Ulusal Gündem

Thursday, Sep 09th

Last update:12:51:09 PM GMT

You are here: YAZARLAR (II) Sabahattin Talu

Sabahattin Talu

Şehit Cenazeleri ve Protokol

e-Posta Yazdır PDF

sabahattintaluÜlkede 80 yıldır bugüne kadar demokrasinin “D”si yoktu(!), son bir senede “açılım”lar başlattık.

Kürt açılımını, Ermeni açılımını, Roman, yani Çingene açılımını, azınlıklar ve farklı din ve mezhep açılımlarını arka arkaya yaptık, açıldıkça açıldık.

Hepsinin ortak paydası ise; “Demokratik”! olmaktı…

Hiç beklenmedik bir anda ve ortada öyle çok da bir ihtiyaç ve talep yokken, önce Kürt açılımını yaptık, Habur’da karşıladık. Açılım yaparken, tersine şehit cenazeleri giderek arttı bu dönemde. Öyle bir açılımdı ki bu, PKK, yaptığı eylemlerini üstlenmesine rağmen, örgütü temize çıkartmaya çalıştık, Devlet’e mok attık, bilerek, isteyerek ve epeyce keyiflenerek. Ancak her nedense (!), gelinen noktada “yumruk”lar atılmasına sebep olduk. Şehit cenazelerinde Bakan’ların, Milletvekilleri’nin yuhalanmalarına, tartaklanmalarına, yumruklanmalarına, protesto edilmelerine neden olduk.

Arkasından, Ermeni açılımını yaptık, ABD’nin önderliğinde peşi sıra bazı ülkeler birer birer “Ermeni soykırımı” ifadesini meclislerinde telaffuz ettiler. Biz açılım yaparken, Ermenistan’da bayrağımız yakıldı üstüne üstlük.

Çadırlarda yaşamalarına gönlümüz hiç razı olmadı(!), hemen Roman açılımı ile devam ettik. Spor salonunda Kibariye’nin şarkılarıyla, Balık Ayhan’ın orkestrasıyla hep beraber göbek attık, gerdan kıvırdık. Hüsnü Şenlendirici’nin gırnatası da olsaydı, işte o zaman tam olarak şenlenecektik, maalesef yarıda kaldık.

Ha bu arada, Sulukule’nin arazi değerini bilen veya tahmin edebilecek biri, birileri var mı aranızda, bu işten anlayan! Belki “TOKİ” biliyordur, ne dersiniz!

Neyse, biz açılırken, “Bravo, yürüyün aslanlarım, kim tutar sizi, yola devam” diyerek dışarıdan, içimizdeki dışarıdan, uzaklardan, çok çok uzaklardan gazel atarak şenliğe katılanlar da oldu. Tebrik mesajları gönderdiler, methiyeler düzdüler, elleri kırılasıca, pardon kızarırcasına alkışladılar, keyifle ve iştahla yalanarak.

 

Hatice’yi bırakalım, gelelim neticeye…

Neredeyse her akşam televizyonlarımızın karşısında koltuklarımıza oturarak izlediğimiz “Şehit cenazeleri”ne şöyle bir göz atalım!!!…

Dikkat ederseniz, Kayseri ve Adana’daki son cenaze törenlerine protokol olarak katılan Bakanlar ve milletvekilleri, halk tarafından protesto edildi, tartaklandı, hatta yumruklandı. Hemen önlem almak zorunda kalındı ve en son cenaze töreninde protokol ile halk arasına 250-300 kişilik bir polis kordonu oluşturuldu, protokoldeki hükümet yetkililerini halkın tepkisinden, olası saldırısından korumak, kollamak için.

Şehit cenazesi törenlerinin sıralaması şöyle oldu; en önde Şehit cenazesi, Hükümet yetkililerinin içinde yer aldığı protokol, polis, şehit yakınları ve son olarak tepkisinden korunmaya çalışılan “halk”

Şehit ile halk arasına protokol ve polis sokuldu. Son derece düşündürücü bir durum. Ama gerçek…

Ha, bu arada BDP de Amerika’da temsilcilik açtı, yerinde ve bizzat görüşmeler yapmak, fikir alış verişinde bulunmak için!

