine Nehri'nde yağan yağmurla oynaşan, Eiffel Kulesi'nde yıldızlarla koklaşan, Notre Dame Kilisesi'nde ise ilâhlaşan kadınlardı...
Bir aşk masalı” dinlemek istedi ardından; Paris'ten, Berlin'den, Madrid'ten bahseden aşk masallarına kulak vermek istedi...
Çocuksulaşan sevdalı bir bulut geçti o vakit, gözlerinin önünden; mesafelere sığmayan, okyanuslara sığmayan bir aşkı düşledi...
Ve şu soruyu sordu kendine:
Aşk bütünleştirici miydi, yoksa tutsaklaştırıcı mı?
* * *
Paris” demişti bir kere...
Düşünmeye devam etti...
Paris üzerine izlediği iki film geldi aklına:
Paris Seni Seviyorum” ve “Paris'te İki Gün”...
O filmlerin sahnelerini düşündü...
Farklı insan yaşamlarının Paris'te bütünleştirilmeleriydi biri, diğeri ise iki insan arasındaki aşktı...
Belki “masal” olan bir aşktı; belki de saflığın, çocuksuluğun, kirlenmemişliğin aşkıydı...
Derken elinde tuttuğu kitaplara baktı yeniden...
Elinde, Turgay Fişekçi'nin “Hep Seni Sevdim: Bir Sürgünün Paris Günleri” ve Ernest Hemingway'in “Paris Bir Şenliktir” kitaplarını tuttuğunu fark etti...
Güldü...
Hayal gücü artık, bedeninde de hüküm sürmeye başlamıştı...
Turgay Fişekçi'nin kitabındaki Yusuf ile Aslı geldi aklına...
12 Eylül âşıklarıydı onlar; yoksunluğun, yalnızlığın, yabancılaşmanın âşıklarıydılar...
Paris Bir Şenliktir” ise yazar Ernest Hemingway'in Paris'teki 1921-1926 yıllarında yaşadığı çıraklık dönemini anlatan bir kitaptı...
Paris gerçekten de âşıkların şehri olmuştu...
Sanat âşıklarının, edebiyat âşıklarının, 12 Eylül âşıklarının şehri...
* * *
Hayal kurmayı bırakıp gerçek yaşama döndüğünde bir pazar akşamüstünün yalnızlığında, ağustosun kavurucu sıcaklarıyla baş başa olduğunu ayrımsadı...
Düşsel yolculuğunda Paris'te yakalandığı yağmurdan sonra Akdeniz'in terletici atmosferinde uyanınca bir süre afalladı; ama alıştı ardından bu duruma...
Mevsimin en pembemsi düş tünelinden geçmişti usul usul; şimdiyse yaşamın gerçekliği, düşsüzlüğüydü gözlerinde canlanmaya başlayan...
Sonra oturduğu koltuktan kalktı, kitaplarını topladı, gözyaşlarını sildi; sanki bu yaptıkları bir suç teşkil ediyormuş da, az sonra onu tutuklayacaklarmış gibi bir tedirginliğe kapıldı...
Ürktü, irkildi...
Sanırım, yaşamının birçok evresinde buna benzer durumlarla hep karşılaşacak, buna benzer hislere hep kapılacaktı...
Ve buna alışacaktı da!

İN MİSİN CİN MİSİN DİYOR

e-Posta Yazdır PDF

aymet-aytar        Başbakan Erdoğan Gaziantep'te gürlüyor!
       "Buradan muhaliflere sesleniyorum;önemli olan boy değil ,önemli olan soy,soy!" diyor.
        Kılıçdaroğlu yanıtlıyor.
       "Eline bir cetvel,pergel al.Gel benim kafatasımı da ölç! Recep Bey ,soya sopa girersen sınıfta kalırsın."diyor...


        *
        Son zamanlarda dünya, bilgi ve teknolojinin bir aşamasından; iki düşünceden yol alıyor.
        İki düşünce tarzından; yaratılış,evrim,soy-sopun kavranmasından hareketle doğruluk iddiasında bulunuluyor!
        Sonra o doğrunun egemenliği  isteniyor!
        Günümüz uygarlıklar çatışması bu noktadan çıkıyor.


        *
        Birinci düşünce tarzı; İngiliz evrenbilimcisi Stephen Hawking'in,
       "Biz yalnızca çok sıradan bir yıldızın küçük bir gezegeninin üstündeki ileri bir maymun soyuyuz.Fakat biz evreni anlıyoruz. Bu bizi özel kılıyor."
        İfadesiyle işaret ettiği Materyalizm; Evrim Kuramı ile Materyalist Diyalektik'dir.
        İkincisini,Avrupa Uzay Ajansı (ESA) Planck Gözlemevinin,
        Planck uydu teleskobunun, Big Bang'den 380 bin yıl sonra foton işımalarından-ilk radyasyona ve küçük sıcaklık dalgalanmalarının da algılandığı fotoğraflarla hazırlanan "evren fotoğrafı"ı karşısında,
        Bir gözlemcinin düşüncesi oluşturuyor!
        Evren fotoğrafı sayısız gök ada üzerinde trilyonlarca gök cismini gösterir sınırlı bir elipsoidten oluşmaktadır.
        Gözlemci tıpkı kuantum fizikçisi Hugh Everett'in paralel evrenler teorisindeki gibi düşünüyor.
        O gördüğü maddesel evrenin dışını anlamak için  herşeyi bilen,her yerde her zaman olan fakat bilinmedik boyutlarda bir varlık gerektiği bilincinden algılıyor!        
        İdealizm; Yaratılış Kuramı ve İdealist Gerçeklik bu temelden çıkıyor!


