Ulusal Gündem

Monday, Sep 06th

Last update:12:29:02 PM GMT

You are here: Home

Adem Kayan

Atatürkçülük Neden ve Nasıl İşlevsiz Hale Getirildi?

e-Posta Yazdır PDF
adem-kayanKüresel güçlerin Atatürkçülüğün batıdaki terminolojik karşılığı olan Kemalizm’i hedef tahtasına oturtması sürecini çeşitli nedenlere bağlamak mümkündür.  Ancak, böylesi bir çabanın bazı yönlendirmeler nedeniyle yanlışlıklar zincirini tetiklediğini kabul etmek akla daha yakın görülüyor.  Artık Türkiye Cumhuriyetinin kurucu babası Mustafa Kemal ATATÜRK; önce “Gülen Atatürk”, önümüzdeki yıllarda da “Mıstık Baba” olmadan bazı şeyleri iyice düşünmek ve incelemek zorundayız.  Çünkü bazı toplumsal değerlerin kaybı asla geri dönüşüm şansına sahip değildir.

Bir devlet veya ulusun varoluş felsefesinin ortadan kaldırılması halinde coğrafya anlamında da fay hatları yaratarak yokoluşun pek uzun sürmeyeceği bilinmelidir.  İşte bu nedenle her zaman karşı tarafa saldırmak yerine bazen de duraksayıp kendi özeleştirimizi yapmakta sonsuz faydalar bulunmaktadır.

Özeleştiriye esas olacak incelemeyi iki şekilde yapmak mümkün…

Birincisi bazı yönetsel sorular sorarız.  Örneğin:  Bizi yurtdışında temsil eden devlet temsilcilerimiz ülkemizi tanıtmakta ne kadar başarılı olmuşlardır?  Dışişleri görevlileri; başarı ölçütü etkinlik ve verimlilik kriterleri ile bağımsız olarak değerlendirildiğinde, 1980 sonrasında, Fethullah GÜLEN gibi bireysel girişimlerin neden gerisinde kalmışlardır?  Dahası neden Dışişleri Bakanlığının çoğunluğu Fethullah GÜLEN’i Türkiye’nin misyoneri olma payesinde görmüşler ve TSK ile gizli bir mücadeleye girişmişlerdir?

Bence bu yaklaşımı şöyle bir soruyla test etmek yeterlidir:   “Dünyada hangi Dışişleri misyonu kendi öz görevi ile ilgili harcamalarda bir başka kuruluşun bağış veya yardımlarını kabul etmiş ve Dışişlerinin merkez teşkilatı bunu bir başarı olarak görmüştür?  Bunun hukuksal ve siyasi anlamdaki boyutları nelerdir?”

İkincisi Atatürkçülük gündelik siyasetin merkezinde yer almalı mıdır?

Yani gündelik siyaset içerisinde bireysel veya kurumsal tespitlerinize göre şekillendireceğiniz politikalarınıza kamuoyu desteği alabilmenin yolu mutlaka bir ünlünün sözlerine mi dayanmalıdır? Böylesi bir yaklaşımı psikolojik anlamda “aşağılık kompleksi” olarak adlandırmak genellikle yanlış sayılmamaktadır.

Günümüzde toplumu istismar eden birçok kişi ve çıkar gruplarının insanların dinsel inançlarını sahte hadis veya din kitaplarına yapılan yalan yanlış göndermeleri kullandığı bilinmektedir.  Böylesi uygulamaların sonunda insanların bir süre sonra dinsel inançlarını düşünce boyutundan sadece ibadet gibi şekilsel bir boyuta taşıdıklarını, ahlaki prensiplerin göz ardı edilmeye başlandığını gözlemleyebiliyoruz.

Eğer bugünün sorunlarını yerinde tespit ederek birçok çözüm yolu arasından bir karar verme durumunda kalacaksak bunun yolu “Atatürk şöyle demişti…” tarzında olmamalıdır.  Çünkü nasıl birincisinde insanların bir süre sonra dinsel inançları ahlak ve toplumsal değerler yönünden içi boşaltılmış şekilsel bir rutin haline geliyorsa, ikincisinde de çözümde karşılaşılacak sorunlarda “demek ki Atatürk pek de doğru bilmiyormuş bu işi…” yargısı gelişecektir.  Nitekim öyle de olmuş bugün “Kemalizm” doğmasına yönelik yoğun eleştiriler Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetine hayat veren manevi mirasına büyük darbe indirilmiştir.