“Durmak yok, yola devam”…

 

Sabahattin Talu

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Meğer!!!

e-Posta Yazdır PDF

sabahattintaluBirbiri ardına gelen açılımlar; “Kürt” açılımı, “Ermeni” açılımı, “Alevi” açılımı, “Roman” açılımı…

Şu günlerde ise “Anayasa” açılımı…

Tümünün adı ve amacı; “Demokratik açılım”…

Meğer, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, 80 yıldır ne kadar kapalı bir ülkeymişiz, demokrasinin ucundan dahi, hiç ama hiç yakalayamamışız, yakalamamışız!

Meğer, bu ülkede yaşayan neredeyse hiç kimse, özgür ve mutlu asla değilmiş, hiç olmamış. Bugüne kadar sürekli baskı altında bırakılmış, demokratik hak gaspı altında boynunu eğerek yaşamak zorunda bırakılmış benim zavallı halkım…

Meğer, Kürtleri ve Ermenileri soy kırıma tabi tutmuşuz, kılıçtan geçirmişiz, topa tutmuşuz, barbarca, vahşice! Azınlık gruplarımızın tepesine binmişiz, kafalarını kaldırmalarına izin dahi vermemişiz! Roman vatandaşlarımızla dalga geçmiş, aşağılamış, hor görmüşüz!

Türk halkı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm Hükümetler olarak, hepinizden binlerce kez özür diliyoruz!!!

Evet, şimdi patlama yapma zamanı geldi, şimdi “özgürlük” zamanı, şimdi “demokrasi” zamanı, şimdi “demokratik açılım” zamanı, “Milli Birlik” zamanı…

Fedakâr Türkiye, yapıcı Türkiye, birleştirici Türkiye…

Ancak, ne Kürt açılımından “Kürtçü” kesim, ne Ermeni açılımından “Ermeniciler ve Ermeni Diasporası” ve ne de Alevi açılımından neredeyse Alevi vatandaşlarımızın tamamı, her nedense pek de memnun değiller, kandırıldıklarını, oyalandıklarını düşünüyorlar, hatta kızgınlar.

 

 

 

Bir tek Roman vatandaşlarımız biraz memnun. TOKİ’nin kendilerine yapacak olduklarını taahhüt ettikleri apartman daireleri sözü, onları pek bir memnun etmiş, biraz daha gerdan kıvırmalarına yol açmış sokaklarda.

Dikkat ederseniz, bir tek onların açılımı, spor salonunda, davulla, zurnayla, gırnatayla, şarkılarla ve göbek atılarak kutlandı.

“Pek memnun etmiş” diyorum, çünkü sözü verilen apartman dairelerinde oturmayı düşünmeyen Romanlar, bu evleri satıp para kazanmayı hayal ediyorlarmış, hem de halihazırdaki o salaş mekânlarından asla vazgeçmeden, asla terk etmeden, boşaltmadan.

Anti parantez, boşaltılması istenen, Roman vatandaşlarımızın yaşadığı şehrin göbeğindeki bu geniş arazi, diyelim ki boşaltıldı. Bu arazi kimin olacak, kime geçecek ve nasıl değerlendirilecek!!! Parantezi kapatalım…

Evet, şimdi sıra “Anayasa açılımı”nda…

82 Anayasası…

Darbe Anayasası…

Halkın % 92 küsürünün onay verdiği, “Evet” dediği, ancak şu günlerde birçok kişinin, grubun veya görüşün “Darbe Anayasası” dediği ve 5 General tarafından keyfi olarak hazırlandığı söylemlerinde bulunduğu “82 Anayasası”, tam tamına 28 yıldır yürürlükte! Böylesi söylemlerin ve iddiaların ortak bir kanaat oluşturduğu böylesi kötü ve kabul edilemez bir anayasa, nasıl oluyor da 28 yıl gibi uzunca bir süre yürürlükte kalabiliyor? Ve bugüne kadar gelen Hükümetler tarafından, ilk yıllarında değiştirilmesi için en ufak bir adım dahi atılmadı/atılmıyor, en ufak bir söylem dahi dillendirilmedi/dillendirilmiyor!!! Peki, niye şimdi ve neden bu acele!