        *
        Birincisi,Hawking'in dediği anlamda maymun'sak sonuçta soya-sopa gerek kalmıyor!
        Başbakan Erdoğan'ın ya da Kılıçdaroğlu'nun  ve taraftarlarının soyunun goril,orangutan,şempanze gibi bir primata dayanıyor olması;
        "Maymun maymundur,yok birbirlerinden farkı!" anlamından ileri gitmiyor!
        Can sıkıcı, tekdüze,sebepsiz ve olmaz bir sonuçla karşı-karşıya kalınıyor.


        *
        Evrenin fotoğrafı, Big-Bang'den 380 bin yıl sonrasından bugünü kapsıyor.
        Öncesi -işte, Cern deneyiyle  algılanmak isteniyor.
        İkinci düşünce tarzında evreni taa başlangıcından itibaren düşünebilmek için;
        Gözlemcinin yetisi ve inancı gerekiyor.
        Fotograftaki maddi evrenin ötesinde muhayyel varlık;
        Gözlemcinin yetisi ve inancına, Bakara3'te  vurgu yapıyor: "Onlar gaybe inanırlar" diyor.
        Hangi gayb?  101' de yanıtlanıyor.  " O,göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır."
        Gökler kelimesinin anlamı elbette bu evrenin de ötesinde paralel evrenleri de kapsıyor...
        Yer kelimesinin anlamı da evreni gösteriyor.
        İkinci  düşünce tarzına  bu noktadan başlamak gerekiyor...


        *
        Gökler ya da paralel evrenler ile  evren fotoğrafında görülen gökler ve  yerler de yaratılıyor.
        Giderek evrende bilinen hayatın olduğu tek yer Dünya'da  muazzam bir evrim yaşanıyor.
        Atmosfer oluşumu ardından canlı yaşam zincirinde;
        Benlik oluşuyor, hayal ediyor,kurguluyor,gelişiyor, bir sosyal hayvan maymun haline geliniyor...


        *
        Sonra Bakara 30-31 bildiriyor;
        "Hatırla ki Rabbin meleklere:ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,dedi." ayeti,
        "Allah Âdem'e bütün isimleri,öğretti " ayetiyle devam ediyor.
        Anlaşılıyor ki önceden yaratılmış tüm evrenlerin süren evrimlerinin anonim bir aşamasında,tüm isimleri öğrenen ya da ak'lın simgesi insan yaratılıyor!


        *
        Ayetler devam ediyor.
        Bakara 34,35,36,38 de;
        "Hani biz meleklere Âdem'e secde edin ,demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler.O yüz çevirdi,büyüklük tasladı,böylece kâfirlerden oldu."
        "Biz,Ey Âdem!Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin,..sadece şu ağaca yaklaşmayın."
        "Şeytan onların ayağını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları cennetten çıkardı."
        "Dedik ki:Hepiniz cennetten inin."
        Adem,Havva ve İblis'in; cennetten çıkarılıp aşağıların en aşağısına dünyaya gönderildiği anlaşılıyor.


        *
        Bu noktada tahayyül gerekiyor.
        Vaktiyle  toplumsal yaşam seviyesinde  hamile bir maymun;doğum yapmaktadır.
        Hiç  görülmedik ve alışılmadık bir durumla karşılaşılıyor!
        Doğan yavrunun göbeği kesildikten sonra görülüyor ki onlara benzemekle birlikte çok büyük bir fark göstermektedir.
        Nur'u parlıyor ve o ana kadar bilinmedik bir sıcaklığı, sevgiyi, duyguyu ve büyüdükçe ak'lı  gösteriyor.
        İlk insan dünyaya gelmiştir!
        Havva'da bir başka yerde dünyaya geliyor...


        *
        Soy ve sop budur!
        Kimdensin?
        -Orangutan'dan!
        Ya sen?
        - Adem'den!


        *
        Adem ve Havva'nın dünyaya gelmesi tarih'in en büyük,en köklü ve en  büyük devrim'ini oluşturuyor.
        O günden bu güne  kendine özgün bir soyla insanoğlu dünyaya akıl katıyor.
        Onlar maymun emperyalizmini yıktıklarından dolayı ne çok şük're lâyıktırlar!


        *
        Aynı şekilde Mustafa Kemal'in ezilmiş Türk Ulusunu zilletten çekip çıkaran,
        Cumhuriyet Devrimini düşününüz.
        Türk İnsanının karartılmış benliğine gösterdiği bağımsızlık ruhu ,
        Türk insanının yönünü akıl ve müsbet ilimlere çevirmesi;
        O'nun değerini göstermeye yetiyor.


        *
        Asıl derdi Mustafa Kemal'e sataşarak onun ulusal Devriminden rövanş almak olan;
        Ilımlı İslam'la islamı materyalizmin sığlığına gömmek isteyen Başbakan Erdoğan'ın;
        Kılıçdaroğlu'nun dediği üzre soyu-sopu karıştırmaması gerekiyor.
        Aksi taktirde  inanç alanını ilgilendiren çok özel bir soru ortaya çıkıyor!
       - Kimsin bakiim!
        İn misin,cin misin!
        Ya da;
       - Söyle bakiim!
       Maymundan mı geliyon, Âdem'den mi?
       Sana ne  bundan yahu?


       *
       Epictetus,
       "Akıldan uzaklaşıldığında hayvan ortaya çıkar!" diyor.  
        
