Ulusal Gündem

Thursday, Sep 09th

Last update:12:51:09 PM GMT

You are here: SİYASET

CYDD Başkanı Çelikel"Hayır"ı gösterdi.

e-Posta Yazdır PDF

aysel_celikelDeğerli ÇYDD Üyeleri,

Bu kısa metin, 12 Eylül 2010’da Referanduma sunulacak olan Anayasa değişikliğine ilişkin paket hakkında bilgi notu olarak hazırlanmıştır. Aslında konuya ilişkin olarak yazılı ve görsel medyada ayrıntılı tartışmalar yapılmıştır. Buna rağmen, üyelerimizden gelen ısrarlı talepler nedeniyle bu yazıyı yazma gereğini duydum.

  1. Ülkemizin; terör, işsizlik, gibi çok ciddi sorunları gündemde iken, hükümetin, TBMM’nin ve toplumun yaklaşık dokuz ay gibi bir süre, gece – gündüz  Anayasa’nın iki maddesine odaklanmasını anlamak mümkün değildir. Bu hareketin altında özel bir siyasi amacın olduğunu düşünüyorum.

Bu Anayasa değişikliği, hükümetin hazırladığı, muhalefete görüşlerini bildirmesi için bir haftalık bir süre tanıdığı bir kanun tasarısıdır. Bu Anayasa Değişikliği, en azından bütün siyasi partilerin baştan davet edilerek, ortak olarak hazırlanması gereken bir teklif olmalıydı. Çünkü Anayasalar toplum sözleşmesi niteliğindedir söz konusu değişiklik metni toplumsal mutabakatı ifade etmediği için hukuken kabul edilemez. İzlenen yöntem demokratik olmadığı gibi, siyasi iktidarın görüşü olması nedeniyle şekil itibariyle sakat bir Anayasa değişikliğidir.

  1. Anayasa değişikliği 30 madde olarak görülüyorsa da, aslında hükümetin çıkarmak istediği iki maddeye ilişkin düzenlemedir. Bunlar da,

-         Hâkimler – Savcılar Yüksek Kurulunun (HYSK) oluşumunda yapılan değişiklik

-         Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunda yapılan değişikliktir.

 

Pakette yer alan diğer maddeler, vitrin oluşturmak için konulmuş uygulama acısından hiçbir etkisi olmayan iyi niyet temennileridir. Örneğin,

 

-         Kadınlara pozitif ayırımcılık getirildiği iddia edilen hüküm sadece “eğer kadın erkek eşitliğine ilişkin bazı tedbirler alınırsa, bu tedbirler eşitliğe aykırı, olarak yorumlanmamalıdır” şeklindedir. Hâlbuki pozitif ayrımcılık eşitlik amacıyla bazı tedbirlerin (kota gibi) alınması ve uygulamaya geçirilmesi demektir. Böyle bir tedbire (kota gibi) gerek olmadığı bizzat Sayın Başbakan tarafından çeşitli konuşmalarında ifade edilmiştir. Değişiklik içeriksiz bir beyan niteliğindedir.

 

-         Ombudsman ve memurlara toplu sözleşme ve benzeri hükümler de yukarda ifade ettiğim gibi içeriksiz cümlelerden ibarettir.

 

  1. HYSK hakkında yapılan değişikliğin, demokratik olduğu, yargı reformu niteliğinde olduğu ve yargı bağımsızlığını sağlayacağı ifade edilmiştir. Acaba öyle mi? Keşke öyle olsaydı. Maalesef, her üç konuya da olumlu cevap vermek mümkün değildir.

 

Evvela şunu ifade edelim. Yürürlükteki Anayasa’da HYSK’nın yapısı ve işleyişi de demokratik değildir. Yargı yürütmenin yani siyasi iktidarın etkisine açıktır. Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulun başkanı ve üyesi olması hep eleştirilmiştir. Hakim ve Savcıların bütün özlük hakları hakkında karar verme yetkisi olan Kurul’un müstakil sekreteryası yoktur. Bakanlık müfettişleri teftiş ve soruşturmaları bakanın izni üzerine yaparlar. Yani, Bakana bağlıdırlar.Bakan lüzum gördüğü hakim ve savcı hakkında resen soruşturma açabilir.

 

Yeni düzenlenmenin bu sakıncaları kaldırması beklenirdi.

  1. Bakan ve müsteşarı yerinde duruyor.
  2. Bakanın HYSK üzerindeki yetkilerinde azalma yoktur. Bilakis yetkisinin ve etkisinin arttığı söylenebilir.

Şöyle ki:

-         “Kurulun yönetimi ve temsili Bakana aittir” hükmü açıkça yer almaktadır.

-         Müstakil bir sekreterya oluşturulmuştur ama bu genel sekreteri Bakan atayacaktır. Genel sekreter Adalet Bakanının atadığı bir kişi olacaktır.

-         Hakim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma işlemleri Bakanın oluru ile kurul müfettişlerince yapılacağı kabul edilmiştir. Kurula bağlı müfettişler oluşturulmuşsa da soruşturma izni yine Bakanda kalmıştır.

  1. Kurulun yapısında önemli değişiklik yapılmıştır. Kurulun 7 yerine 21 kişiden oluşması kabul edilmiştir. Mevcut düzende 2 Danıştay, 3 Yargıtay üyesi görev yaparken, değişiklik tasarısında Kurul;

-         Cumhurbaşkanının resen seçeceği 4 üye ile

-         Yargıtay’dan 3 kişi, Danıştay’dan 1 kişi, Adalet Akademisinden 1 kişi, Adli ve İdari Yargı hakimlerinden 10 kişi olmak üzere oluşturulacaktır.

  1. HSYK’nin üyelerinin seçiminde, oy vereceklerin, yalnız bir aday için oy kullanmaları kabul edilmiştir. Yani üç kişi de seçilecek olsa bir isim yazılacaktır. Adli yargıdan 7 hâkim seçilecekken yalnız bir isim yazılarak oy kullanılacaktır. Fevkalade yanlış, antidemokratik ve az oy alanların seçilmesine olanak tanıyan bu seçim usulü Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiştir.
  1. 12 Eylül’de oy vereceğimiz 2 önemli maddeden biri olan HSYK ’ya ilişkin düzenlemenin yargı bağımsızlığını sağlamaktan uzak olduğu görülmektedir. Adalet Bakanı,  Müsteşar yetkisini kazanmakta ve Genel Sekreteri atama yetkisini de kazanması, Adalet bakanının yetkisini daha da arttırmaktadır.

Adli ve idari yargıdan 10 hakim ve savcının üye olması ve kurulun yarısını oluşturması çok sakıncalı bulunmuştur. Çünkü bütün adli ve idari hâkim ve savcıların özlük hakları HSYK ’ya ve onun başkanı olan Adalet Bakanlığına aittir. Bir hâkim ve savcının Bakanın isteği doğrultusundan oy kullanması doğal hale gelmektedir.

  1. Sonuç olarak; düzenlemenin yargı reformu ve yargı bağımsızlığı ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Yargı daha da bağımlı hale gelecektir. Özetle, HSYK’nın oluşumu hakkında yapılan bu değişiklik ile hükümetin kendisine yakın olan kişilerin oluşturacağı ve dolayısıyla yargıç, savcı, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçimi ve özlük hakları üzerinde, kısaca yargı üzerinde etkili olacak bir kurul oluşturma amacını taşıdığı izlenimini vermektedir.
  1. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ile ilgili Anayasa Değişikliği’ne gelince;

Yürürlükteki Anayasa’da, Anayasa Mahkeme’sinin yapısı ile ilgili olarak bir değişikliğin yapılması öteden beri gündemde idi. Yeni düzenlemede; üye sayısı ve Cumhurbaşkanı’nın seçtiği üyelerin sayısı artırılmıştır. Halen 11 olan üye sayısı 17’ye çıkarılırken, 3 üyenin TBMM, 14 üyenin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği kabul edilmiştir.

-          TBMM; Sayıştay’ın seçerek gönderdiği 6 kişiden 2 üye, Baro Başkanları’nın seçerek gönderdiği 3 kişiden 1 üyeyi 3/2 çoğunlukla, olmazsa salt çoğunlukla. O da olmazsa en çok oy alanı seçecektir. Görüldüğü gibi, iktidar ve muhalefetin uzlaşmasına dayalı bir çoğunluk aranmamış en sonunda en çok oy alan çoğunluğu oluşturan partinin oyu ile seçilmesi öngörülmüştür. Bu iktidarın istediği aday demektir.

-          Cumhurbaşkanı da Danıştay, Yargıtay, YÖK, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden gelen 2-3 misli aday arasından seçme yetkisine sahip olacaktır.

-          Cumhurbaşkanı ayrıca resen 4 üye seçecektir.