Bu doğma işini biraz açalım. Atatürk’ün doğmalar hakkındaki sözlerini yinelemeye bile gerek yok.  Çünkü toplumdaki her kesimin bir şekilde kendisini Atatürkçülükle savunarak istediğini yapmaya kalkışması Atatürkçülüğün bir ideoloji olmadığının kesin delilidir.  İsterseniz meşhur altı ilkeyi sorgulayalım.

Cumhuriyetçilik:  Bugün Cumhuriyet ismini kullanan birçok anti – demokratik ülke olduğunu biliyoruz.  Dünyadaki 101 cumhuriyetten 22 tanesi yerleşik demokrasidir.  Buna karşılık 25 monarşinin 13’ü yerleşik demokrasidir.  Bir de çoğunlukçu demokrasilerin giderek Anayasacılık hareketleri ile çoğulculuğa yönelmek zorunda kaldıklarını görüyoruz. 

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Cumhuriyet sıfatı demokrasi özlemlerini ortaya koyan kavramların başında geliyordu.  Ancak, aradan geçen yıllar Cumhuriyet sözcüğünün tıpkı bugün birilerinin Cemaat’ler anlamında algıladığı gibi farklı amaçlara hizmet ettiğini de tecrübe etmiş olduk.

“Demokrasi çoğunluğun istediğidir.” Tarzındaki sakat düşüncenin bugün “Hamas’ı da halk seçti… vb” argümanları ile bizleri adım adım bir yerlere götürmeye çalıştığını da görüyoruz.  Halbuki artık demokrasi “çoğunluğun istediğinin uygulamaya konulduğu yönetim biçimi” değildir.  Kişi hak ve hürriyetlerine dolaylı veya doğrudan engel koyabilecek hiçbir siyasi girişim demokrasi olarak kabul edilmemekte ve “çoğulcu demokrasi” etrafında birleşilmektedir. 

Günümüzde çoğulcu demokrasilerin garantisi ise Anayasalı siyasal rejimlerdir. Anayasacılık hareketi öyle hale gelmiştir ki gelişmiş bütün demokrasilerde yasaların anayasalaşması süreci yaşanmakta, Anayasa Mahkemeleri adeta hükümetleri rutin hizmetleri etkin ve verimli yerine getirme mekanizmaları olarak sınırlamaktadır.  Bir hükümet “gelin bu anayasayı toptan değiştirelim… biraz kısaltalım… vb” diyorsa buna şüpheli yaklaşmak gerekmektedir.

Son yüzyıl içerisinde Hitler ve Mussoli’nin yarattığı çoğulcu siyasi rejimlerin demokrasi yerine diktatörlüğü getirdiği,  30-40 yıl içerisinde Cezayir, İran ve en son Hamas’ın insanların çaresizliklerini dinsel radikalizme dayalı şeriat düzenine doğru kaydırdığı gözlerden uzak tutulmamalıdır.  Bütün bunlara karşı palyatif ve günlük anlamda sadece “Atatürk İlkeleri” adı altında karşı çıkmak çok zayıf bir duruş olarak görülmelidir.

Soru:  Bunları hangi siyasi partimiz savundu?  Savunamazlar.  Çünkü böylesi bir süreci dillendirmek oligarşi düzenini sarsacak depremler yaratır.  Karşı saldırıya geçerler.  Sizin çoğulcu demokrasi veya anayasacılık hareketinin geleceği şekillendireceği tezinize alternatif değil de “vay be geri zekalıya bak bu resmen Krallık istiyor.  Osmanlı istiyor…” tarzında argümanlar üreteceklerdir.

Milliyetçilik:  Atatürk milliyetçiliğin tanımını çeşitli tarihlerde çeşitli şekillerde yapmıştır. Sen, ben, o, hepimiz bildiklerimizi zaman zaman formüle ederiz.  Atatürk’ün bugün en çok kabul gören milliyetçilik formülü  “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve diğer ulusları asla düşman veya ebedi rakip olarak görmeyen, “dünyada barış” ın sonsuz faydasına yürekten inanan yaklaşımlarıdır.