           
        
              
        
         

Nasılsınız? "Türkiye Gibiyim"

e-Posta Yazdır PDF

News imageNasılsınız?” diye sormuştu genç okuru, yaşlı yazar “Türkiye gibiyim” diye yanıt vermişti...
Yaşlı yazar her “Nasılsınız?” sorusu sorulduğunda aynı yanıtı veriyor; 44 yıllık gazetecilik yaşamında bu tür sorular karşısında aynı cevabı kullanıyordu:
Türkiye gibiyim...
Belki aynı soru sokakta simitçiye sorulsa farklı, bir işhanında çaycıya sorulsa farklı, memura-çalışana-emekliye sorulsa farklı, doktora-mühendise-bankacıya sorulsa farklı yanıtlar alınırdı...
Kimi hayatın zorluğundan dem vurur, kimi işvereninden yakınır, kimi ise yaşamın tatlılığından söz ederdi...
Ama O, her zaman “Türkiye gibi” olmuş, her zaman “Türkiye gibi” hissetmişti kendini...
Türkiye gibi çalkantılı, Türkiye gibi sevdalı, Türkiye gibi hüzünlü...
1966 yılında başladığı gazetecilik yaşamında 12 Mart'lara, 12 Eylül'lere tanıklık etmiş; tutuklanmış, cezaevinde yatmış, işkencelerden geçmişti...
1990'lı yılların Türkiye'sinin öyküsünü yazmıştı köşesinde satır satır, o öyküleri kitaplaştırmıştı; “yaşamın sayfaları” demişti, o her yaşanana...
Güneydoğu'daki feodalizm gerçeğinden kadına bakış açısına, emperyalizmin Türkiye'deki fotoğraflarından din üzerinden yürütülen siyasete kadar pek çok konuya neşterini vurmuştu yıllar yılı ve hala da sürdürüyordu vurmayı...
Necla'ların, Şilan'ların, Ceylan'ların, Berivan-Medine-Sıdıka'ların özyaşam öykülerini gözyaşları eşliğinde kelimeleştirmiş; sermaye-emek çelişkisini anlatırken bile cümleler arasında Pablo Neruda'dan, Rafael Alberti'den, Mahmud Derviş'ten gülümseyişler de ikram etmişti okurlarına...
Çalkantılı, sevdalı, hüzünlü...
Belki de o yüzdendi genç okurunun “Nasılsınız?” sorusuna verdiği “Türkiye gibiyim” yanıtı...
Bir o kadar da manidardı...
* * *
Yaşlı yazar, bu ülkede, her “Nasılsınız?” sorusu sorulduğunda “Türkiye gibiyim” yanıtını verecek duyarlı yazarlardan sadece biriydi...
Ki o ülke şimdi sancılı bir dönemden daha geçiyor; olmakla olmamak arasındaki ince bir çizgide bulunuyordu...
Meydanlarda siyasetçilerin konuşmaları yankılanıyor; halk, daha neyin ne olduğunu bilmediği/anlamadığı bir anayasa değişikliği referandumuna doğru kulaç atıyor, bir sivil diktaya doğru yelken açıyordu...
Türkiye yaşadıklarını çabuk unutuyor, kendisine yapılanlardan hesap sormuyor; gün geçtikçe de bu durum daha da vahimleşiyordu ve daha da vahimleşecekti...
Ve ben bunları düşünürken -yaşlı yazarın da pek sevdiği- yüzyılımızın önde gelen yazarı, düşünürü, aydınlanmacısı Stefan Zweig geliyordu aklıma...
1881 yılında doğan Zweig; Birinici ve İkinci Dünya Savaşları'nın acılarına tanık olmuş, bu acıları derinden yaşamış, yaşamının son yıllarını önce İngiltere'de, sonra da Brezilya'da "gönüllü sürgünde" geçirmiş, sevdiği insanlardan, alıştığı çevreden uzak düşmüş, dünyanın çöküşüne, inandığı, değer verdiği kavramların bozuluşuna daha fazla katlanamayacağını düşünerek karısıyla birlikte 1942 yılında intihar etmişti...
Özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında, asla onaylamadığı, nefret ettiği Hitler'in ırkından gelmenin acısını taşımak yanında, dünyanın içine sürüklendiği felaket ortamına katlanamadığı için de melankoli sınırlarına dayanan bir karamsarlığa kapılmıştı...
Tıpkı şu an her “Nasılsınız?” sorusu sorulduğunda “Türkiye gibiyim” diye yanıt veren bu ülkenin duyarlı insanlarının kapıldığı gibi bir karamsarlıktı Zweig'ınki de...
Muhtemelen Zweig da o dönemde kendisine sorulan “Nasılsınız?” sorularına; “Avusturya gibiyim”, “Almanya gibiyim”, “Polonya gibiyim” şeklinde yanıtlar vermişti...
O da çalkantılı, o da sevdalı, o da hüzünlüydü...
Tıpkı bizler gibi...
Nasıl olmasındı ki?
* * *
Bakın Türkiye'ye:
Din üzerinden yürütülen politikalarda...
Bunların bir uzantısı olarak “Allah rızası için” dilenciliğinde; Yimpaş-Kombassan-Deniz Feneri vurgunlarında...
Devlet dairelerindeki kadrolaşmalarda, adam kayırmalarda; ihalelere fesat karıştırmalarda; yerel seçimlerdeki hilekârlıklarda...
Özgürlük” nidaları eşliğinde kadını ikinci sınıf insan yapmalarda, onu kapatma-örtme-erkek diktatörlüğüne tutsaklaştırmalarda...
Kendi gibi düşünmeyenleri yalnızlaştırma-yabancılaştırma-ötekileştirme operasyonlarında...
Ülkeyi dogmatikleştirme-fanatikleştirme-radikalleştirmelerde ve bunun bir sonucu olarak da ülke insanlarını kutuplaştırmalarda...
Meclisten birçok kanun geçip cumhurbaşkanına imzalatılırken gündem değiştirmelerde; ülkenin asıl gündemini ön plana çıkarmak yerine kadın programlarıyla, izdivaç programlarıyla halkı yaşananlara bihaberleştirmelerde...
Bir “Telekulak Cumhuriyeti” kurmaya, bir “Korku İmparatorluğu” yaratmaya çalışmalarda...
Ve daha birçok örnekle sıralayabileceğimiz buna benzer konularda bizler de kapılmıyor muyduk o karamsarlığa ve bizler de sürüklenmiyor muyduk o melankolinin içine?
Tıpkı Stefan Zweig gibi, tıpkı her “Nasılsınız?” sorusu sorulduğunda “Türkiye gibiyim” yanıtını veren/verecek duyarlı yazarlar, aydınlar, düşünürler gibi...
* * *
Yaşlı yazar “Türkiye gibi”ydi, Türkiye “yaşlı yazar gibi”ydi...
İkisi de karamsar, ikisi de melankolik...
Ve ikisi de çalkantılı, sevdalı, hüzünlü...
Belki genç okuru da öyle...