-          Getirilen Anayasa mahkemesi değişikliğinin 17 üyesi ile tamamen iktidar partisi ve Cumhurbaşkanının düşünceleri doğrultusunda bir Anayasa Mahkemesi oluşturmak amacını taşıdığı görülmektedir. Siyasal iktidarın, YÖK ve RTÜK’ü nasıl oluşturmuşsa, öyle bir kurumsal yapı oluşturacağı açık olarak görülmektedir.

Değerli arkadaşlarım,

Üyelerimizin isteği üzerine Anayasa Değişiklikleri ile ilgili bazı teknik bilgileri ve kısa değerlendirmemi sizlerle paylaşmak istedim. Referandumda hayır ya da evet oyu kullanmak sizlerin takdirine ait olacaktır,

Saygılarımla.

 

Prof. Dr. Aysel Çelikel

Genel Başkan

Dini Faşizmin Ayak Sesleri

e-Posta Yazdır PDF
gbhitlerDiyanet’e site kapatma yetkisi

Dün, Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" çok tartışılacak düzenlemeleri beraberinde getiriyor. Yayımlanan kanunun 5. maddesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’na, yayınların dini yönden denetlenmesi yetkisinin yanı sıra yaptırım gücü de veriliyor. 5. maddedeki görev tanımı şöyle:

“a) İslam dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve güncel talep ve ihtiyaçları dikkate alarak dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları cevaplandırmak.

“b) Dinî konularda telif, tercüme, inceleme ve araştırmalar yapmak, yaptırmak, ihtiyaç duyduğu konularda inceleme ve araştırma grupları oluşturmak, bu hususta yurt içi veya yurt dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan yararlanmak, gerektiğinde bu alanlarda hizmet satın almak ve sonuçlarını Başkanlığa sunmak.

“c) Yurt içinde ve yurt dışında İslam dinine mensup farklı dinî yorum çevrelerini, dinî-sosyal teşekkülleri ve geleneksel dinî-kültürel oluşumları incelemek, değerlendirmek, bu konularda ilmî ve istişari toplantılar, konferanslar düzenlemek ve çalışmalar yapmak.

“ç) Yurt içinde ve yurt dışında İslam dini ile ilgili gelişmeleri, dinî, ilmî faaliyetleri, neşriyatı ve dinî propaganda mahiyetindeki çalışmaları takip etmek, bunları değerlendirmek ve sonucu Başkanlığa sunmak.

“d) Başkanlıkça incelenmek üzere havale edilen basılı, sesli ve görüntülü eserleri dini bakımdan inceleyerek yayınlanıp yayınlanamayacağına karar vermek.

“e) Özel kişi veya kuruluşlarca incelenmesi talep edilen dinî yayınları bedeli karşılığında incelemek ve mütalaa vermek.

“f) Din Şûrası düzenlenmesi ile ilgili çalışmaları yürütmek.

“g) Başkan tarafından verilen diğer konularda çalışma yapmak ve görüş bildirmek.”

Bu görevin icrası konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkileri ise 6. maddede tanımlanıyor:

“Beşinci fıkra kapsamına giren yayının internet ortamında yapılması halinde, Başkanlığın müracaatı üzerine, sulh hukuk mahkemesi bu yayınla ilgili olarak erişimin engellenmesi kararı verir. Bu kararın bir örneği, gereği yapılmak üzere Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na gönderilir.

“Sulh hukuk mahkemesinin beşinci ve altıncı fıkralar hükümlerine göre verdiği kararlara ve Başkanlığın talebinin reddine dair kararlarına karşı tefhim veya tebliğden itibaren iki hafta içinde asliye hukuk mahkemesinde itiraz yoluna gidilebilir. İtiraz üzerine verilen karar kesindir.

Toplatma ve imha kararına veya erişimin engellenmesi kararına itiraz edilmiş olması, karara konu teşkil eden yayınların toplatılmasına ve erişimin engellenmesine engel teşkil etmez.”

Polis’e de benzer yetkiler

Adalet ve İçişleri Bakanlığı’nın ortak çalışması sonucu alınan kararla, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı bir “IP Takip Merkezi” kurulması planlanıyor. Bu merkezde görev yapan polisler, “zararlı” olduğunu düşündükleri siteleri engelleyebilecekler, sitenin kimler tarafından kurulduğunu tespit edip gerekli müdahalede bulunabilecekler. Bu merkezde görevli polislere nasıl bir müdahale yetkisi verileceği ise tartışılıyor. HaberTürk’ün haberine göre, tartışılan önlem, polislere “gecikmesinde sakınca bulunan hallerde 24 saat içinde yargı kararının getirilmesi koşuluyla ilgili siteye ve IP’ye müdahale” hakkı verilmesi.

Her şeyin anahtarı

Diyanet İşleri Bakanlığı, 2010 yılı Performans Programı'nda stratejik amaçlarını şöyle dile getirmişti: “Güncel ve bilimsel kriterlere uygun nitelikli dini bilgi üretmek, nitelikli din görevlisi sayısını artırarak kaliteli din hizmeti sunmak, din hizmetlerini toplumun tüm kesimlerine ulaştırmak, yurt dışındaki Türk vatandaşlarına kimliklerini koruyacak ve yaşadıkları toplumla bütünleşmelerine katkı sağlayacak nitelikli din hizmeti götürmek, töre cinayeti - aile içi şiddet, madde bağımlılığı ve ayrımcılık gibi toplumsal sorunların çözümünde dini açıdan etkin rol almak”. Özellikle sonuncu hedef, Diyanet’in günlük hayat ve siyasetteki birçok başlıkta daha aktif hale geleceğinin işareti olarak yorumlanıyor. AKP döneminde Diyanet İşleri personellerinin sayısının polis sayısıyla paralel bir şekilde artması da, bu iki yapının AKP açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Polisin “süper yetkileri”

İlgili değişiklikle, polis, ihtarda bulunmaksızın herkesi durdurup arama, ne zaman ne kadar şiddet uygulayacağının kendi inisiyatifine bırakılması, kişileri gözaltı işlemi yapılmaksızın istediği kadar alıkoyabilme, hemen herkesin parmak izini alıp fotoğrafını çekme gibi yetkilerine kavuştu.

Polis, “görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedeni kuvvet, maddi güç ve kanuni şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilme, bedeni kuvvetin yetmediği durumlarda ise kelepçe, cop, basınçlı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fiziki engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını da kullanabilme” hakkına sahip oldu. Polise, aynı zamanda ''dur'' çağrısında bulunduğu kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla ateş etme, ardından kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde ateş edilebilme yetkisi de verildi.

(soL - Haber Merkezi)

Resmi araçta PKK pankartı!

e-Posta Yazdır PDF

pkk-resmiaracDiyarbakır'ın Silvan ilçesinde bulunan Bağdere karakolunda 21 Haziran günü yaşanan çatışmada hayatını kaybeden terörist Rıza Güven (26), memleketi Adıyaman'da toprağa verildi.

Gece geç saatlerde Adıyaman'a getirilerek 82. Yıl Devlet Hastanesi Morguna kaldırılan PKK'lı Rıza Güven'in cenazesi sabahın erken saatlerinde yakınları tarafından morgdan alındı. PKK ve Terör Örgütü Elebaşısı Abdullah Öcalan lehine sloganlar atan gurup daha sonra cenazeyi, resmi cenaze aracına taşıdı. PKK'lı Güven'in tabutunu taşıyan cenaze aracının önüne 'PKK APO İNTİKAM' yazan bir pankart asılırken, cenaze aracının siren sesleri biran olsun susmadı.

"TERÖR ÖRGÜTÜ YANDAŞLARI CENAZE ARACIMIZI ADETA TESLİM ALMIŞTIR"

Olayla ilgili Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, basın açıklaması yaptı. Başkan Büyükaslan, konuyla ilgili acilen idari soruşturma başlattığını ve bu işte ihmali olan kim olursa olsun en ağır şekilde cezalandırılacağını ifade etti.

Cenaze aracının adeta terör örgütü yandaşları tarafından teslim alındığını kaydeden Başkan Büyükaslan, şoförün direndiğini fakat başarılı olamadığını kaydetti. Büyükaslan, "Kentimizde kaldırılan terörist cenazesiyle ilgili yaşanan gelişmeler üzerine toplanmış bulunuyoruz. Adıyaman kentinin bu konudaki tavrı, hareketi bellidir. Bugün sabah saat 08.00'de 24 saat hizmet eden 188 Cenaze Hizmetlerine telefon geliyor. Bu telefonda 82. Yıl Devlet Hastanesi'nde cenaze olduğu ve cenazenin taşınması için cenaze nakil aracının gönderilmesini istiyorlar. Saat 08.30'da cenaze nakil aracı morga gidiyor. Şoför bir anda kendisini kalabalığın ortasında buluyor. Arkadaşımız çıkmak istiyor fakat bırakmıyorlar. Orada bulunan insanlar kontrolü tamamen kendi ellerine alıyorlar. Arkadaşımızın bir şey yapma şansı kalmıyor. Cenaze aracı etrafındaki aynı düşüncedeki kişiler tarafından aracımız adeta teslim alınmıştır. Cenazede malum görüntüler oluşuyor. Hemen idare soruşturma başlattım. Bu konuda ihmali olan kim varsa gereken yapılacak ve en ağır şekilde cezalandırılacaktır" dedi.