Soru:  Neden onlarca yıl Türk Milleti kavramının içine şunu bunu sokup Hint sosuna çevirdik?  Dünyanın merkezine kendimizi koyarak yurtdışına çıkınca efelendiğimizde bazen başarılı olduk.  Ancak, gerçekleri görmenin acısını, travmasını bize yaşatanlar Türk Milletini Hint sosu olarak bize sunanlar değil mi?  PKK’yı, Hizbullah’ı, Ilımlı İslam’ı ve kimlik bunalımını kimler yarattı acaba?

Laiklik:  Bizlere “din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlanan laikliğin bu anlamda uygulandığına tanıklık edemedik. Yıllar içerisinde devletimizin Sünni ve hatta Hanefi mezhebinin hizipleri etkisinde ve bazen tekelinde olduğunu fark edebildik.  Belki bu farkındalık bilinci Sünni olmayan Alevi vatandaşlarımızda daha çabuk gelişmiştir.  Hatta bunun böyle olduğunu siyasi gerilimlere daha yakından bakarak daha net görebiliyorsunuz.

Soru:  “Laiklik elden gidiyor” feryatları neden MSP, RP ve AKP iktidarları döneminde yükselmiştir?  Bundan şöyle bir anlam çıkarılabilir mi? “Alevi vatandaşlarımız adeta CHP veya diğer hükümetler döneminde sürdürülen Ilımlı Din – Diyanet İşleri Başkanlığı yaklaşımına razı olmuşlardır.  Ama siyasi gidişin radikalleşip Anayasal Düzenin değişmesi yönündeki seyrine sessiz kalamamışlardır”

Sorun: Sonuç her ne olursa olsun tanımladığımız laik bir ülkede yaşamadığımız kesindir.  İşte bu boşluktan yararlanan Ilımlı İslamcıların küresel muhafazakarlık akımlarından aldıkları sinerji ile “laik kesimleri” dinsiz, kendilerini de gerçek laik olarak tanımlayabilmeleri mümkün olmuştur.  Çünkü batı dünyasındaki pratik laiklik Protestan değerlere olan yakınlıkla ölçümlenebiliyor.  Halkın çoğunluğu işin hukuksal boyutunu tartışmak bile istemiyor.  Hele günümüz dünyasında liberal akımların pek de hukuka ayıracak vakti, diğer siyasi yaklaşımlara verecek tavizi de bulunmuyor.  Ülkemizin sözde laik kör aydınları bu tehlikeyi görmek ve tedbir almak yerine hukuk zırhının arkasında beyhude bir savunmaya geçmeyi tercih etmişlerdir. Tarih hiçbir savunma hattının güvenilir olmadığının sayısız örnekleri ile doğrudur.  Bilimin gücüne inanan aydınlarımız
bilimsellikleri ile yeni mevziler elde edemedikçe şu veya bu şekilde toplumsal linçin muhatabı haline gelebileceklerdir.

Devrimcilik veya İnkılâpçılık: Atatürk ilkeleri içerisinde bizlere sunulan düşünceler halkı sürüklemek, toplum için doğru ve faydalı olanları görmek, keşfetmek şeklindedir. Ancak, bu düşüncelerin devamında ortaya atılan tezler;
-         Sosyalist devrim köyden mi şehirden mi başlamalı?
-         Che Guevera bu işleri nasıl becerdi?
-         Acaba Mao’nun devrimi bizdeki toplum şablonuna uyar mı?

Tarzında gelişmiştir.

Tabii bu tezlerin karşısında “İttihat Terakki çizgisindeki darbecilik ve ihtilalcilik” geleneği asla sahipsiz kalmamıştır.

Kapitalist dünyanın Keynesyen politikalarla sosyalist ve komünist uygulamaların önünü kesmesi nedeniyle sol devrimciliğin 1950’lerden sonraki sahipleri genellikle ihtilalciler olmuştur.  Kısacası bizim Atatürk Devrimciliğinden ne anlamamız gerektiği tartışmalıdır. Günümüz dünyasında Ilımlı İslamcıların hiç de “devrim” sözcüğü kullanmaksızın toplumu değiştirme, dönüştürme başarılarına baktıkça insanın içinden “galiba devrimcilik bu olmalı…vb” şeklinde yorum yapmamak gözlerimizin kör olması anlamına gelebilir.