Bir parantez daha…

Kıyaslamak açısından belirtmek gerekir ki; 82 Anayasası, çeşitli hukuk adamlarına danışılarak ve çeşitli ülke Anayasaları örnek alınarak taslağı oluşturulmuş bir Anayasa. Ve bu taslak, ülkedeki tüm üniversitelerin Hukuk Fakültelerine incelenmesi ve görüş bildirilmesi amacıyla gönderilmiş, bunun için de 3 ay gibi bir süre verilmiş… Parantezi kapatalım…

 

 

28 yıllık eskimiş bir anayasa, isterse bu güne kadar gelmiş geçmiş en ideal, örnek bir anayasa dahi olursa olsun, günün şartları, ülkenin ve toplumun oluşan ihtiyaçları doğrultusunda, daha da çağdaş bir yaşam için pek tabii ki ve kesinlikle değiştirilmelidir. Ama bu, son derece titiz bir çalışmayla ve ortak bir kanaat ve irade oluşturularak gerçekleştirilmeli, tersine, asla aceleye getirilmemeli ve kesinlikle de dayatılmamalıdır aynı zamanda…

Son parantez…

Oluşturulması gereken ortak milli irade şart ve ortadayken, hazırlanan yeni anayasanın kabulü amacıyla, BDP gibi toplumun geneli tarafından PKK’nın siyasi uzantısı olarak değerlendirilen ve Van’daki son nevruz etkinliğinde “İşgalci TC, Kürdistan’dan Defol” gibi, son derece absürt ve kabul edilemez bir slogan ile gerçek zihniyetini ortaya koyan bir siyasi partinin “Evet”ine ihtiyaç duyulması, kapısına kadar gidilmesi, ne derece “milli” ve nasıl bir “ortak kanaat” oluşturmaktır! Bunu anlayabilmek, asla mümkün olmayıp, kesinlikle üzücü, acıtıcı ve son derece de düşündürücüdür aynı zamanda…

Sabahattin Talu

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir  

 

İSRAİL Mİ TESLİM ETTİ, ABD Mİ?

e-Posta Yazdır PDF

sabahattintaluKenya’da yayın yapan Daily Nation gazetesi, Öcalan’ı Kenya’da yakalayıp Türkiye’ye teslim edenin MOSSAD olduğunu yazdı.

İddiaya göre; Apo’nun Suriye’den çıkartılmasını müteakip, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Kasım 1998’de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan Öcalan’ın yakalanması konusunda yardım istemiş, karşılık olarak ise; “katkılarının gizli kalması şartıyla” söz konusu talebe olumlu cevap verilmiş. MOSSAD, İtalya’dan başlayarak İspanya, Fas, Tunus, Suriye ve Portekiz’de Öcalan’ın izini sürmüş, buralardan sığınma izni alamayan Öcalan’ı, son durağı olan Kenya’daki Yunan elçiliğinde, CIA’nın da yardımıyla 16 Şubat 1999 tarihinde yakalayarak, Türk yetkililere teslim etmiş. 11 yıl sonra gelen iddia bu.

Oysa Öcalan, kendisinin yakalanışıyla ilgili olarak İmralı’dan yaptığı tüm açıklamalarda, uluslar arası bir komploya kurban gittiğini belirterek, özellikle ABD’yi işaret etmiş, ABD’yi “Kesinlikle Güvenilmez” olarak tanımlamıştı. Kenya’da Yunan Büyükelçiliği’nde teslim edilişiyle ilgili olarak da ihanete uğradığını düşünerek, Yunan Hükümeti’ni suçlamış ve hatta dönemin Yunan yetkililerini AİHM’ne dava etmişti. Öyle ya, Yunanlı yetkililer, O’na ve örgütü PKK’ya yıllarca kucak açmış, bağrına basmış, Kenya’daki Yunan B.Elçiliği’nde teslim edilmeyeceğine dair şeref ve namus sözü dahi vermişlerdi. Öcalan’ı verdiler…