İHA

“Kürtçü” Feodalizm ve Kardelen Elif...

e-Posta Yazdır PDF

ramazan-demirTürkiye Cumhuriyeti Devleti; iç ve dış kaynaklı sosyal, siyasal ve etnik ayrışma riskiyle karşı karşıyadır... Türkiye birçok yönden kuşatma altındadır!!! Haziran 2010 tarihi itibarıyla en önemli sorunu Türkiye’nin, etnik kimliğe dayalı bölücülük hareketleridir. Cumhuriyeti yıkıp yerine “İslam Kürt Cumhuriyetini Kurmak” amacıyla 1925’te Türkiye Cumhuriyeti Devletine isyan eden hainler, bugünlerde “kahraman” addedilip anılmaktadır. Bir büyük kentin sokaklarının duvarlarına, onun “şerrüt” kokan surat afişleri asılmaktadır... Bir anlamda 1925’te yapılan kalkışmanın tekrarı için ortam hazırlanmaktadır...

**

Etnik bölücüler ne istiyor? Amaçları nedir?  Bu soruların net cevabının ortaya konulması gerekir. Artık açıkça ifade edilen ve Türkiye Cumhuriyetinden istenenler şunlardır; 1- Anayasanın teklif edilmesi dahi yasak olan ilk üç maddesinin değiştirilmesi, 2-Devletin kurucu unsuru olarak “iki millet” varlığının ifadesi ve buna uygun bir devlet yapısı, 3- Etnik kökene göre ana dilde eğitim, 4- Bölgesel özerklik veya otonomi...

Evet, şimdilik istenenler bu ana başlıklarla ifade edilebilir... Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu istekleri kabul edecek mi? Etnik kimliklere göre devlet yapılanması isteğini esas alan ayrışmayı benimseyecek mi? Bütün mesele budur...

**

Türkiye karar verme aşamasında...

Türkiye Devleti bu istekleri karşılayıp karşılamayacağına karar vermelidir... Dünyaya duyurmalıdır... Terör gücüne dayalı istemlere göre devlet yapısını ve anayasasını değiştirip değiştirmeyeceğine karar vermeli ve ona göre terörle topyekûn bir mücadele başlatmalıdır... Siyasi iradenin ve devletin kurumları bu noktada tavır belirlemelidirler...

Terör örgütü ve ona destek veren tüm odaklar, bu amaçlara ulaşmak için aşamalı stratejiler uygulanmaktadır. Bunun için sürekli taktikler değişmekte, hedeflere saldırılar çeşitlenmektedir. Amaçlarına ulaşmak için çok yönlü ön hazırlıkları yapmak gerekiyor; bunun için de Türkiye Cumhuriyeti Devletini “operasyona açık bir ülke” konumuna getirmek ilk etapta varılması gereken hedeftir...

Nitekim aşamalı olarak sürdürülen ve zaman içinde şiddetlenen terör olayları bundan sonra da farklı şekil ve şiddetlerde devam edeceğe benziyor. Zira buna destek veren “kuşatma” faktörleri ve odaklar giderek niyetlerini ve nihai hedeflerini açıklamaktan geri durmamaktadırlar.

“Kürtçülük” hareketleri yeni değildir. Tarihi bir vakıadır. Türk milletine ait devlet egemenliğini ve bağımsızlığını yıkmak için bugün de “Kürtçülük” kartı kullanılmaktadır. Amaca yönelik kurgulanmış nihai hedef, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmektir. Dün “yok” edemedikleri Türk milletini, bugün farklı silahlarla zora sokulmaktadır. Emperyalistlerin Birinci Cihan Harbinde başaramadıklarını, bugün terör örgütü aracıyla, AB’ne üyelik kamuflajı ile başarmaya çalışmaktadırlar. Emperyalizme karşı kazanılan Kurtuluş Savaşı, Batı tarafından bir türlü hazmedilememiştir.

Her fırsatta Türkiye gagalanmaktadır; oluşturulan suni sorunlarla birikmiş kinlerini, bilenmiş nefretlerini dışa vurmaktalar; “öç almak” emperyalistlerin ana hedefleridir... Hedef tahtasına oturtulan değer, cumhuriyetin kurucu felsefesi olan “millilik” özelliğini önce sulandırmak, sonra da yok etmektir...

**

Kuruluş felsefesi ve kurucu kadrolar...

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu kadroları ve kuruluş felsefesinde güdülen temel ilke, milletin birliği ve bütünlüğüdür. Kurucu unsur olan Anadolu halkı arasında “milliyet” ya da “etnik” ya da “din” ya da “mezhep” ayırımı yapılmadan, tek kimlikli halk (İslam kimliği ile) ortak kimliği ile Türkiye Cumhuriyet Devleti inşa edildi... Ulus Devlet oluşturmak için de Türk milleti üst kimliği ortak kimlik olarak benimsendi...

Şimdilerde bu “kurucu unsur” söylemi farklı amaçlar için kullanılmak istenmektedir. Bölücü örgütün siyasal ve sosyal kanadını oluşturan kravatlı ve papyonlu feodalizm artıkları ile ne olduğu belli olmayan eksantrik “numaracı cumhuriyetçiler” ve ılımlı İslâmcı-liberal diplomalı cahiller “ortak kurucu halk” statüsünü gündeme getirmektedirler. Etnik ayırıma dayalı “ortak kurucu halk” fikri, cumhuriyet düşmanı eksantrik diplomalılar ile “numaracı cumhuriyetçiler” ile “din tüccarı” ılıman İslâmcı-liberaller tarafından savunulmaktadır.

Bunlar, Anayasamızın, Türk Devleti’nin kuruluş esaslarını belirleyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddesinin değiştirilmesi için çığırtkanlık yapmaktadırlar. Bunların amacı, Türk Devleti’nin kuruluş esaslarını belirleyen, ana ilkeleri gösteren Anayasa maddelerinin değiştirilmesi yoluyla etnik temele dayanan bölücü, “Kürtçü” ekibin işini kolaylaştırmaktır.

Terör “timleri”nin siyasi kanadını oluşturan dünün feodalizminin bugünkü artıkları, her fırsatta; “Bu devlet için beraber şehitler verdik; bu ülkeyi beraber kurtardık. Bu devleti beraber kurduk” demeleri, etnik ayırımcılığı öne çıkarma gayretidir; bu amacın dışa vurumudur; “Kürtçülük” yapmalarına kılıf hazırlamaktadırlar...

Demezler mi ki mademki kurtardın ve dahi kurdun bu devleti, o zaman sıkıntın nedir? Neyin eksik kaldı? Bu devlette yapmak isteyip de yapamadığın, olmak isteyip de olamadığın nedir?

Kurtuluş Savaşının ilk yıllarına gidelim; Amasya, Sivas, Erzurum toplantılarını ve buralarda alınan kararların içeriğini, hedeflerini, amaçlarını hatırlayalım... Hatırlanmıyorsa okuyalım yeniden... Anadolu’da kurtuluş kıvılcımını çakan Gazi Mustafa Kemal, Cumhuriyeti kurarken, tabii ki yalnız değildi; dar bir kadronun yerine milletin birlik ve bütünlüğüne dayalı bir devlet inşa ediyordu...

Anadolu halkının her kesimini temsil eden Birinci Milli Meclis vardı yanında; etnik ve dini inanca dayalı bir ayırım asla yapmamıştır. Ne cumhuriyetin kurucusu olan kadrolar, ne de devletin kuruluş felsefesi olan “millilik” yani “milliyetçilik” ilkelerinde bir ayırım, ayrıştırma yoktur; olmamıştır da... Kuruluş aşamasında ne Türk ne de başka bir etnik zikredilmeden bütünleştirici ve birleştiricilik esas alınmıştır. Kurucu felsefenin temeli, bu vatan için, bayrak için, iffet için, hürriyet için çarpışanları, gazi ve şehit olanları hiçbir şekilde ve durumda “etnik kimliklerine” göre ayırmamışlardır. Bunun aksini söylemek, yazmak gaflettir, ihanettir...

**

Filistin’deki ihanet ve Türkiye...