Kanun Kaçaklarının Sığınma Evi

e-Posta Yazdır PDF

yuksel-erdogruTürkiye Büyük Millet Meclisi’ne hakaret ediyor falan demeyin. Çünkü bu iktidar zamanında TBMM’si yalancıların, dolandırıcıların, hazineyi soyanların, evrakta sahtecilik yapanların, bölücülerin, irticai faaliyetleri kanunla da saptanmış olan siyasi parti üyelerinin, Ilımlı İslam devleti kurmak isteyen rejim düşmanlarının ve vatana ihanet eden kanun kaçaklarının “Sığınma Ev”i haline gelmiştir. Suçlu olup olmadıkları bile belli olmayan asker, sivil, akademisyen, gazeteci, yazar, bilim adamı vb. hapishanelerde ölüm-kalım savaşı verirken, haklarında sayısız suç dosyası bulunan ve hatta suçu sabit olan kişiler, dokunulmazlık kalkanının arkasına sığınıp korkusuzca suç işlemeye devam etmektedirler. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Doğru olup olmadığı bilinmeyen - İftira olma olasılığı çok yüksek olan – ve sadece hakkında iddia bulunan Türk askeri terfi bile edemezken, suçları sabit kişilerin ülkeyi yönetmekte olması bile TBMM’sinin kanun kaçaklarının sığınma evi haline geldiğinin delili değil midir?!  Şimdi Anayasa’da yaptıkları değişikliklerle, TBMM’sinin tapusunu alarak ev sahibi olmaya ve “Hukuk” u da kiracıları yapmaya çalışmaktadırlar.

Anayasa bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin ve görevlerinin yazılı olduğu temel kanunudur. Günün koşullarına göre yeni bir Anayasa yapmak ihtiyacı doğduysa, bunun demokratik bir katılım ve uzlaşma ürünü olması gerekirdi.  Oysa sonunun geldiğini ve mevcut Anayasa ile kanundan kaçamayacağını anlayan iktidar, gemi o kadar azıya aldı ki, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan insanların cesareti ile Anayasa’yı tek başlarına değiştirmeye kalktı. “Yeterli çoğunluğum var; ne istersem onu yaparım” mantığı ile hareket etmekteler. “Güzel şeyler olacak” dedikleri, “Alıştıra-alıştıra yapacağız” dedikleri, Türkiye’yi demokratik, laik, sosyal ve hukuk devlet olmaktan uzaklaştırmaktan başka bir şey değildir.  Ancak, Anayasal bir devlette, gerekli değişiklikleri yapmadan rejimi değiştiremeyeceklerini ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne dokunamayacaklarını bildikleri için, Türkiye’yi “Anayasal Devlet” olmaktan çıkarıp, faşist baskı uygulayabilecekleri “Anayasalı Devlete” dönüştürmek istemektedirler.  Yerine göre korkutarak, yerine göre iş ve aş vaad ederek, yerine göre de açlık sınırındaki insanlara sadaka dağıtarak Anayasa’yı kabul ettirmeye çalışması bundandır.

İlla ki hukuk bilmeye gerek yok. Anayasa’da nelerin değiştirilip, nelere dokunulmadığına bakmak, faşist bir din diktatörlüğünün temellerinin atılmaya çalışıldığını anlamak için yeterlidir.   Dokunulmazlıklar kaldırılmamıştır. HSYK’dan Adalet Bakanı ve Müsteşarın eli çektirilmemiştir.  Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kısıtlanmamıştır.  Seçim yasasında değişiklik yapıp seçim barajı düşürülmemiştir. YÖK kaldırılmamıştır.  Bunlara dokunulmadan Anayasa’da yapılan değişikliklerin, halkın demokratik hak ve özgürlüklerini genişleteceğine ve Cunta Anayasa’sını ortadan kaldıracağına kargalar bile güler.  Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar yürütmeyi güçlendiren bir Anayasa’dır bu.

Net ve açık olarak ifade ediyorum; 12 Eylül’de referanduma sunulacak Anayasanın tek bir amacı vardır; o da yargıyı ele geçirmektir. AKP, yaptığı yolsuzluklar ve hukuken suç olan siyasi eylemlerinden yargılanmaktan kurtulmak için bu Anayasa değişikliğine gitmiştir.  Kendisine bağlı ve bağımlı bir hukuk sistemi yaratmaya çalışmaktadır. Daha fazla hak ve özgürlük ambalajına sardığı Anayasa’daki değişiklikler, zehri içinde saklı şeker görünümündeki tuzaklardır. En basit bir kira sözleşmesinde bile, “Uyuşmazlık halinde bulunulan yerin mahkemeleri yetkilidir” deye yazılıdır.  Yani taraflar haksızlığa uğradıklarında nereye müracaat edeceklerini bilirler.  Oysa referanduma sunulan Anayasa’da halkın lehine gibi gösterilen maddelerin her birindeki uyuşmazlık halinde, yetki ya yürütmeye, ya yürütmenin ağırlıkta olduğu komisyona, ya da yürütmeye bağlı ve bağımlı hukukçulara bırakılmıştır. İnsanların bağımsız mahkemelere müracaat etme hakkı bile elinden alınmıştır.   Halkın bu Anayasa’yı onaylaması, kendi esaret fermanını imzalamasından başka bir şey değildir.