Halkçılık: Bilimsel çevreler “millet ve halk” arasına zamansal bir çizgi çekerek milletin bugünkü yaşayan kesimine halk demişlerdir. Tabii milletvekilleri de hem yasal hem de düşünsel anlamda “halka verilen sözlerin tutulmasının gerekli olmadığı” bir sistemin yılmaz bekçileri olmuşlardır. Mevcut siyasal sistemlerde milletvekilleri halka verdikleri sözleri kağıda döküp notere tasdiklettirseler bile halktan hiç kimse milletvekiline verdiği sözlerden dolayı yasal kovuşturma açtıramazlar.

Kısacası görünen ve eziyet çeken halkın önünde görünmeyen ve halkı küçümseyen bir millet olgusu dikilmektedir.  Tanımlamalardaki ikiyüzlülüklere yakından göz atarsak elit kesimlerin kendi çevrelerinde halkı “avam, idare edilenler” şeklinde algıladıklarını tespit edebiliriz. Nitekim “popülist uygulamalar” tarzındaki küçümseyici terimler sayısal çoğunluğa işaret eden elitist yargılamaların içyüzünü de göstermektedir. “Halktan birisi, avam kokuyor… vb”  şeklindeki söylemlerden hareket ederek halkı “idare edilen, karar verme sürecinde rol almamış yönetimde olmayan insanlar” şeklinde tanımlamak daha doğru görünmektedir. 

Şimdi karar sizin halkçılık ne demek?  Her şeyden önce halkçı olmak pratikte ne kadar faydalıdır?  Kamu yararı, ekonomik gelişme, daha birçok politik yaklaşımlarda halkçılık nereye kadar ve nasıl uygulanabilir?  Aslında halkın politikacılardan beklediği herhalde “halkı sevmek ve kabul edebilmek” ten öte bir şey değildir.  Çünkü dünya tarihi boyunca işsizliğin, suçun ve her türlü olumsuzluğun yaşanabileceği toplumsal kesim “halk” a dayanmaktadır. Aynı şekilde her türlü olumsuzluğa karşı hazır güç olarak kullanılan kitleler de halkın kendisi olmaktadır.  Seversiniz veya sevmezsiniz bu kişisel bir tercihtir ama halk budur ve halkı kandırmak için daha fazla ikiyüzlülüğe gerek yoktur.  Bir de “sosyal devlet” anlayışının temelinde “halk”ın yeraldığını hatırlamakta fayda vardır.  Eğer işsizlik, yoksulluk, kamu sağlığı gibi konularda sosyal projeleriniz yoksa
sizin halkçılıktan bahsetmeye de hakkınız olmayacaktır.

Devletçilik:  Atatürk’ün devletçilik konusundaki tanımlamalarının çoğunluğunun ekonomik içerikli olması her nedense devletçilik ilkesinin ekonomiden başka alanlarda düşünülmemesine de neden olabilmiştir.  Halbuki Atatürk devletin sadece ekonomik alanda saygın olmasından öte her alanda saygın kalabilmesini arzu eden bir liderdir.  Kamu yararı olgusunu, ulusal çıkarları maksimize etmenin devletin öncü rolü dışında düşünmek hiçbir siyasal sistemde mümkün değildir.  Atatürk’ün konjektürel olarak uygulanan ekonomi politikalarının kapitalist veya komünist odaklarca istismar edilmemesi için gösterdiği kıskançlıkla yaptığı tanımlamalardan hareket ederek devletçilik ilkesini ekonomiye hapsetmek onun anısına saygısızlık olacaktır.

Günümüzde devletler vatandaşlarının kimlik kartı, pasaportunun saygınlığı oranında kişisel kabule ve saygınlığa layık görülebilmektedirler.  O halde devletinin saygınlığını korumak kişisel bazda başlayan ulusal bir sorumluluk anlamına gelmektedir.  Son zamanlarda sıkça kullanılan “ulusalcı” tanımlamalarının içinde “devletine ve devletinin sahip olduğu her şeye saygı” değerlemeleri de bulunmaktadır.  İşte pratikte devletçilik ilkesinin hamuru bu duygudur.  Ekonomik sorunlar ve çözümleri konjektürel farklılıklar gösterebilir.  Ancak devlete saygı veya devlet çıkarlarının korunması ve maksimizasyonu süreklilik göstermelidir.  Her şeye rağmen devletçilik ilkesini ekonomi çarkları içerisinde tutmakta ısrar edersek Atatürk’ün manevi mirasını en kolay şekilde bitirebiliriz.  Nitekim liberal ekonominin tartışmasız egemenliğinin hüküm sürdüğü günümüzde
Atatürkçülük birçok aydın tarafından buruk bir şekilde referans görüşler kategorisine itilmiş durumdadır.