Türk milleti Birinci Cihan Harbinde 9 cephede savaştı. Çanakkale cephesi hariç diğer tüm cephelerde yenilgi aldı. Bazı cephelerde ihanete uğradı. İhanete uğranılan cephelerden biri de, bugün uğruna ülkenin huzurunu feda etme aymazlığını göstermek için ajite hamasi nutukların atıldığı, kalemlerin “cihat” kustuğu Filistin cephesidir... O Filistin cephesi ki, o toprakları ve halkının canını korumak için orada bulunan Osmanlı askerine ihanet ettiler. O Filistinliler ki, İngilizlerle iş birliği yaparak, Osmanlı ordusunu arkadan hançerleyerek yenilmesini sağladılar... Arap-Filistinliler yüzünde 150 bin Mehmetçik esir oldu... Filistinliler ki sonraları vatan topraklarını 3-5 bin kuruşa Yahudilere sattılar...

Bu 150 bin esir Mehmetçik, İngilizlerin Uzakdoğu sömürgelerinde, yol-köprü yapımında, su kanalları açılmasında, kırbaç ve dipçik altında çalıştırıldılar; esaret altında öldüler; bugün bu 150 bin Mehmetçiğin mezar taşları bile belli değildir... İşte size, uğruna, İsrail’le savaşma (!) eşiğine geldiğimiz Filistin...

**

Milli kimlik...

Çanakkale’de şehit olan askerlerimiz arasında farklı milliyet ve dinden olanlar vardı; bunlar Rum, Musevi ve Ermeni etnik kökenli askerlerimizdi, onlar arasında hiçbir zaman etnik ayırım yapılmadı, düşünülmedi de... Hepsi Osmanlı ordusunun mensubuydu ve vatan için düşmanla savaştılar... Onlar, aynı vatan için aynı cephede çarpışan kardeşler olarak anıldılar. Din ve milliyet ayırımı yapılmadan herkes kardeş olarak bilindi, vatanları için şehit olmuş insanlar olarak vatanın bağrına “evlâdımız” olarak verildi...

Emperyalistler, Anadolu’daki bu kurtuluş hareketini bir türlü hazmedemedikleri için, Lozan’da, son anda dahi, milli birlik ve beraberliğe “çomak” sokmak istediler; bugünkü Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin bir kısmını içine alan “Batı Ermenistan” ve “Kürdistan” yaratmak istediler... Fakat kurucu felsefe ve kadrolar buna da izin vermediler...

Lozan’da bu ülkede yaşayan bütün Müslümanları herhangi bir “alt kimlikle” tanımlamadan, herkese, ırki anlamdan uzak ortak kimlik için Türk denildi; işte ortak ifade; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyen Atatürk, bu ortak kimliği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kimliği ile pekiştirdi. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi işte bu “milli” kimlikle Milliyetçi Türkiye oluştu...

Etnik ayırımcılığa set çekilerek ulus devlet kuruldu. Sakın ola ki Türk kelimesini bir ırkın temsili olarak algılamayalım... Bunun böyle olmadığı, Türk milleti denilirken asla “ırki” anlam yüklenmediğini, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna katkı veren, cumhuriyet vatandaşı olan herkesin bu ortak milli kimlik ile temsil edildiği, bunun da birlik ve bütünlüğü temsil eden kültürel kimlik anlamı taşıdığını tekrar edelim...

**

Ortak kimlik; Türk Milleti...

Bu, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes; ister Türk, ister Kürt, ister Ermeni, ister Rum, ister Boşnak, ister Arap olsun hepsinin temsil edildiği ortak kimlik Türk milleti kimliğidir. İllaki ayırım yapılmak isteniyorsa, o zaman, devletin kurucu unsurlarını temsil eden tüm kültürlerin “devletin kurucu ortağı” olarak tanımlamak gerekmez mi!!!??? Olaya bir de bu açıdan bakmak gerekir... 

Çanakkale Savaşı Türk milletinin diriliş savaşıdır. Emperyalizme karşı vatan savunmasının ana ruhu, istiklale inanma ruhudur; vatan savunma inancıdır; sarsılmaz imandır... Anadolu’da çakılan kıvılcım, Kurtuluş Savaşı’nın kıvılcımıdır; Kurtuluş Savaşı ise emperyalizme kafa tutmaktır; hürriyet ve istiklalin yanan meşalesidir...

Bu meşalenin aydınlığında ve ısısında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur... Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin kuruluş savaşıdır... Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında şehit olan askerlerin milliyetleri ve din-mezheplerini tayin etmek ne kadar mümkündür? Örneğin Çanakkale’de savaşan askerler arasında Arap, Türk, Kürt, Boşnak, Kafkasyalı vardı. Bunlar arasında kimin “kim” olduğunu tayin edecek bir sistem olabilir mi? Öyle bir sistem olsaydı o zaman ayrışma olurdu, birlik-beraberlik ruhu olmazdı... Bugünün “Kürdistancıları” arasında acaba kaç tanesinin ailesinden Çanakkale’de, İstiklal savaşında şehit oldu? Çanakkale’de, İstiklal Savaşında şehit olan Doğulu Mehmetçikler o gün de Türk milleti “milli” kimliğine sahiptiler, bugün de onların soyları bu kimliğin öz evlatlarıdır.

Bugünün ayrılıkçılarının ataları da dün ayrılıkçıydılar ve milletin kurtuluş hareketine katılmamak için bahaneler ürettiler... “Kürdistancılar” acaba, geçmişlerine ait soydan, İstiklal Savaşında ve Çanakkale Savaşında kaç tane “şehit” vermiş olduğunu araştırdılar mı? Dünün ayrılıkçılarının kalıntıları, güya dün “kurucu ortak unsur” olmuşlar da bu bahane ile Anayasanın temel maddelerinin değişmesini istemekteler!!!

**

“Kürtçü” Feodalizm...

Konuyu araştırmak için kaynakları karıştırdığımız zaman, Anadolu’da, ta Osmanlıdan beri başlayıp bugün bile devam eden “Kürtçülük” hareketlerinin bir özetini verirsek birçok insanın aklını başına getirebilir.

Şu gerçeği bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır; Osmanlı Devleti; Batılı emperyalistlerin, Osmanlının bünyesindeki etnik kimlikleri kaşıyarak, ayrıştırarak yıktıkları bir imparatorluktur. Önce “hasta adam” olarak ilan ettiler sonra parçaladılar, geriye kalan son vatan parçası Anadolu’yu işgal ettiler... Osmanlıyı parçalayıp paylaşmak yetmedi; çok zor şartlarda ve imkânsızlıklarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu hazmedememişti emperyal güçler...  Genç cumhuriyet de tehdit altındaydı... Henüz ilk yıllarıydı; emperyalistler yine etnik ayrıştırma kozunu kullandılar; “şeriatı getirmek, dini korumak” için halkın inançları istismar edildi, cumhuriyet ve onun kurucu felsefesi “din düşmanı” gösterilerek cahil vatandaşlar kışkırtılmış, yeni isyanlar başlatılmıştı Anadolu’da... Cumhuriyeti kuran kadrolar, Osmanlının etnik ayrışmadan dolayı yıkıldığını biliyorlardı ve bunun için de Cumhuriyete yönelik bölücü “Kürtçü”  faaliyetleri yakından izliyorlardı. Cumhuriyet döneminde Anadolu’da çıkan isyanların çokluğu, emperyalistlerin Türkiye üzerindeki emellerinin hiç bitmediğini gösteriyor...

Kürtçülük hareketlerinin bir kısmı mahallî ve sınırlı kişilerin feodal güçlerini devam ettirmek için isyanları olduğu kadar, tamamen bölücü amaçlara yönelik “Kürtçülük” isyanlarıdır da... İşte bu isyanlardan bazı örnekler ki bunların belli başlıları yaklaşık 38dir; onları burada ifade etmek bir zarurettir.

Bu isyanları kimler ve nerede çıkartmıştır? Burada sorulacak bir soru vardır; Anadolu’da bu isyanlar olurken bu feodal güçlerin amaçları milli devleti ve cumhuriyeti mi korumak ve kurmaktı? Bu “Kürtçü” hareketlerin amaçları Osmanlıyı birlikte kurtarmak mıydı, Türkiye Cumhuriyeti Devletini birlikte kurmak mıydı? Bu soruların cevabı aşağıdaki “Kürtçü” isyanlar listesinde saklıdır!

**

“Kürtçü” isyanlar...

1- Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul); 2- Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul); 3- Zaza isyanı (1820); 4- Yezidi isyanı (1830- Hakkari); 5- Şerefhan isyanı (1831- Bitlis); 6- Bedirhan isyanı (1835- Botan); 7- Garzan isyanı (1839- Diyarbakır); 8- Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari); 9- Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre); 10- Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan); 11- Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin); 12- Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis); 13- Koşgiri isyanı (1920- Koşgiri); 14- Nasturi isyanı (1924- Hakkâri); 15- Jilyan isyanı (1926- Siirt); 16- Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır); 17- Seyit Taha ve Seyit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli); 18- Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır); 19- Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani); 20- Güyan isyanı (1926-Siirt); 21- Haco isyanı (1926- Nusaybin); 22- I. Ağrı isyanı (1926); 23- Koçuşağı isyanı (1926- Silvan); 24- Hakkâri-Beytüşşebab isyanı (1926); 25- Mutki isyanı (1927- Bitlis); 26- II. Ağrı isyanı; 27- Biçar harekâtı (1927- Silvan); 28- Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929- Eruh); 29- Zeylan isyanı (1930- Van); 30- Tutaklı Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulanık-Hınıs); 31- Oramar isyanı (1930- Van); 32-III. Ağrı harekâtı (1930); 33- Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis); 34- Abdurrahman isyanı (1935-Siirt); 35- Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt); 36- Sason isyanı (1935-Siirt); 37- Dersim isyanı (1937-Tunceli); 38- PKK terörü (1984-...).

Soru: Bu isyanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devletine “kurucu unsur” olmak için mi yapıldı?

**

Doğu-Batı eşit düzeyde kalkınmalı...

Genç Türkiye Cumhuriyetinin temel felsefesine düşman ayrılıkçı ve dinci odaklar, her fırsatta cumhuriyet aleyhine faaliyette bulunmayı ilke haline getirmişlerdir. Kürtçülüğün devlet için tehlikeli unsur olduğunu gören kurucu kadrolar, Türk-Kürt akrabalık bağları ve din birliği nedeniyle tek ortak kimlik altında bütünleştirmeyi amaçlayan devrimler yaptılar. Ekonomik-sosyal ve eğitsel bağlamda geri kalmış bölgelerde -ki bu bölgeler genellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriydi- büyük hamleler yaptılar, ekonomik, eğitsel ve sosyal alanlarda bölgenin kalkınması için devlet var gücüyle çalıştı...

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ne kadar kamu yatırımı varsa, hepsi Atatürk’ün Cumhuriyetle yaşadığı 15 yıllık bir sürede yapılmıştır. Onun ideali ve hedefi Tunceli ile İzmir’i, Hakkâri ile Ankara’yı aynı çağdaş düzeye getirmekti. Bu konuda Atatürk’ün düşünceleri, Doğu gezisinde Sabiha Gökçen’e söyledikleri satırlarda açıktır.

Genç cumhuriyet, toplumdaki ayrıcalıklı sınıfları ortadan kaldırmak istiyordu. Bu gerçekleştiği takdirde ağa ile topraksız köylü (reaya), şeyh ile mürit, seyyid ile ümmet, aşiret reisi ile göçebe halk arasında fark kalkacaktı. Mustafa Kemalin bu düşüncelerine, devrimlerine karşı duran Kürtçü feodalizm her fırsatta isyanlar çıkarıp vatandaş üzerinde kurduğu hegemonyayı sürdürmek istiyordu.

Doğuda vatandaşı “mal” gibi kullanan ağalar, şeyhler, seyyidler, aşiret reisleri bu değişime şiddetle karşı çıkıyorlardı. Tipik örnek olarak Dersim (Tunceli), Şeyh Sait isyanları verilebilir. Bu isyanlarda “Feodal Kürtçülük” temel alınmıştır. Fakat bu ayrımı yapanlar yine ağalar, şeyhler, seyyidlerdir. Şeyh Sait, elinde tuttuğu “şeylik” feodalite gücünü kaybedeceğini anladığı için cumhuriyete karşı isyan etmiştir. “kâfir rejimi cumhuriyeti yıkacağım, şeriat Kürt devletini kuracağım” diyerek etrafındaki müritleriyle devlete isyan etmiştir. Bunların amacı feodal güçlerini sürdürebilmektir; yüzyıllarca anasını ağlattıkları halkın birey, vatandaş olmasını istemiyorlardı. Fukara halkın ayırımcılıktan haberi zaten yoktu... Tıpkı Koçgiri isyanında olduğu gibi...

Devletin Doğu Anadolu’da kırmaya çalıştığı yerel feodal güç, yüz yıllardan beri devam eden feodalizmdir; Atatürk’ün yaşamı süresince yapılan çağdaşlaşma devrimleri, her seferinde, bu bölgede feodalizmin kurşunlarına hedef olmuştur... Devletin dirayetli ve kararlı duruşu sonucunda Dersim’de feodalizme son verilmiştir; ağalık, şeyhlik, seyidlik, reislik hegemonyası kırılmıştır. Fakat Dersim’de hiç unutulmayacak acılar da bırakmıştır...

Dikkatinizi çekti mi hiç? “Açılım” şampiyonları neden hiç feodalizmin yıkılmasına, ortadan kaldırılmasına yönelik söylemleri olmuyor? Hâlbuki terörün ilk çıkış noktası, feodalizme karşı isyandır... Bugünkü bölücü örgüt önce “ağa bımırın” (ağalar ölsün) sloganıyla işe başlamıştı... Şimdilerde ağalıktan, şeyhlikten, aşiretten bahseden hiç yok! Bunda bir gariplik yok mu?

**

İsyan için din istismarı...

İsyan için halkın hassas olduğu değerler kaşınıyor, öne çıkarılıyor ve menfaat bağlantılı korku atmosferi yaratılıyordu. Öncelikle din konusu, sonra etnik kimlik istismarı yapılarak devlete düşmanlık körükleniyor ardından isyan ediliyordu... Aslında isyanın amacı feodal yapılarını korumak ve derebeyliklerini sürdürmekti, yüz yıllardan beri süregelen feodal güç sömürüsüne devam etmekti... Buna halkın dini ve etnik kimliği alet ediliyordu... İşte yukarıda örnekleri verilen 38 “Kürtçülük” isyanın, bu feodal odakların hegemonyalarını koruma amacına yönelik olduğunu anlamamız gerekiyor... Bugün sürdürülen terör isyanı da, aslında, feodalizmin yeni modellerinin gereğidir. Dünün feodal kalıntıları yeni kimliklerle yine halk üzerindeki hegemonyalarını sürdürmek istemektedirler... Bugün “Kürtçülük” vasıtasıyla feodal güçlerini korumaya çalışanlar, kravatlı ve papyonlu okumuşlardır... Bunların kimisi avukat, kimisi mebus, kimisi de bakan... Kimisi silah ve eroin kaçakçılık ağası, kimisi de terör ağası... Hepsi de bir güç olma peşindedir... Bunların hiç birinin derdi ve amacı, “Kürt” halkının sıkıntısını gidermek, onların aş iş sahibi olmalarını sağlamak değildir... Bunu, mutlaka, herkesten önce kendini “Kürt” sanan veya öyle hisseden vatandaşların anlaması gerekir ki “Kürtçü feodalizm”in maskesi düşebilsin...

**

Cumhuriyet dönemindeki isyanlar...

Yukarıdaki listeye dikkat edilirse, bu isyanların çoğunun 1920 ve sonrası tarihleri kapsadığı görülecektir. Yani Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde olmuş isyanlar... Anlaşılan odur ki “Kürtçü feodalizm”in amacı vatan kurtarmak, devlet kurmak gibi bir uğraşları olmamıştır... Osmanlı döneminde de devleti korumak için herhangi bir gayretlerinin olmadığı gibi...

Sormak lazım; Kurtuluş Savaşı verilirken, yine o zamanın “Kürdistancıları” acaba neyin peşindeydiler? Milli kurtuluş için savaşmak mı, yoksa yeni feodal isyanların tertibi içindeler miydi? Başta İngiliz, Fransız ve Sovyet emperyalizminin maşası mıydılar? Neredeydi o zamanlar, “ortak kurucu unsur” olmak isteyen bu “Kürtçü feodalizm”in temsilcileri!?

Bre “Kürdistancılar”, gerçekleri ne kadar kamufle ederseniz ediniz, mutlaka “takke düşer kel görünür” tekerlemesi hatırdan çıkarılmamalıdır... Hangi fırçayı ve boyayı kullanırsanız kullanın, güneşi renklerle karartamazsınız...  Türkiye cumhuriyetinin kimliğini taşıyan herkes Türk milleti kimliği ile temsil edilir. Bu kimlik birleştirici ve bütünleştirici kimliktir.

Ayırımcılık yapanların, nifak tohumunu ekenlerin bu topraklarda iflah olmaları mümkün değildir; tarihte olamadıkları gibi...  İllaki ‘ayırımcılık yapacağım’ diyenlere söylenecek son sözümüzün söylenme zamanı daha gelmedi... Eğer bu topraklarda birlikte yaşamak isteniyorsa, herkes Türk milleti ortak kimliğiyle temsil edilecektir; hem bu topraklarda yaşamak isteyeceksiniz hem de ‘benim dediğim olacak’ deme hakkına kimse sahip değildir...

**

Kardelen Elif’ler...