 

Yüksel Erdoğru

Erkek Diktatörlüğünün Mağdurları

e-Posta Yazdır PDF

Yaşamayı başarmış, itaatkâr kızların, yaşamlarının üzerine kilitlenmiş demir kapı ve ölüm korkuları vardı…
Erkek kardeşleri ellerinde çanta ile okula giderlerken, kendileri eve kapatılır, ayaklarına prangalar vurulur, özlemleri, umutları, sevdaları hiçe sayılırdı…
Afganistan’da Taliban kıskacında, Ürdün’de bir köyde, Somali’de çöl ortasında öyküleşirdi onların yaşamları…
Kimi Afganistan’da burka altından bakardı dünyaya, kimi Ürdün’de beşik kertmesiyle evlendirilirdi zorla, kimi de Somali’de evliliğe bakire olarak girileceği düşünülerek ilkel yöntemlerle sünnet edilirdi…
Adına “kadın sünneti” denirdi bu ilkelliğin… Yapılanlar bir hak ihlali, erkek egemen kültürü betimleyen en can alıcı örnekleriydi…
* * *
Ergenliğe erişmiş bir kızın sünnet ediliyor olması nasıl bir şeydi?
Nasıl açıklanabilirdi kızların sünnet edilmesinin arkasındaki mantığın (!), evlendiklerinde sadık bir eş kalmaları olması?
Bu durum, ataerkil toplumun kadının cinselliğini kontrol ederek vücudu üzerinde hüküm sürüyor anlamına gelmiyor muydu?
8–14 yaşlarındaki her kız karşı karşıyaydı bu vahşetle!
O kültürlerde bir genç kızın evlenebilmesi için sünnet olması şart koşuluyordu…
Hatta bazı aileler kızının başlık parasını cinsel organ açıklığının büyüklüğüne göre belirleyebiliyor, birçok kültürde bir kızın sünneti ailesi ve yakınları tarafından kutlanıyordu…
Ama hiç düşünülmüyordu ki sünnet yüzünden; idrar keseleri zarar gördüğü için, kadınlar idrarını tutamaz hale geliyor, birçok kız aynı anda kesildiğinden birçoğuna AIDS mikrobu bulaşabiliyordu…
Bir de yaşananların “çelişkili” bir tarafı vardı elbet:
Kadınlar, sünnet sonrası oluşan iltihaplardan dolayı doğurganlığını yitirmesi durumunda toplumdan dışlanıyor, evli ise kocası tarafından terk ediliyordu…
Aynı zamanda kadınları sünnet edenler yine erkekler oluyordu…
Kadınlar sünnet sırasında kan kaybından ölebiliyor, kızlara ameliyat esnasında narkoz verilmiyordu… Kısacası, çektikleri acılar tarif edilir gibi değildi…
* * *
Afrika’da, Arap ülkelerinde, Endonezya’da, Malezya’da…
Bu coğrafyalarda da kadınlar üzerinde erkek diktatörlüğü hâkimdi…
Bir genç kız daha suçunun ne olduğunu bilmeden ağabeyi tarafından telefon kablosuyla boğulup öldürülebiliyor ve böyle bir durumda bile ağabeyi bir “kahraman” (!) olarak ilan edilebiliyordu…
Bunun adı “namus” cinayetiydi…
Aslında alçakça bir cinayetti, ama cinayeti işleyen kovuşturulmaz, hiçbir tehlikeyle karşı karşıya kalmaz, çok ender olarak hüküm giyerdi…
Birine âşık olmak da yasaklanmıştı onlara…
Âşık olduklarında ise üzerlerine benzin dökülüp diri diri yakılabilirlerdi acımasızca…
Sizce nasıl bir şeydi diri diri yakılmak?
Evinin avlusunda çamaşır yıkarken üzerine benzin bidonu boşaltılıp ateşe verilmek?
Bakın, birine âşık olduğu için diri diri yakılıp mucizevî bir şekilde yaşamayı başaran Souad, kendi anlatısı olan “Diri Diri Yanmak” (Bilgi Yayınevi) kitabında o anı nasıl anlatıyor:
Birden başımdan aşağı soğuk bir şeyin aktığını hissettim. Hemen sonra alev aldım. Ateş olduğunu anladım. Film hızlanıyor, görüntülerde her şey çok çabuk geçiyor. Bahçede yalınayak koşmaya başlıyorum. Elimle saçlarıma vuruyor, bağırıyor, arkamdan havalanmış elbisemi fark ediyorum. Ateş elbiseme de mi gelmişti?
Benzin kokusunu alıyorum. Koşuyorum ama elbisemin alt kısmı, büyük adımlar atmama engel oluyor. Korku beni içgüdüsel biçimde avludan uzağa yönlendiriyor.
Başka çıkış olmadığı için bahçeye koşuyorum. Sonrasını hemen hiç hatırlamıyorum. Alevler üzerimde, koşuyor ve haykırıyorum. Kaçmayı nasıl başardım? Beni yakan arkamdan koştu mu? Düşüp yanmamı mı bekledi yoksa?
Can havliyle bahçenin duvarına tırmanıp, komşunun bahçesine ya da sokağa attım kendimi. Kadınlar vardı. Öyle sanıyorum. Kesin ikisi caddede, üzerime, galiba başörtüleriyle vuruyorlardı.
Köyün çeşmesine kadar sürüklediler beni. Korkudan haykırırken, su birden üzerime boşaldı. Kadınların bağırdığını duyuyor, ama hiçbir şey görmüyordum. Başım göğsüme doğru eğik, soğuk su devamlı akıyordu, ama beni daha çok yakıyordu. Acıdan bağırıyordum. İki büklüm kalakalmıştım. Kızarmış et kokusu ve duman kokusu alıyordum. Bayılmış olmalıyım. Pek fazla bir şey görmüyordum. Hayal meyal görüntüler, gürültüler var. Sanki babamın kamyonetindeyim. Ağlayan kadın sesleri duyuyorum: ‘
Zavallı, zavallı…’ Beni teselli ediyorlar. Bir arabada yatıyorum. Yoldaki sarsıntıları algılıyorum. İnlerken kendimi duyuyorum.
Sonra hiçbir şey, sonra yine arabanın gürültüsü ve kadınların sesi… Hala alev alev yanıyorum. Başımı kaldıramıyorum. Bedenimi ve kollarımı kımıldatamıyor, yanıyor, hala yanıyorum. Benzin pis kokuyor, bu motor sesinin ne olduğunu, kadınların ağlamalarını anlamıyorum, beni nereye götürdüklerini de bilmiyorum. Azıcık gözümü açacak olursam, elbisemin ufak bir kısmını ya da tenimi görüyorum. Karanlık, pis kokuyor. Üzerimde alev yok ama hala yanıyorum. Gene de yanıyorum. Bana kalırsa, hala tutuşmuş koşuyorum.
Öleceğim. İyi. Belki de öldüm bile. Nihayet bitti.