Gelelim gazetenin yaptığı haberin doğruluk payına…

Türkiye’nin her talebi, böylesine kısa bir sürede ve karşılığında hiçbir talep olmaksızın gerçekleşseydi, Türkiye güllük gülistanlık bir ülke olur, ne Ermeni, ne Rum sorunu gibi 100 yılları aşkın kemikleşmiş tarihsel sorunları, ne de 25 yılı aşkın terör sorunu halen yaşanıyor olmazdı. Adama, “daha önce nerelerdeydiniz” denilmez mi? Belki de Ecevit’i çok seviyor, sayıyorlardı, ya da O’ndan çok korkuyorlardı da bir dediğini iki etmiyorlardı! Bu bir…

İki; yıllar sonra Öcalan’ın Türkiye’nin başına bela olduğunun anlaşılması üzerine Ecevit; “ABD, Öcalan’ı bize neden teslim etti, hala anlayabilmiş değilimdemişti. Merak etme ve üzülme rahmetli Ecevit, bir tek sen değilsin maalesef ki anlayamamış olan. Devletin en etkili ve yetkili adamları, aydın geçinenleri, bilgin sayılan stratejistleri, akil adamları, sözde uzman ve danışmanları da pek anlayamadılar. Sen, hiç olmazsa anlayamadığını açıkça itiraf ettin, edebilme büyüklüğünü gösterdin, kıvırtmadın, rahat uyu.

Rahmetlinin itirafından da anlaşılıyor ki Ecevit, İsrail Başbakanı’ndan Öcalan’a ilişkin herhangi bir talepte bulunmamış ve Öcalan’ı da Türkiye’ye ABD teslim etmiş.

Ayrıca, teslim etmeden önce ABD’nin Apo’yu asmayacaksınız” şartını da koştuğu dillerde dolaşmıştı, ki hemen sonrasında, sanki idamlık birileri varmış gibi sırada “İdam cezası uygulaması” meclis tarafından süratle kaldırıldı

“Ha ABD, ha İsrail, ya da ikisi birlikte, ne fark eder?” diyeceksiniz belki de…

Fark eder, hem de çok fark eder, hâlihazırda dahi birçoğunun anlayamadığı teslim edilişin gerçek sebebi ortaya çıkabilir böylece, böylece bölgede daha sonra yaşanan tarihi süreç, şimdilerde çok daha iyi anlaşılabilir belki de…

BOP… Yani kısaca ve özetle; Ortadoğu’da sükûnet ve huzur tesis edilerek, enerji kaynaklarının batıya naklinin güvenle sağlanması projesi.

Gelelim sürecin başlangıcına…

ABD, çok uzun süredir Irak’taydı ve hatırlanacağı üzere 96’da, Irak’ta ilişkili olduğu, destek gördüğü 5 bini geçkin KDP’li peşmergeyi uçaklarla ABD’ye götürüp, yerleştirdi. Besledi, büyüttü, eğitti…

Bilahare, demokrasi getireceği sözde iddiası ve nükleer silah bulundurduğu gerekçesi ile Irak’a girdi, Saddam’ı devirdi. Yeni iki ayrı yönetim kuruldu. Irak’ın başına Talabani, K.Irak olarak adlandırılan Kürt Bölgesinin başına da Barzani getirildi.

Irak işi tamamdı. Sıra gelmişti İran’a, daha sonra Suriye’ye.

ABD, kimyasal silah bulundurduğu ve geliştirdiği aynı türden gerekçeyle İran’a saldırmaya hazırlandı uzunca bir süre. Çevre ülkelerde askeri yığınaklar yaptı, üsler kurdu. Başlangıçta her şey kâğıt üzerinde iyiydi, ancak çabuk girilen Irak’tan hâlâ bir türlü çıkılamıyor, çıkılacak gibi de görünmüyordu.