İstanbul Halkalıda, askeri personeli taşıyan servis minibüsüne bombalı saldırıda bulunan terör örgütüne karşı; yürekli bir genç eş, cesur annenin feryadını duyduğumda tüylerim dikken diken oldu, boğazımda düğümler oluştu; yutkunmak istedim olmadı; zayıf göz pınarlarım birden şenleniverdi...

Kendisinin de “Kürt” olduğunu söyleyen Muşlu “Kardelen Elif” bakınız nasıl haykırıyordu; “Ben de Kürdüm, orada büyüdüm... Benim hakkımı savunmak siz hainlere mi kaldı... Bu asker oldukça bu vatanda, bu bayrak asla inmeyecek... Bu vatan bölünmeyecek... Vatan sağ olsun... Eşim tabancasını bile çekemeden kalleşçe arkadan vurdular, hainler... O hainleri sevindirmeyeceğim, ağlamayacağım, üzülmeyeceğim... Oğlum yok ama kızımı var, onu asker olarak yetiştireceğim...”

Sözleri içimi kavurdu... Türk-Kürt halkının yüksek ferasetine, sağduyusuna, birleştirici ve bütünleştirici ortak kimliğiyle örnek oldu... İşte size “Kürt” kökenli örnek “milliyetçi” Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı, kahraman ana, cesur eş... İşte Türk milletinin ortak kimliği, milli kimlik feryadı... Kürt-Türk kardeşliğinin simgesi Kardelen Elif...

**

Sonuç...

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun fukara ve eğitimi ihmal edilmiş halkını aldatarak, menfaatleri için kullanarak, feodalitelerini sürdürmeye çalışanların, dünden bugünlere geriye kalan feodalizmin artıkları yine meydanlardadır... Herkesten önce kendini “Kürt” sanan ya da öyle hisseden, fakat Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan, “Türk milleti” kimliği ile temsil edilmekten asla gocunmayan, bunu en büyük şeref sayan vatandaşlarımız; başta analar ve gençler olmak üzere, bölücülere gereken dersi mutlaka vermelidirler...

Onların aldatmacalarına değil, Cumhuriyet kanunlarına sonuna kadar bağlı olduklarını, her ortamda haykırmalıdırlar... Muşlu “Kardelen Elif” gibi cesur ve açık olarak hainlere karşı tavır koymalıdırlar... Türk-Kürt kardeşliğini devam ettirecek yine bu milletin kadim evlatlarıdır... Bölücü unsurları yok edecek, susturacak, zararsız hale getirecek yine Güneydoğulu kadim vatandaşlarımızdır... Ayrılıkçı teröre karşı, “Kürtçü feodalizme” karşı her ana, her genç, birer “Kardelen Elif” olmalıdır... Evet, haykırıyorum; Doğuda ve Güneydoğuda, Türkiye’nin her yöresindeki her vatandaşımız, her ana-bacı-kardeş-baba-dede-nine birer “Kardelen Elif” olmalıdır... Bunun başka çıkış yolu yoktur...

 

Prof Dr Ramazan Demir

30.6.2010

DEMOKRATİK ÖZERKLİK TALEBİ

e-Posta Yazdır PDF

aymet-aytarOkuma- yazma seferberliği sırasında Millet Mekteplerini takiben,
Halkevleri; 1932'de  3.CHP Kurultay kararıyla, ulus devlet toplumu inşası için kuruldu.
Halkın, Kemalist Devrimler ışığında  yetiştirilmesini ve  kitleselliğini  amaçlıyordu.
Dil-edebiyat, güzel sanatlar,tiyatro,kütüphanecilik,müzecilik,köycülük  ve daha bir çok konuda,
Çok önemli gelişmeler sağladılar.
1951' de kapatılmalarıyla  uluslaşma hamlesinde ciddi bir açık daha oluştu.        

*
Bugün kurumsal kimlik peşinde  farklı ideoloji, görüş ve inançta, kısıtlı, içe kapalı siyasi oluşumlar,
Demokratikleşme perspektifinde ortak dil, siyasal nicelik ve niteliklerini geliştirmeye çalışıyorlar.
AKP Siyaset Akademileri ortak amaçlarda birlik sağlamak için 81 ilde faaliyettedir.
Siyasetine binlerce vatandaşın katılımıyla, dirliğini sağlıyor....
BDP Eşbaşkanı AbdullahÖcalan'da ( ! )  birlik ve dirlik  için  aynı yöntemi talimatlıyor.

*
Nitekim,19-20 Haziran'da BDP Belediye Başkanları ve İl Genel Meclis Başkanları,
Diyarbakır,Kayapınar Siyaset Akademisinde;
"Özgür Demokratik Yerel Yönetim Anlayışının Geliştirilmesi, AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı" konusunu görüştüler...

*
BDP'li belediyeler yönetimlerinde  yeni bir model geliştirdikleri  iddiasındadırlar.
Örgütlü toplum,demokratik katılım,ekolojik yaklaşım ve toplumcu ekonomi modeliyle,
Kürtlerin konfederal  ulus,anayasa,siyaset ve vatan konseptinde,
Cumhuriyetin ulusalcı ve milliyetçi esası ve duruşuna karşı gelişiyorlar...
Toplantı sonuç bildirgesiyle yerel yönetimler üzerinden  "demokratik özerklik" gayretini ilan ediyorlar!

*
Avrupa Konseyinin, ortak ideal ve ilkeler doğrultusunda daha ileri bir birlik sağlanması yönünde,
Türkiye, "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı;
Kimi maddelerine çekince koyarak  imzalamıştır.
Şart; yerel makamları her türlü demokratik rejimin temellerinden biri kabul ediyor.
Vatandaşların kamu işleri sevk ve idaresinde bulunmasını en temel demokratik hak  sayıyor.
Özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesi,
İdarede adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşması hedefleniyor.
Ya, ulusal devletlerin egemenlik haklarının korunması kaygısı?
AB kurucu unsuru Maastricht Anlaşmasına konulan "yerindenlik ilkesi" kaygının giderilmesini temin ediyor.
Ne ki yerindenlik ilkesi; ayrılma ya da bölünmeye karşı geliştirilen bir hukuktur, iyi ama;
Konfederal taleplere engel olmuyor...

*
Türkiye'nin haklı olarak bölücü ve ayrılıkçı Kürtçü terör olarak adlandırdığı hareket;
Dünya'da, bir halkın demokratik siyasi hakları mücadelesi ve gerektiğinde başvurduğu şiddeti olarak algılanıyor!
Kimlikleri,dilleri ve kültürleri baskılanmaktadır!
Medeniyet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaadine rağmen yoksulluluğa ve suça yöneltiliyorlar...
Toplum olarak itildikleri noktadan sisteme direniyorlar ve gerektiğinde derinden gelen bir protesto duygusuyla şiddet gösteriyorlar!
Kürt isyancıları olarak algılanıyorlar...
Bunun anlaşılmasıyla birlikte  Abdullah Öcalan; ayrı bağımsız devlet olmak siyasetini arka plana almıştır.
Şimdi konfederal ulus,anayasa, siyaset ve vatan siyasetini geliştiriyor.
Günümüzün karşılıklı bağımlılıklar dünyasında  Kürtlere; uluslararası hukukun, angajmanların  önünü açıyor.
Konfederal Türkiye düşünde, ilk adım yerel yönetimler vasıtasıyla demokratik özerkliğin ilanıdır.
Siyaset Akademisi toplantıları sonuç bildirgesi bu hususta geleceği gösteriyor,

*
Sonuç bildirgesinde; AB, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nda Türkiye'nin çekince koyduğu maddelerin,
Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözülmesini olanaksızlaştırdığı,
Dolayısıyla bu maddelerden çekincenin kaldırılması konusunda mücadele kararı açıklanıyor!
Mesela yerel yönetimlerin planlama ve karar süreçlerinde söz hakkı, iç örgütlenme özgürlüğü,
Mali kaynakların kendi politikaları çerçevesinde kullanımı, hakların savunulması için uluslararası işbirliği talep ediliyor.
Avrupa'da, Amerika'da siyasi ofislere,lobilere, birimlere trafiğin artacağı ve Türkiye'nin baskılanacağı anlaşılıyor...

*
Konfederalist Kürtçü çaba ve terörü; ulusalcı ve milliyetçi  temelde Türkiye'yi kuşatıyor.
Ulusal ve milliyetçi kaygılar taşımıyan AKP iktidarının  vereceği   ödünlerle,
Türkiye'yi adım adım konfederal yapıya götüreceği  pek açıktır.
Terörle mücadelenin de ilk adımı olarak;
Önünde  engelleri ne ise mutlaka kaldırılması suretiyle,
Ulusal ve milliyetçi tema'da, bireyin demokratik hak ve ödevlerini çağdaşlaştıran bütün bir anayasa;
Çözüm olarak görülüyor.
Anayasal kararlılık ve bütünlük, birlik ve dirlik ile uluslararası hukuk ve angajmanların karşısında ve birlikte olmak gerekiyor...
Aksi halde Türkiye çözülüyor...