Günümüzde devam eden küresel krize çare olarak yapılan önermelerden hareket ederek “Bakınız Atatürk de şöyle diyordu…  vb” deme cesaretimiz olmadığı gibi buna gerek de yoktur.  Çünkü ekonomi dünyası Atatürk’ün devletçilik ilkesini Keynes’le kendine uyarlamış, zaman içinde ekonomideki teoriler makro ve mikro ölçütlerle zenginleştirilmiştir.  Bize düşen ekonomi veya bir başka alanda Atatürk’ün devlet sevgisini bilimsel ölçütlerle zenginleştirmek ve mevcut sorunlara bugünün terminolojisi ile çözüm önerebilmektir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Atatürk İlke ve İnkılâpları/ devrimlerinin her konjektürel soruna çare olarak sunulması Atatürk’ün kanıtlanmış manevi mirasının aşınmasına neden olmaktadır.  Şüphesiz Atatürk’ün bizzat kendisi günün koşullarına göre çare bulmada tartışmasız başarılara imza atmıştır.  Ancak bugün tıpkı dinsel körlüklerle “filanca hadiste böyle diyor, haydi öyle yapalım veya yapmak zorundayız” anlayışındaki insanlarla “Atatürk böyle demişti, şimdi de aynısını yapalım” anlayışındaki Atatürk istismarcılarının arasında hiçbir fark yoktur.

Unutmayalım ki Atatürk bizlere doğmaları değil “hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” mirasını bırakmıştır.

Bugün kamu yönetiminin gerek iç ve gerekse dış yansımalarındaki başarısızlıklardan faydalanan Ilımlı İslam tehdidine karşı üretilen çözümler tepkisel olmaktan ileri geçememektedir. Atatürk ilke ve devrimlerini savunduğunu iddia eden siyasilerin Atatürk’ün aziz hatırasını kirletmek pahasına statükoculuğun bütün yanlışlarını askerlere, bilim adamlarımıza, aydınlara yüklemeleri kabul edilmeyecektir.

Son olarak Atatürk’ün ilkelerini canlı ve dinamik, içselleştirilmiş bir Türk Kültürü formülü olduğunu unutmamalıyız. Bu ilkeleri şeklen altı ok olarak arkasına alan, ama bu okları ya kebap veya örgü şişi olarak kullanma alışkanlığında bulunanların eninde sonunda çarşafa dolaşarak tarihin utanç sayfalarında yerini alacaklarına asla şüphem yoktur.


Adem KAYAN

CHP'nin Açılımları Ne Kadar Gerçekçi?

e-Posta Yazdır PDF
adem-kayanPolitikanın enerjisini kişi veya toplumda algılanan “adaletsizlik” duygusu sağlamaktadır.  Adaletsizlik duygusunun gücünü “türban” sembolü ile yaşayan bir toplumuz. Bu deneyimden alınabilecek dersleri toplumda giderek derinleşen Alevi – Sünni Kürt -  Türk ayrışmasına uygulayamamanın sancısı bütün siyasi partileri rahatsız etmektedir.

Politikaların dayandığı maliyetler vardır.  Eğer bu maliyetleri karşılayacak gücü bulamazsanız politikalar da uygulama alanı bulamazlar.  Örneğin “türban” sembolü tarikat ve cemaatlerin parasal gücü ile “gündem oluşturma” yeteneğini elde edebilmiştir. Bu parasal güç derneklerin yaklaşık yüzde 95’ine denk düşen cami yaptırma dernekleri ve diğer dini amaçlı dernek, vakıf ve kuruluşların çalışmaları ile elde edilebilmiştir. Diğer taraftan, Alevi vatandaşlarımızın laik devlet yapısı içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığında temsil edilme istekleri oldukça cılız kaldığından yeterli parasal güce de kavuşamamıştır. Dolayısıyla Alevi vatandaşlarımızın dinsel inancı kullanarak “türban” benzeri bir siyasi gündem oluşturma gücü sınırlı görülmektedir.  Bunun CHP açısından anlamı cem evlerini kullanarak siyaset yapmanın Alevi vatandaşların istekleri ile
çakışmadığıdır.