Derken, dönemin ABD Başkanı George Bush’un danışmanı General Brent Scowcroft; “Irak operasyonu sırasında terör örgütü PKK’ya göz yumduk. Hatta onları cesaretlendirdik. Çünkü, PKK’yı İran’a karşı kullanmak istiyorduk” dedi ve ekledi; “İran’a karşı kullanmayı planladığımız PKK’nın İran kolu PJAK’ın rolü bizim için önemliydi. Onları destekledik, cesaretlendirdik. Ancak şimdi politikamız değişti. Obama dönemi ile birlikte, yeni bir Ortadoğu politikası izleyeceğiz. İran’la savaş değil, diyalog istiyoruz. Bu nedenle artık PKK’ya ihtiyacımız kalmadı”.

ABD’nin, Irak’a ilişkin KDP ve KYB’yi kullandığı, İran’a yönelik de PKK’yı kullanmayı planladığı anlaşıldı, bu açıklamalardan. ABD, hedef ülkedeki muhalif grupları kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor, karşılığında da ağızlarına bir parmak bal sürüyordu.

Başa dönelim ve yürekleri oynatmadan yeniden “BOP” diyelim.

Projenin yürümesi için bölgede istikrar, güven ve huzur ortamının yaratılması ve devamı, olmazsa olmazdı. En ufak bir olumsuzluk, projenin sekteye uğramasına yol açar, Milyar dolarların boşa gitmesine sebep olabilirdi. Bu nedenle bölgede huzuru kaçırabilecek en ufak bir ihtimale asla yer yoktu. PKK, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de silahlı faaliyet gösteren tek örgüttü, önemliydi, yeri geldiğinde kullanılacaktı, ancak zarar verme, çelme takma ihtimali, az da olsa, göze alınamazdı. Sonuçta terör örgütüydü ve bir şekilde bölgeden uzaklaştırılmalıydı.

Üstelik, en başından beri ne Barzani ve ne de Talabani, petrol karşılığında kendilerine sunulan Irak pastasından geçmiş dönemde yıllarca savaştıkları veya savaşıyor göründükleri PKK’ya pay vermek, kendilerine düşen pastayı Türkiye doğumlu PKK ile paylaşmak istemiyorlardı. PKK, silahlı bir örgüttü ve Irak alanında huzursuzluğa sebebiyet verebilir, keyiflerini kaçırabilir, yağlı, paralı, makamlı çarka çomak sokabilirdi.

Bu nedenle en doğru görünen ortak strateji, bölgedeki serseri bombanın Türkiye’nin kucağına verilmesiydi ve başarılı olundu.

İşte bugün, bu vesileyle bu günlere geldik. Artık Sayın Apo deniyor, bu bomba için.

Sadece İmralı için bugüne kadar 35 milyon dolar para harcanmış.

“Aman bir zarar gelmesin, biri çıkıp öldürmesin” diyerek, O’na özel bir ada tahsis edildi.

Yalnız kalmasın diye 5 Milyon dolara mal olan ek bina yapıldı, yeni arkadaşlar getirtilerek yerleştirildi.

Bu sefer odası 17 santim küçüldü” şikâyetiyle kıyametler koptu. Avrupa’lardan insan hakları örgütleri geldiler, incelemelerde bulundular, raporlar tuttular.

Habur’da karşıladık, davulla, zurnayla adamlarını.

“Aman, Avrupa’dakiler de, Mahmur’dakiler de gelsinler” diyoruz.

Şimdilerde O’nun için “Ev hapsi” istenmeye başlandı.

Bugün olmazsa yarın, bir 40 milyon dolar daha harcar, özel ve güvenlikli kalabileceği bir ev daha yapabiliriz, İmralı’ya ek olarak.

Oysa, 40 milyon dolara, değil Kenya’dan Apo’yu getirmeyi, Brezilya’dan bonservisiyle birlikte 11 tane Alex getirir, Türk vatandaşı yapar, milli takımda oynatır, uluslar arası başarılara imza atabilirdiniz örneğin…

Espiri bir yana, ağlanacak halimize gülüyor, önümüzü, geleceği görebilmek ve anlayabilmek adına maalesef ki hiç düşünmüyoruz.