 

Ahmet Aytar Kılıçarslan

“Düşünüyorum Öyleyse Vurun!”

e-Posta Yazdır PDF

ilhan_selcukBaşlıktaki sözler bir kitabının adı olmuştu. Vurmadılarsa da Ziverbey’de halini hatırını sormaktan geri durmadılar 12 Mart döneminde!

“Yüzbaşı Selahattin’in Romanı”nı yazmıştı, bir subay çocuğu olarak! Yaşamı savaşımla, güçlüklerle geçse de bu durumdan  yakındığı hiç görülmedi, duyulmadı. Yaşadığı coğrafyaya birkaç yüz yıllık gecikmeyle gelen aydınlanma ışığını var gücüyle  topluma yansıtmaya çabaladı gücü yettiğince!  Aslında onun başına gelenlere şaşırmamak gerekiyordu. Ortaçağdan bu yana akıldan, bilimden ve kısacası aydınlanmadan yana olanların başına gelenler gelmişti onun da başına!

Son dönemde de kapısını çalmayı ihmal etmemişlerdi. Ulu çınarın devrilmesi süreci de böylelikle başlamış oluyordu. Önce kalp sorunları ve buna yönelik cerrahi girişim; onu izleyerek geçirilen inme ve yol açtığı sorunlar bugün yaşadığımız yitimin habercileri gibiydi.

“Duvarın Üstündeki Tilki” öksüz kaldı…

İlhan SELÇUK artık aramızda değil; artık yüreği atmasa da düşünceleri, aydınlığı ve yapıtları yaşamımızı ışıtmayı sürdürecek!

Ülkemiz aydınlanmacılarının başı sağ olsun!

Bir “pencere” kapanmış gibi görünse de o kadar çok pencere açmıştır ki, İlhan SELÇUK onlar yetip de artacaktır bizlere yepyeni ufuklar açmaya!

 

Nasıl müzisyeni ezgisiyle anmak en iyisiyse, yazarı da yazısıyla uğurlamak en doğrusu olacaktır! Son yazılarından birinden bir  alıntı : (sanırız kalp ameliyatına girmeden önce)

"Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler... Nalları dikmezsem daha görüşürüz. Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola... İkisine de eyvallah..."

Cumhuriyet’imizin ve aydınlanmamızın ulu çınarının yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz…

Saygılarımızla

İZMİR TABİP ODASI

KONFEDERALİZME DOĞRU UFUK TURU

e-Posta Yazdır PDF
aymet-aytarOrta Doğu'nun geleceğini ilkin Ralph Peters, Newer Quit The Fight isimli kitabında yazdı.
The Atlantic Montly dergisiyle yeni Orta Doğu algısı; zihinlere yerleştirildi.
2006'da  bir Amerikan subayı; Türk subaylarının da bulunduğu NATO Savunma Kolejindeki brifingte;
Aniden çantasından bir harita çıkardı, görüntüyü ekrana verdi,  
Türkiye, Suriye,Irak ve İran topraklarında Kürdistan'ı, Federal Irak' ı falan gösteren harita!
Subay "Orta Doğu böyle olsaydı bu kadar sorun yaşanmazdı" dedi.
Önce Türk Askerinin protestosunu, ABD  bir özür ile geçiştirdi.
Fakat ezcümle "kağıt parçası operasyonu ve sonuçları" ile TSK üst komuta heyetini bütünüyle teslim aldı.
Ulusalcılar  hapishanelerde "out", karargâhtakiler " in" oldu...

*
Kürtler; Wilson Beyannamesi 12. maddesi  ve Irak Savaşı armağanı olarak  ABD' den bağımsızlık sözü aldılar.
Birincisi, Kuzey Irak'ta Kürt Bölge Yönetimi ve uluslararası güçler uygun bir zemin bekleyişindedirler.
Şu günlerde Kürt Bölgesi, Türkiye'nin yoğun desteği ile alt yapısını oluşturuyor.
Oluşan Kuzey Irak Kürdistan'ının dünyaya açılımında;Türkiye'nin Kürt Açılımı şu sıralar bu amaca yöneliktir.
İkincisi, Türkiye'de  ayrılıkçı Kürt hareketi; siyasal bir hareket olduğunu kabul ettirmiş bulunuyor.
BDP; demokratik ulus, demokratik anayasa ve demokratik vatan konseptinde konfederalist siyasetini, TBMM çatısı altında yapıyor.       
Belediyeler, sivil toplum örgütleri, siyaset akademileri gibi bir çok yasal kurum ve kuruluşla kitlesine erişiyor.
Kürdistan Toplulukları Birliği Türkiye Meclisi (KCK-TM) ve askeri kanat PKK; yeraltındadır!
"Silahlarını  bıraksınlar ve teslim olsunlar " teklifi  unutulmuş görülüyor.
Ayrılıkçı Kürtlerin yeraltı güçleri teslim olmak için muhatap bulamıyor!
Muhatapsızlıktan KCK-TM strateji koyuyor, PKK vurmaya devam ediyor!
Sanki ikisi birden bir başka hesaba yöneltiliyor!
Üçüncüsü ve dördüncüsü, İran Kürtlerinin  siyasal, kültürel ve sosyal hakları peşinde KCK ve PJAK'a , İran tüm gücüyle göz açtırmama peşindedir...
Suriye'de Kürtler, giderek demokratik haklarını Kürt Demokratik Şurasında seslendiriyorlar.      

*
Kuzey Irak Kürt Bölgesi Yönetimi lideri Mesud Barzani, görüşmelerde bulunmak üzere Türkiye'de bulunuyor.
Türkiye'nin Kürt Açılımından  payını almaya devam ediyor.
Başbakanla görüştükten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı ortak basın açıklamasında;
Çok ilginç bir niyet açıklaması yaşanıyor.
Barzani ve Davutoğlu'nun  kürsüsü arkasında alışılmadık  bir uygulama; yalnızca Türk bayrağı vardır.
Ne Irak ne de Kürdistan bayrağı bulunmuyor.
Gazeteci soruyor;"Neden?"
Davutoğlu "unutulmuş" diyor.
Tesadüf!  Başbakan  ile görüşme esnasında da Türk Bayrağı dışında bayrak bulunmuyor...
Davutoğlu'nun Irak Kürt Bölge Yönetimini ziyaretinde; Türk bayrağı yanında Irak ve Kürdistan bayrakları, pekâla hatırlanıyor...

*
Doğrusu Türk iktidarı ; ABD nin bölgede uyguladığı projenin de yönetimindedir.
Barzani'nin arkasında Irak bayrağını gösterse;
Olmaz! Barzani  Irak Kürdistan'ı lideridir, şu saatte şahsında istikbâle  kötü bir liderliğin görüntüsü verilir.          
Hem Irak hem Kürdistan bayrağını gösterse;
Olmaz! Statükoculuğun ne yararı var?
Ya da sadece Kürdistan bayrağını gösterse;
O da olmaz! İran, İsrail-Filistin  ve Türkiye sorunlarıyla kaynayan Orta-Doğu'ya  erken bir tiyo, neden gerekir?

*
Konjonktür uygun değildir!
İsrail ile ardarda çıkarılan krizler ve islami söylemlerle, İsrail karşıtı Arap halkları gönlünde yer alınmıştır.
Türkiye'nin dünyaya örnek ulusal bağımsızlığı yerine yeni söylemi;  hem Arap iktidarlarını  hem o kadar ağır sözlere rağmen, ne garip, İsrail'i de memnun ediyor.
Çünkü Filistin HAMAS, Gazze savaşıyla Orta Çağ şartlarına geriletilmiş,
Ve diğer Arap halkları; yönetimlerinden desteksiz,Türkiye'nin ulusal bağımsızlık haricinde islami söyleminden sarhoş edilmişlerdir.
İsrail- Filistin sorunu çözümü şimdi her zamandan daha yakındır...

*
Ya İran?
Türkiye boşuna mı Orta Doğu'nun önder ülkesidir?
Bölgenin güvenliği ve barışı ondan soruluyor.
O halde iki düşman İsrail ve İran sorunsalını elbette  Türkiye çözecektir...
Kürt Açılımında eksik kalem KCK-TM ve PKK;
Madem konfederal haklar peşindedirler, kendilerini gösterip, hakk etmelidirler;
Hem Türkiye'den hem İran'dan yüklenip ya da başka bir şekilde;
Yaptırımlarla yıpratılan  Ahmedinejat iktidarına, ekstra  yük  bindireceklerdir.
İran muhalefetini  iktidara yükselteceklerdir.
Sağlanabildiği taktirde İran, Irak ve Türkiye Kürtleri konfederal bir yapıda Türkiye'ye eklenecektir.
Yeni Osmanlı işbaşındadır...