Dibe Vurmak

e-Posta Yazdır PDF

adem-kayanKüresel olduğu kadar ülkemiz açısından da sadece ekonomik değil siyasal ve sosyal yönlerden "dibe vuruş" adeta bir kurtuluş sinyali olarak algılanmaya başlanmıştır. Çünkü dip seviyesini görebilmek krizden fırsat olarak yararlanmak isteyenlerin yatırımlarına yön veren temel güdülerden birisidir.

Küresel anlamda "üretim fazlalığı ve talep daralması" ndan kaynaklanan ekonomik krizde dip noktası şüphesiz insanlardaki tüketim isteğinin canlanması ile mümkündür.  Oysa ki başta Holywood olmak üzere görsel medya, giderek güçlenen ve ekonomik kaynaklar açısından yüzde 60'dan fazlasının Muhafazakar kesimlerin elinde olan üçüncü sektör dediğimiz Sivil Toplum Kuruluşları insanlara tüketimi değil "tasarrufu" önermektedir. Bu sektörün ülkemizde en modern dediğimiz televizyon kanallarında bile (CINE-5, TNT, TRT,CNBC-e... vb) muhafazakar fikirlerin temel güdüsü olan "korku ve hurafe" senaryoları cirit atmaktadır.  Dolayısıyla insanları tasarruftan tüketime, öbür dünyadan bu dünyaya taşıyan tüketim isteklerine beyinsel anlamda ciddi bir engel vardır.

Küresel oligarşinin sözde demokrasi ile yönetilen AB-D'deki kontrolü muhafazakarların elinde kaldığı sürece (Sarkozy ve Merkel gibi) küresel sermayenin tüketim sahası bölgesel savaş, insan ve tarımda  pandemik ve epidemik hastalıkların sağlayacağı getirilerle sınırlanmaktadır. Nitekim, Başbakan Erdoğan'ın DAVOS çıkışında neredeyse Mayıs 2009'da sağlanacak Filistin - İsrail barışını hiç istemeyen Benyamin NETANYAHU lehine bir duruş sergilediğini zaman tüneli içerisinde zar - zor öğrenebiliyoruz.  Demek ki dünya bu ve benzeri danışıklı dövüşlerle, küresel, bölgesel ve hatta il ve ilçe çapında sözde krizlerle idame ettirilme noktasındadır.  Türk Halkı danışıklı sokak kavgalarına toplanan halkı soyan yankesici deneyimini siyasi kavgalara bakışında da kullanırsa bu türlü siyasal soygunlara da "dur!" diyebilecektir.

Türkiye görece doymamış bir pazara sahip olduğu için küresel krizden en az etkilenebilecek pozisyonda bulunmaktadır.  Çünkü modernizm akımının öncüleri bugün iktidardadır ve henüz dünya nimetlerine sırt dönmeye niyetleri yoktur.  Eğer bunun kanıtını istiyorsanız çevrenizde dört çekerli jeeplerin direksiyonunda kaç tane örtülü bayan olduğuna daha dikkatli bakınız.

Türkiye'de esas sorun "siyasal açıdan dibe vuruş nasıl olacaktır?" şeklindedir.

AKP'nin küresel sermaye ile olan organik işbirliği, muhafazakâr üçüncü sektörün neredeyse tamamını (deniz feneri, cami yaptırma dernekleri, cemaat girişimleri... hatta ADD ve çağdaş yaşamı destekleme dernekleri...  vb) şu veya bu şekilde kontrol altına alması Türkiye için siyasal dibe vuruşun sinyallerini vermektedir.  Tabii bu bir dibe vuruş değildir.  Çünkü dibe vuruş AKP'nin "İran rejimi ile olan ilişkileri" çerçevesinde şekillenecektir.