 

Sabahattin Talu

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

FAİLİ MEÇHUL SAKIZI

e-Posta Yazdır PDF

sabahattintaluSon dönemde her nedense(!), PKK’ya karşı yaklaşık yirmi beş yıldır verilen yoğun mücadelede, Devlet’in güvenlik güçlerine yönelik suçlamalar gündeme getirildi, getirilmeye de devam ediliyor.

Hatırlarsanız, bundan 5-6 ay öncesinde bazı itirafçıların beyanları üzerine (ki şu an bu şahıslar PKK’nın kontrolünde, himayesinde) faili meçhul cinayet iddialarıyla ilgili olarak “Ölüm çukurları” konusu gündeme getirildi. Televizyon ekranlarında hemen hemen her gün konuya ilişkin görüntülü haberlere, alt yazılara yer verildi. Kimileri çıkıp; “Meğer o bölgede neler yaşanmış! Suçsuz insanlar hunharca katledilmişler. Devlet’in güvenlik güçleri suç işlemiş. Gizli gerçekler gün yüzüne çıkartılmalı ve suçlular cezalarını bulmalı” mealinden açıklamalarda bulundular.

Her gün yeni bir kuyu ihbarı yapıldı. Kapatılan eski DTP’li Milletvekilleri, Belediye Başkanları kollarını sıvadılar, kuyu açmalara bizzat ve gönüllü iştirak ettiler. Kuyular açıldı, varsa çıkan kemik parçaları Adli Tabip’e incelenmek üzere gönderildi. Sonuç; “Kemikler, insana ait olmayıp, çeşitli hayvanlara ait kemiklerdir” raporları geldi.

İhbar sahipleri yaptıkları “asılsız” ihbarlarla, söylem sahipleri yaptıkları “haksız” suçlamalarla, yayın sahipleri de günlerce yaptıkları yayınlarla, oluşturdukları “sanal” gündemlerle kaldılar. Hiç kimse hesap sormadı nedense! Aralarından hiç kimse çıkıp da; “Hata yapmışız. Sonucu beklemeden karar verip, haksız yere suçlamışız, karalamışız, yargısız infaz yapmışız” demediler. Bu zevatların arasından bazılarının; “Keşke kemikler çıksaydı da, biz de haklı çıkıverseydik, şöyle bir adam gibi keyifle suçlasaydık” diyerek hayıflandıklarını duyar gibi oluyor insan nedense!

Her nedense… Geçelim ve gelelim şu meşhur “faili meçhul cinayetler” konusuna yeniden…

Yaklaşık 15 yıldır sürekli dillendirilen, her ortamda bilerek sarf edilen bir cümle bu; “faili meçhul”…

 

 

Bir gün 17 bin deniyor, bir gün 20 bin, diğer bir gün 25 bin. Bakmayın siz faili meçhul denildiğine, aslında onlar için fail belli; “Devlet”. Devlet keyif için insan öldürmüş, daha sonra da gömmüş, atmış sağa sola. Verilmeye çalışılan mesaj, kafalara sokulmaya çalışılan resim bu.

Tüm bu faili meçhul cinayet iddialarının kapsadığı dönem ise PKK’nın eylemlerinin doruğa ulaştığı, atılım yılı dedikleri 1993 sonrası, daha çok 1994, az birazcık da 1995 yılıymış. Bu maksimum 1,5-2 yıl içerisinde, (biz dillendirilen en küçük rakamı baz alalım) 17 bin cinayet işlenmiş! Yani, yaklaşık 450-500 günde 17 bin öldürülme olayı. Sayıları böldüğünüzde, beher güne en az 34 cinayet düşüyor, ve bu her gün aksaksız, aralıksız gerçekleştiriliyor! Bu sayı, üstelik minimum sayı. Eğer siz, dillendirilen 20-25 bin rakamını baz alırsanız, sayı neredeyse 50’yi buluyor. Yani, Devlet çıkmış sokağa, önüne geleni sorgusuz sualsiz öldürmüş, atmış bir tarafa! Buradan bu anlaşılıyor. O halde cesetler nerede? Çünkü, az değil, günde 40 tane ve her gün, her gün, her gün, beş yüz gün boyunca. Hani ölüm kuyuları, hani 20 bin ceset! Bir Devlet görevlisi, kaba bir hesapla beş kişi öldürmüş olsa, eder 4 bin katil. Nerede bu 4 bin katil, 4 bin suçlu! Rakama bakın; dört bin!!!