* * *
Erkek diktatörlüğünün mağdurları -ne yazık ki- hep kadınlardı; hep kadınlar oluyordu…
Çünkü erkekler güçlüydü (!)… Kadınları himayesi altına alabilir (!), onları kölesi gibi kullanabilirdi (!)…
Taliban kıskacındaki kadınlar… Zorla evlendirilen kadınlar… Somali’de sünnet edilen kadınlar… Birine âşık olduğu için diri diri yakılan kadınlar…
* * *
Dünyada karşı cinslerimizin başına gelenler bunlar, maalesef ki… Acı, ama gerçek!
Şimdi ise hemcinslerime sormak istiyorum:
Siz neler düşünüyorsunuz bu konuda? Neler söylemek istersiniz kadınlarımıza yaptıklarımız hakkında?
Ben şimdi susuyorum… Sözü size bırakıyorum…

ERİS ŞURA TOPLANTISINDAYDI

e-Posta Yazdır PDF
aymet-aytarYüksek  Askerî Şura kararları genellikle yerleşik teamüllerin sürmesini teminen  TSK ya bırakılıyor.
Bu yılın Askerî Şurası; Ergenekon ve Balyoz davaları yargı kararları ve darbe girişimi iddialarıyla,
Terfiler konusunda ve Org.Hasan Iğsız'a  savcılıktan gelen ifade davetiyle;
Ağır kriz ortamında yapıldı.
Balyoz Darbe Planı davasında yargılanan askerler terfi ettirilmedi.
Org.Necdet Özel Jandarma Genel Komutanı Atilla Işık'ın yerine atanırken gelecekte Genelkurmay Başkanı olmasına yol açıldı.
Kara Kuvvetleri Komutanlığına atama yapılmadı.
Atilla Işık'ın Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanmasının önü açıldı...
Başbakan kazandı!         

*
Akıl; bir perspektifinde yaşamın yüzyıllar boyu değişen şeklinin, bulunduğu  bir kesitini algılıyor,
Diğer perspektifinde o kesitinin şeklini değiştirerek evriliyor.
Bu eşikte toplumsal akıl  ülke  medeniyetini belirliyor.
Yazık ki Türkiye'nin medenî gelişimi; Batının küresel ekonomisi , siyaseti ve kültürünün yansımasıyla oluşuyor!

*
Yazar ve Edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük," Avrupa Edebiyatı Ve Biz" kitabında,
Batı medeniyetinin  şu veya bu Avrupa milletlerinin değil, Yunan ve Latin'e eklenmiş Avrupa olduğunu,
Türklerin Avrupalı millet olabilmek için Antikite'yi  ya da Yunan ve Latin'in eserlerinden başlamak üzere,
Diğer Avrupalı  milletlerin eserlerini de öğrenmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Bir yanda kendi kültür kaynaklarımız diğer yandan Avrupa kaynaklarının bilinmesi: zor iştir!
Bu başarı ayrıştırıcı politikalarla  marjinalleştirilen Türk Kültür alanında ancak bireysel  ölçüde kalıyor...
O nedenle batı medeniyetinin Türkiye'ye ekonomik,siyasal ya da sosyo-kültürel yansımaları;
Önce şaşırtıyor, yalpalatıyor, aklını alıyor, sömürüyor  en sonunda teslim almaya çalışıyor...

*
Yunan Mitolojisinde Eris, kanlı savaşların tanrısı Ares'in  kardeşi ve kavganın tanrıçasıdır.
Bir düğünde üzerinde "en güzel kadına" yazdığı altın bir elmayı misafirlerin arasına atıyor.
Tanrıçaların en güçlüsü  Hera,-ki döl bereketini,
Athena; kültürü,
Aphrodite aşkı ve güzelliği,
Ya da üçü birlikte varlığı,birlikteliği ve sevgiyi-muhabbeti simgeliyorlar.
Ve atılan elmayı çekiştirmeye başlıyorlar.
En güçlü Zeus, Troya kralının oğlu  Paris'i -ki felaketi simgeliyor, hakem tayin ediyor.
Üç tanrıça bir çok vaadle Paris'i kandırmaya çalışıyor.
Paris elmayı kendisine en güzel kadını vadeden Aphrodite'e verince Troya Savaşı çıkıyor...