*
Gelecek kimi haklı çıkaracaktır?
"Orta Doğu böyle olsaydı bu kadar sorun yaşanmazdı" diyen Amerikalı subayı mı,
"Ya da Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" diyen;- elbette Atatürk ölümsüzdür- bizi mi?           








Deli Köpek Diplomasisi

e-Posta Yazdır PDF
ahmet-necadOrtadoğu’da yaşananlar dünyanın hemen hiçbir yerinde yaşanmıyor. İsrail yaptığı hiçbir şeyin sorumluluğunu kendisi taşımıyor. Ben yaparım, Amerika meşrulaştırır şeklinde yoluna devam ediyor.

Amerika’da kendi enerji çıkarları için İsrail’i kullanıyor.

Ancak, uzun yıllar süren bu felaket durumu Amerika’yı memnun etmeye devam etse de, diğer dünya devletleri durumdan hoşnut değil.

Amerika’ya bağımlı devlet başkanları onaylasa bile halklar onaylamıyor. Sözgelimi, Avrupa devlet başkanları ve Arap ülkelerinin devlet başkanları onaylasa bile halkları bu durumu nefretle karşılıyor.

Bu nefret birikti, birikti yönetimlere dalga dalga yansıyor.

Başka bir şey daha oldu. Amerika’nın sürdürdüğü örtülü ya da açık savaşlar, Amerika’yı dünyada siyaseten gayrimeşru konuma çekti. Buna ekonomik zafiyet eklenince, Amerika yaptıklarını yapmakta zorlanır oldu.

Amerika, Ortadoğu’da kesin çözüme varabilmesi için İran’ı dize getirmesi, Türkiye’yi bölmesi gerektiğine inanıyor.

Türkiye’de siyasi iktidarı kullanarak, Amerika epey yol aldı. Kürt Açılımı ya da Barzani Açılımı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin gereği idi.

Şimdi geldik bu projenin asıl manivela noktasına.

İran’a müdahale edecek. İşaretler hep İran’ı gösteriyor. Amerika Recep’in fiyakasına dokunmamasının asıl sebebi İran’dır. Dereyi geçerken at değiştirmek istemiyor. Recep Bey de bu durumdan istifade ederek, seçimlerden önce iktidar için güç toplamaya çalışıyor.

İran’ın vurulması, bölgemizde yeni bir savaş, krizlerden kurtulamayan Türkiye için felaketten önceki felaket olur.

Amerika Bir Mart Teskeresinde olduğu gibi, AKP’nin kendi yanında olmasını istiyor. Bu duruma ne Türkiye hazır, ne de hatta AKP hazır. Böyle bir savaşa katılım için Meclisten karar alınması hemen hemen imkânsız. Alınsa bile halk bu kez daha sert karşı koyar. Bu şimdiden belli. Bırakın bakanları Eşbaşkan sokağa çıkamaz hale gelir.

Amerika’da bunları görüyor. Ambargoya razı etmeye çalışıyor. Savaşma bunu anladık ama hiç olmazsa İran’a ambargoya katıl. Diyor.

Recep bey bu durumda Amedinecat’a diyecek ki, görüyorsun bak eğer sana ambargo uygulamazsam Amerika benim canıma okuyacak. Kusura bakma.

Deli köpek diplomasisi işte bu.

5.6.2010, Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Orta Doğu'da Kürtçü Komplo Kuruluyor

e-Posta Yazdır PDF
KurdistanmapAhmet Davutoğlu, Türkiye'nin dış politika unsurlarını "Forum İstanbul 2010" konferansında  açıklıyor.
"Barışı tehdit eden her çatışmayı durdurmaya, her çatışma potansiyelini gidermeye çalışacağız.
Türkiye'nin bölgesel düzen politikası budur.
Bu bölgesel düzen nasıl kurulacaksa biz o şekilde kurmaya gayret edeceğiz.
Gücümüz yeter ya da yetmez, her krizi engellemeye çalışacağız" diyor.

*
ABD nin yeni dünya düzeninde Türkiye hesabına  geçirilmiş iki görev bulunuyor.
Birincisi, Büyük Orta Doğu Projesiyle; islam ülkelerinin ekonomiden siyasetine batıya devşirilmesi görevidir.
İkincisi, Medeniyetler İttifakı Projesiyle islamın sosyo-kültürel yapısının batı medeniyetine değiştirilmesi.
Recep Tayyip Erdoğan işbu görevlerden neş'et ediyor; Eşbaşkandır ve Başbakan!

*
Yeni Dünya Düzeninde ABD; İran petrol ve gaz kaynaklarına egemenliği kurgusundadır.
Ne hakk'la? O yüzden nükleer İran'ı  kıyameti sayıyor...
İran'ı  ak'la zarar binbir metodla  baskıya alıyor.
Doğrusu, İran'da  egemenlik mücadelesini ak'la zarar binbir  yöntemle  sürdürüyor. 

*
Elbette  yeni dünya düzeninde liderliğe  rekabet ediliyor.
İran; nükleer takas anlaşması için  liderlik rekabetinde  BRIC ülkelerinden Brezilya'yı arabulucu seçmiştir.
Türkiye görevi gereği masada yerini alıyor.
Fakat uzun süreden bu yana  umutla istenilen, sonuçta Tahran'da varılan uranyum anlaşması ABD yi rahatsız ediyor!
Çünkü ABD; İran için kesin sonuca odaklıdır.
İran' ın nükleer programında ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesi konusunda endişelerinden arınamıyor.
Anlaşmanın BM Güvenlik Konseyinde İran'a  yönelik yeni yaptırımlar uygulanmasıyla ilgili arayışları tehdit
ettiğini ileri sürüyor.
Washington Post,"iki müttefik senkronize hareket etme konusunda ancak bu kadar uzak olabilir" diyor.
Eşbaşkan görevini lâyıkıyla yapmıştır, haklılığını 25 ülkeye yazdığı mektupla  anlatıyor!
Ama ABD' ye yaranamıyor!
Türkiye İran ile aynı çerçeveye bırakılıyor...

*
Ne garip! Bölge lideri olmak peşinde Türkiye; enerjisinin çoğunu içeride Kürt Sorunuyla geçiriyor!
Tüm enerjisiyle o liderliğin peşinde olmak amacıyla, Eşbaşkan' ın Kürt Açılımı üzerinden  uzun süre geçmiştir.
Üstelik İran nükleer prosesi ilerlemekte ve ABD; Irak ve Afganistan'da kısılmaktadır. 
Kürt Açılımı ; Türkiye'ye, Kandil'e, Avrupa'ya , cezaevlerinde binlerce PKK 'lıya çözümsüzlük getirmiştir.
Ne  dağdan iniliyor, ne silah bırakılabiliyor!
Çünkü Kürt açılımı muhatabı bulunamıyor...     
TSK nın  alabildiği yetki doğrultusunda  sürdürdüğü orta şiddette operasyonla;
Muhatapsız, kontrolsüz, denetimsiz PKK' da  çeteleşme süreci başlıyor...

*
Son zamanlarda İran'da ;Kürtlerin siyasi talepleri yükseldikçe;
Birçok Kürt aktivistin idamı dikkat çekiyor.
Kürtlerin otonom  hakları karşılanmıyor.
Adil bütçe dağılımından faydalanmıyorlar.
İran Parlamentosunda bulunmuyorlar.
Muhatapsızlık  PJAK  örgütünde  çeteleşme sürecini başlatıyor.

*
Çeteleşme; Soğuk Savaş konseptinde her türlü bombalama,suikast, öldürme yeteneğinin gelişmesidir.
Türkiye'de PKK, İran' da PJAK çeteleşme sürecindedir.
Amerika; İran ve Türkiye'de Kürtçü bomba imal ediyor.
Hedef ; aynı çerçevede  Türkiye ve İran'dır.

*
Bir tarafta çeteleşme yürütülürken;
ABD; Orta Doğu'da sağladığı demokratikleşmeyi ( ! )  göstermek adına;
Mesela Türkiye'de Kürt Siyasetini; normalleşmenin  bir gösterisi olarak dünya kamuoyuna sunuyor.
Atatürkçülüğü demokratikleştiriyor,
CHP; yerini alıyor...
Eh, bu saatten sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın da;
Normalleşme gösterisi olarak,
Kıvrılması süreci yaklaşıyor...

*
Kürtçü terör çeteleşiyor.
Ahmet Davutoğlu "gücümüz yetse de yetmese de, her krizi engellemeye çalışacağız" diyor.
Ne derdin var, yahu?

Ahmet Kılıçarslan

              
                                      
                     
 
 
 
 

Sayfa 1 / 13

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  10 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1419
mod_vvisit_counterDün3426
mod_vvisit_counterBu Hafta15407
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay31832
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü539361