Haaa, bölgede işlenmiş faili belli cinayetler yok mudur? Pek tabii ki ve maalesef ki vardır veya olabilir. Çünkü, adına ne derseniz deyin, bölgede 25 yıldır süregelen ve geçmişe oranla az da olsa halen yaşanmakta olan ve kanlı bir savaş var. Böylesi bir ortamda, Devlet’in bazı görevlilerinin, öyle ya da böyle, bir şekilde, suçlu olduğuna inandığı hiçbir adamı öldürmediği veya öldürmeyeceği pek de düşünülemez. Bu durum dünyanın her yerinde ve her ülkesinde yaşanmıştır ne yazık ki. Bunu öncelikle kabul etmek gerekir.

Peki, diğer taraftan, ajan veya işbirlikçi oldukları gerekçesiyle, ağzına para sıkıştırılarak asılan, kafasına naylon eritilip, insanlık dışı işkence yapılarak, PKK tarafından vahşice öldürülen yüzlerce Kürt vatandaş için ne demeli! Şimdi birilerinin; “Kardeşim, o bir örgüt, sen ise Devletsin. Hukuk var ortada, uymak zorundasın” dediklerini duyar gibi oluyor insan. “Terörün, örgütün, teröristin hukuku, mukuku olmaz, O’nun için her şey mubahtır. Ama Devlet? Cısss. Bu, terörle mücadele de olsa, bu sana silah sıkan da olsa, sen her şeye rağmen hukuka uyacaksın, dışına asla çıkmayacaksın” demeyi, son derece doğru kabul etsek de, pek de gerçekçi gelmiyor insana.

 

 

Şimdi yeni bir kazı çalışması daha başlatıldı, 15 sene öncesine dair, Silopi’de ve yine yeni bir ihbar üzerine. Meğer ihbarlara ne kadar önem veriyormuşuz, hele ki faili meçhul cinayet iddiaları konusunda, ne kadar hevesliymişiz, ne kadar iştahlıymışız, nedense!!!

Yine duyar gibi oluyorum; “Ah keşke bu sefer bir çıkıverse”…

 

Sabahattin Talu

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

ANLAYAMADIKLARIM(!)

e-Posta Yazdır PDF

sabahattintaluBana göre her şey, akil adam, has adam Hasan Cemal'in Kandil'e gidişiyle başladı.

Amiyane tabirle "Ortada fol yok, yumurta yokken" Has Cemal, Murat Karayılan ile görüşüp, görüşmesini yazı dizisine dönüştürerek gazetesinde yayınladı.

Neden buna gerek duydu veya duyuldu, anlayamadım. Çünkü, ne Karayılan'ın ne de Ahmet Türk'ün, Öcalan'ın söylediklerinden farklı, en ufak bir söylemleri bugüne kadar hiç olmamıştı. Bunu kendisi de biliyordu. Bu sefer de olmadı zaten. Karayılan, Öcalan'ın, avukatlarına dikte ettirerek kendi basın yayın organlarında yayınlanan söylemlerini, tek bir harfine dahi dokunmadan bir kez daha tekrarlamış oldu bu sayede. Ve bu sayede, Öcalan'ın söylemleri sadece belli bir kesimin bilgi dağarcığında bırakılmayıp, tüm Türkiye kamuoyuna taşındı, gündeme getirilerek yerleştirildi ve tartışma sürecinin başlatılması sağlandı.