*
1986 Ankara'da ABD Savunma Bakanı Caspar Weinberger ülkesinin ve İsrail'in Orta Doğu güvenceleri için,
Türkiye'nin Musul ve Kerkük'ü almasını ve himayesinde Kürdistan'ı  desteklemesini istiyor.
Planın, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ tarafından reddedilmesi,
TSK nın  Büyük Orta Doğu Projesi önünde  engel olduğunun teyidi oluyor.           
PKK derhal Çekiç Güç birliklerinin  eğitim, lojistik ve stratejik desteğiyle eylemlerini arttırıyor.
Rağmen 1991-92 de Jandarma Komutanı Eşref Bitlis, terör örgütünü tecrit ve bölgeye  güven veren icrasıyla,
Kuzey Irak'ta Kürt Devleti faaliyetine darbe indiriyor, bir uçak kazasıyla ölüyor! 
1995 te   Kuzey Irak'a tertiplenen Çelik Hareketi  Kürdistan devletine daha büyük  darbe vuruyor...         

*
1996 da Graham Fuller, Paul Henze ve CIA yetkililerinin Türkiye Geleceği Konferansı sonuç bildirgesinde;
TSK nın siyasi sistemin teminatı konumunu yitirmesi gereğinin altı çiziliyor.          
2000 de Michael Robert " Yükselen Hegemon:Türk Stratejisi - Askeri Modernizasyon ArasındaUçurum"kitabında;
Kültürel ve anayasal değişiklik olmadığında,modern silah ve gelişmiş kabiliyette TSK nın  kısa-uzun vade de küresel çıkarların engeli olacağına dikkat çekiyor...

*
ABD nin Irak taleplerine karşı duran DSP-ANAP- MHP koalisyonuna  oluşturulan darbenin ardından,
İktidar olan AKP ye; ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld yazdığı mektubunda,
"Türk Ordu Mensuplarının sizin iradeniz dışında faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz."diyor!

*
Orta Doğu ekonomisinin,siyasetinin batıya devşirilmesinde "yeniOsmanlı" siyaseti  uygun görülüyor.
Bu idealin gerçekleşmesi için Cumhuriyetin lâik demokrasisinin lâfta kalması,
O nedenle Kemalizmin  suçlanması ve hesaba çekilmesi gerekiyor.
O yüzden Kemalist siyasetin koruyucusu ve kollayıcısı TSK;
2007 den bu yana CIA-MOSSAD orijinli Ergenekon, Balyoz ve diğer birçok davayla yargılanıyor.
Sigaya çekmek için önce gözden düşürülüyor...

*
Konumunu sürekli ABD çıkarlarıyla belirleyen ayrılıkçı Kürt Hareketi de,
"Konfederal ulus,anayasa,siyaset ve vatan" yakın idealinde;
Kemalist siyaset, kollayıcısı ve koruyucusu TSK ile  yüzleşmesi ve hesap görmesi gerekiyor.
Abdullah Öcalan, Kürt Sorunu çözümünde bir gün  Ergenekon, Balyoz ve diğer dava dosyalarının,
TBMM de açılacak  Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonunda görüşülmesini  şart koşuyor!
Faili meçhuller sıkça gündeme geliyor...

*
ABD önderliğinde TSK sıkıştırılıyor.
Son olarak Genelkurmayın; Balyoz Darbe Planıyla yapılan ithamların düzmece olduğu,
Hukukun kurgulandığı itirazlarına,
Rağmen  Yüksek Askeri Şura' da  Başbakan'ın baskıları  galebe çalıyor.

*
Mitoloji günümüzde tekrarlanıyor gibidir.
Eris; sanki Türkiye çıkarlarının  geleceğini belirleyen Şura'ya katılmıştır.
Ortaya, üzerinde "Türkiye Demokrasisi" yazılı  altın bir elma atmış,
Türkiye'nin varlığının, birlikteliğinin ve muhabbet ortamının; elmayı  çekiştirmesine yol açmıştır.
ABD nin derini; elmayı yeniOsmanlıya verince de,
Madem veriyor;işte varlık, birliktelik ve muhabbetin  ahengi birbirinden kopuyor.
Bu tam bir felakettir!
Türkiye, referandum sonucu ardından genel seçimlerde;
Hukukun gücünü de kendine eklemlemiş bir  dehşet  iktidar gücüyle;
Cumhuriyetinin geçmişiyle hesaplaşmaya gidiyor!

*
Türk Ulu'su  Atatürk,
"Gelecek nesillerin, Türkiye'de Cumhuriyet ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında,
Cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla düşünmeyiniz.
Bilakis,Türkiye'nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinenlerin gerçek zihniyetlerini tahlil ve tesbitte hiç tereddüte düşmezler." diyor...

TÜRK HALKI SIRTTA YUMURTA KÜFESİ TAŞIMAZ

e-Posta Yazdır PDF

          TÜRK  HALKI  SIRTTA YUMURTA KÜFESİ TAŞIMAZ
 
          Yüksek Askerî Şura; haklarında yakalama kararı çıkartılan 11 generalin terfisiyle ilgili belirsizlikle sürüyor.
          Hükümet iddialar nedeniyle yakalama emri çıkarılan generallerin terfisine onay vermemeye tarafken,
          Genelkurmay yakalama kararlarına itirazların sonuçlanmadığı,hukuken terfilerin engellenemeyeceği düşüncesindedir.
 
          *
          Kamuoyu bir bölümü  TSK nın ciddi dayanaktan yoksun ihbar ve soruşturmalarla yıpratılmak istendiği,
          Diğer bölümü de  militarizmle  oluşturulan asker toplumuyla demokratikleşmenin önünün kesildiği
söylemindedir.
 