ABD Başkanının Demokrat olması ve kişisel açıdan "rahat davranışları" hispanik ve siyah kültürün yüzyıllarca bastırılan talepleri önümüzdeki birkaç yıl içerisinde tüketimi kamçılayacak emareler olarak görülebilir.  Yani ABD'yi "ekonomik paket"lerden ziyade OBAMA'nın yemin törenindeki lakayt davranışları gibi insancıl tutumları krizden çıkarabilecektir.  Aynı şekilde ÇHC ve Hindistan halklarının da "gök görmedik iştahı" tüketime geometrik ivmeler kazandırabilecektir.

Ülkemiz açısından krizi fırsat olarak değerlendirmenin ilk koşulu "neden TSK'ya ayda 20-30 dolara Burmalı veya Çinli asker almıyoruz?" gibi uç sorulardan geçmektedir.  Ya da "Türk Sermayesini Hint Okyanusunda off-shore operasyonlarında nasıl değerlendirebiliriz?" gibi güncel bir devlet politikası olarak sorgulayabiliriz.  Ancak, Türkiye gündeminde esas önemli olan dip ekonomik olmaktan çok siyasi ve sosyal dibe vuruştur.  Siyasal yaşamda oluşan oligarşinin muhtemel muhalefet odaklarını kolayca bastırabilme gücü sınırlanmadıkça (siyasi partilere devlet yardımının kaldırılması, siyasi partiler ve seçim yasalarının demokratikleştirilmesi ve yargı kontrolünün sağlanması) 2010 yılı oldukça karanlık gözükmektedir.  Çünkü güncel parametreler incelendiğinde CHP ve MHP'ye alternatif muhalefet hareketinin oluşabilme şansı yoktur ve tek muhalefet şansı DTP olarak belirginleşmektedir.

DURSUN ÇİÇEK VE ÖTESİ

e-Posta Yazdır PDF

adem-kayanBelki "sosyal sermaye" kavramına yabancı olabilirsiniz.  Ancak bu kavramı iyi algılamadan aşağıdaki yazılarımı yanlış anlayabilir veya farklı anlamlara çekebilirsiniz.  Bu nedenle uluslar arası bilimsel terminolojiye uygun bir tanım yaparak konumuza girelim.

 

Sosyal Sermaye: Bireyler arasında duyulan güven, etkili ve güçlü iletişim ve çevre ağı, birlikte yaşamanın geliştirdiği ortak değerler, aidiyet, kimlik, ayrı ve ötekileşmiş olmak gibi olumlu ve olumsuz değerler toplamı olarak tanımlanabilir.

 

Bu konunun Dursun ÇİÇEK'le ne alakası var?

 

Şöyle bir alaka var.  Bir kere Kurmay Albay Dursun Çiçek satranç tahtasında ortaya atılmıştır ve muhtemelen geçmişte yaşadığı bazı haksızlıkları sanki bir kadermişçesine tekrar yaşayacaktır.  Kendisi 1988 - 1990 yılları arasında Kara Harb Akademisinde sınıf arkadaşımdı.  Başarılı bir subaydı ve belki de sırf denizci bir subay olduğu için Kara Harp Akademisinden ikincilikle mezun oldu.  Benim gibi düşünen arkadaşlarım o tarihler de pek de az olmadığını biliyorum. Mezuniyetinde yüzbaşı olan Dursun'u bir daha hiç görmedim...  Ama iki yıllık sınıf arkadaşlığımızın bende bıraktığı bir kanaat vardı:

 

"Dursun ÇİÇEK çalışkan bir subaydı, akıllı ve zekiydi...  Bu zekâsını belki de Şimdi TESUD Başkanı olan Emekli Tümgeneral Rıza KÜÇÜKOĞLU'nun Öğretim Başkanı olduğu dönemde (O zamanlar Kurmay Albay idi) ‘borsada oynayanın sicilini bozarım' tehdidine aldırmadan borsada iyi bir para kazanması ile teyit edebiliriz... Eşi de iyi bir insandı..."

 

Belki de ikinciliğine neden olan olgu bu borsa işi olabilir...  Tabii bu bir tahmin...

 

Yani böyle zamanlarda satranç tahtasında ortaya atılan kişiye saldırmak, linç etmek istemek toplumsal sermayemizin olumsuz bir yanıdır.  Bu olumsuz yanımızı biraz törpüleyerek olumlu bir şeyler de düşünebilirsek gerçeğe biraz daha yakınlaşmış olmaz mıyız?