Öcalan'ın önemli iki mesajı vardı, altı çizilen, dikkat çekilen, bu sefer Karayılan'ın ağzından Has Cemal vasıtasıyla kamuoyuna yansıtılan. Bir; "PKK, Türkiye'yi bölmek istemiyordu ve demokratik çözüm istiyordu artık", iki; "Ancak, bunun için Öcalan'ın demokratik özerklik projesi doğrultusunda adımların atılması da şart koşuluyordu".

Demokratik Özerklik projesinin aslı kısaca şu idi; "Kendi kendini, kendince ve kendi istediği gibi yönetmek".

Has Cemal, neden gitti, ne gerek duydu, ne amaçla gitti, nasıl gitti, gitmek için kimlerle ve nasıl temasa geçti. Orada nasıl karşılandı, nasıl uğurlandı, bunları tahmin edebiliyoruz, ama maalesef ki anlayamıyor, bilemiyoruz.

Açılım süreci ve tartışmalar, bu tarih itibariyle başladı, giderek arttı ve nihayet TBMM'ne taşındı.

AKP Hükümeti, yapılan şov ve gösterilen tepkiler nedeniyle, bir ara "Sil baştan" dese de, açılımın her ne pahasına olursa olsun devam edeceğini ısrarla söyledi. Hükümet söylüyor da, Öcalan ve O'nun takipçileri Kandil ve DTP, açılımdan ve açılıma konu hususlardan pek de memnun kalmadıklarını, bunun bir oyalama taktiği olduğunu düşünmeye başladıklarını, üstüne basa basa ifade ediyor şu günlerde. Çünkü, DTP'nin, daha doğrusu Öcalan'ın, açılıma ilişkin olmazsa olmaz iki şartı var. Öncelikle; "Öcalan'ın özgürlüğü", iki; "Demokratik Özerklik".

Bu durum, garip bir alıcı-satıcı ilişkisini andırıyor adeta. Satıcı, "Sana bunu satacağım" diyor, alıcı ise "Ben onu değil, öbürünü istiyorum" diyor. Satıcı, "Bedava vereyim" diye ısrar ediyor, "Olmaz, parası neyse vereyim, ama ben, öbürünü istiyorum" diye diretiyor alıcı. Bu garip durumu da nedense bir türlü anlayamıyorum.

Bir kesim tarafından; "Bu açılım projesi, ABD projesidir. Bölgedeki enerji kaynaklarının güvenle ulaştırılması/aktarılması amacına yönelik, kendi menfaatleri doğrultusunda Irak özelinde olmak üzere Ortadoğu genelinde istikrar isteyen ABD'nin, AKP eliyle yürürlüğe koyduğu projedir" deniyor.

Açılım yanlısı diğer görüşe göre ise; "PKK, parti parti dağdan indirilecek, üst düzey PKK'lıların Norveç'e iltica etmeleri sağlanacak, Kürtçeye serbestîye başta olmak üzere, bugüne kadar yasaklanmış/kısıtlanmış bazı haklar, özgürlükler verilecek ve bu sayede terör çözülecek, kan duracak ve nihayet Türkiye huzura kavuşacak". Eğer gerçekten böyle olacak ise, ki temenni odur, sonuna kadar ve can-ı gönülden bu görüşün yanında olmak gerekir.

Peki, olur mu?

Öcalan'ın, sürece ilişkin olarak yaptığı; "Bir daha Türkiye'ye grup göndermeyeceğim. Çünkü, açılım benim istediğim gibi gitmiyor. Bu süreç ile PKK, tasfiye edilmeye çalışılıyor" mealinden son açıklaması, bunun böyle olmayacağını/olamayacağını gösteriyor. Ne yazık ki bu durum da, yine o biraz komik, oldukça garip ve bir türlü anlaşılamaz "satıcı-alıcı" ilişkisini anımsatıyor.

Sabahattin Talu

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Sayfa 1 / 6

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1499
mod_vvisit_counterDün3426
mod_vvisit_counterBu Hafta15487
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay31912
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü539441