          *
          Yüksek Askerî Şura,
          Haklarında yakalama kararı çıkartılmış generallerin terfilerinin yapılmaması,
          Ya da kısmen ya da tamamının terfii,
          Ya da terfilerin bir yıl ertelenmesi obsiyonu görüşüyor.
          Ya da generallerin bir üst mahkemeye yaptıkları itirazların şura sürecinde karara bağlanmamış olması;
          Genelkurmayın tezi yönünde terfilerin yapılacağını fakat hükümetin de terfilere itirazını diri tutarak, sonuçlarıyla her dem Genelkurmay üzerinde etkili olacağı,
          Bir gelişmeyi mi gösteriyor?
          Askerin ısrarıyla terfilerin yapılması halinde Cumhurbaşkanının tutumu,
          Bu süreç içinde Hukuk'un nasıl şekilleneceği,
          Yüksek Askerî Şura sonrasını bekliyor.
          Kararların Türk Halkını bulundukları tarafta daha da sabitleyeceği bir sonuç endişe yaratıyor...
 
          *
          Sultan Abdülhamid'in anılarında (Siyasi Hatıratım, Dergah Yayınları-1974),
         "Paşaların sadeliğe gayret etmemeleri  üzücüdür.Elimi bir eşek arısı yuvasına uzatmak istemiyorum.
          Ama yüksek rütbeli memurların bu kadar yüksek ücret almaları da şaşırtıcıdır.
          40 Mareşal, 60 Vezir, 13Nazır, 180 Bala! " dediği,
          Hiçbirşey yapmadan hergün tükenişini izlediği,
          Osmanlı  Devleti ve Ordusu!         
          Ardından büyük bir tarih, Kurtuluş Savaşıyla mazlum bir ulusun kurtarıcısı  ve  Cumhuriyetin kurucusu,
          O nedenle Cumhuriyetin  ve demokrasinin kollayıcısı ve koruyucusu Türk Ordusu!
          Bugün zor bir Askerî Şuradan geçiyor...
 
          *
          Sekiz yıllık iktidarında AKP; çoğulcu demokrasiye ortam yaratması gerekirken,
          Kendi gibi  düşünmeyen ve yaşamayan herkesi mahkûm etmeye yönelik  siyasal islam anlayışındadır.
          Avrupa'nın kilise ile  danışan-dayanışan, lâik olmadığı halde lâik devlet esaslarına uyan Hristiyan Demokratlarını,
          Taklit ederek  Müslüman Demokrat kimliğini benimsiyor.
          Anayasal lâik ilkeye inançsız iktidarıyla anayasaya sadakatı eksiltiyor,
          Ya da  çoğulcu demokrasiye uygun yeni bir uzlaşma  anayasasının da yolunu tıkıyor.
          Bu noktada kutuplaşma  ve toplumsal  kargaşanın biricik amilidir!
 
          *
          Ayrılıkçı Kürt Hareketi iktidarın  anayasada açmaya çalıştığı gediğin yarattığı karambolden faydalanıyor.
          Konfederal ulus, vatan, anayasa ve siyaset iddiasında siyaset ve militarist yöntemler uyguluyor.
          Diyarbakır Belediye Başkanı,"Belediyemiz önünde Kürt bayrağı da dalgalansa ne olur?" ya da,
          "TBMM de olacak Kürdistan Parlamentosu da!"  sözleri açık bir meydan okumaya dönüşmüştür.
          Diyarbakır'da  cadde ve sokaklarda kadınlar ve gençler savunmak amacıyla mevziler oluşturuluyor.
          Yüksekova'da Esentepe Mahallesi  demokratik özerk alan ilan edilmiştir; polis giremiyor...
 
          *
          İkinci Cumhuriyetçiler Kemalizmi ve Cumhuriyet sürecinde askerin kurucu ve kollayıcı sıfatını reddediyor.
          Yaşanan kargaşayı  demokratik bir cumhuriyete, halk demokrasisine dönüşüm olarak değerlendiriyorlar.
          Bu süreci hızlandırmak üzere bulundukları her noktadan saldırıyor ve öldüresiye kızıştırıyorlar...
 
          *
          Peki ama dünyanın ezilmiş ülkelerine örnek bir Bağımsızlık Savaşı  deneyiminde,
          Kurtarıcı ve  Cumhuriyetin kurucusu ve elbette kollayıcısı TSK;
          Doğrusu şu dakikaya kadar her türlü iç-dış baskılara rağmen,
          Anayasasında Cumhuriyetin temel niteliklerini muhafaza edebilmişken,
          Niçin Askeri Şurasında  böylesine sıkıştırılabiliyor?
 
          *
          Büyükanıt'ın Dolmabahçe  ve Başbuğ'un Çankaya görüşmeleri  muamması;
          Sultan Abdülhamit'in Osmanlı Ordusu için söylediklerinin günümüze bir  yansıması mıdır?
          Bilinmiyor ama tam bu noktada;
          Ordunun Türk Halkındaki   güveninin pekiştirilmesi gerekiyor.
          Aksi taktirde Türk halkı  kendiliğinden görev yükleniyor.
          Bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün ruhu, Ulu'su Atatürk'ün,
          "Ulusal varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım! Böylelerine karşı,
         -Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da tek kişi! diyelim." buyruğuyla ayaklanıyor.
          Kat'iyen  istenmez ama işte İnegöl, Dörtyol olayları oluşuyor!
          Şüpheye yer vermeyen, açık ve içten bir güven; ordu-halk kaynaşması,
          Güçlü Ordu,Güçlü Devlet anlamına geliyor.
          Bu yıl Askerî Şura'da zor sınav veriliyor!                                
           
                       
           
 
 
          
                  

Sayfa 1 / 45

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3716
mod_vvisit_counterDün3467
mod_vvisit_counterBu Hafta3716
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay20141
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü527670