 

Savcılarımızın da böylesi bir görevi vardır.  Yani doğal olarak şüphelilerin aleyhine olabilecek kanıtlar kadar lehine olabilecek olguları da göze almak durumundadırlar.  Yoksa insanlar savcılara gerçekleri söylemek yerine paçasını kurtarmak gibi anlamsız bir yola sapmakta haklı olurlar.  Nitekim geçmişimizde her zaman hapiste yatanlar kahramanlaştırılmışlardır.  Böyle giderse Dursun ÇİÇEK üzerinden yürütülecek operasyonların sonucunda yıllar sonra onların anılarını kullanan sahte kahramanlar çıkabilecektir.

 

Gerçeği görelim:

 

Şu anda hükümetle TSK arasında ucu geçmişe dayalı ve "darbe" merkezli bir güven sorunu yaşanmaktadır.  TSK; görevi gereği onlarca yıl başta terör ve irtica olmak üzere birçok iç ve dış tehdidi göğüslemek durumunda kalmıştır. Devletin arşivlerinde, MİT, Emniyet Müdürlüğü, Jandarma ve diğer istihbarat birimlerinde bu tehditlerle mücadelenin binlerce evrakı ve dokümanı bulunmaktadır.  Yani Dursun ÇİÇEK'e mal edilen doküman ve evrakların sadece TSK bünyesinde imal edildiği gibi bir yanılgıyı topluma dayatmak insafsızlıktır.

 

Bir adım daha atalım:

 

Bugünkü iktidar böylesi bir tehdit algılamasının içinden süzülerek ortaya çıkmıştır. AKP üzerindeki şüpheleri Anayasa Mahkemesi de teyit etmiştir.  Bütün bu yaşananlar demokrasinin bir cilvesidir.  Ancak, şimdi yapılacak şey AKP'nin bütün devlet yapısına düşmanca saldırarak adeta bir devrim havasında kurumları yıkması olmamalıdır.  Bu türlü bir kargaşanın içinden toplumsal uzlaşı ve barış çıkarmak mümkün görülmemektedir.  Nitekim, SİLOPİ'de yaşananlar, demokratik açılım sürecinde yapılan yanlışlar AKP'ye, hükümete ve devlete karşı bastırılmış da olsa gizli bir şüphe ve düşmanlık cephesi oluşturmuştur.  İnsanlar "PKK'ya gösterilen anlayışın Silivri'dekilere neden gösterilmediğini" sorguluyorsa bugünkü tablonun içinden toplumsal barış ve uzlaşı çıkarmak zayıf bir olasılıktır.

 

Ne yapalım yani?

 

Bana kalırsa devlet, hükümet ve TSK baş başa verip geçmişte olanları "kötü bir anı" olarak tarihe gömmenin yollarını aramalıdırlar.  Tarihimizde İzmir Suikastı sonrası yaşananlar böylesi bir örneğe yakındır.  Hükümet PKK terör örgütü ile dolaylı bir diyalog içerisinde iken böylesi bir yaklaşıma uzak durabileceğini düşünmek biraz haksızlık da olabilir. Yani biz bu kadar da toplumsal sermayeden yoksun bir millet değiliz.

 

Bir not daha...

 

Eğer ortaya konulan belgeler doğru ise savcılar açısından bir başarı olduğu muhakkaktır.  TSK'nın elindeki belgelere sahip olamaması da ayrıca sorgulanması gereken bir husustur.  Diğer taraftan ABD'nin Vietnam Savaşını medyanın yaygarası ile kaybettiğini, bu nedenle de medyanın bugün ABD'de devlete karşı oto - sansür uyguladığını unutmayalım.  Yani bu konuları medyada çok fazla dillendirmenin ne savcılara, ne devlete, ne Millete ne de hükümete bir faydası olamaz.  Sadece sosyal sermayemizi biraz daha tüketir dünya toplumlarından biraz daha koparız.

 

Saygılarımla

 



--
ADEM KAYAN

Ekonomik Öngörüler ( Mart 2009 )

e-Posta Yazdır PDF
adem-kayanKüresel mali krizde ana parametreler AB-D sıcak parasının periferi ülkelerden geri çekilerek gelişmekte olan ülkelerde "döviz sıkıntısı" yaratmak stratejisi üzerine inşa edildiği gözlenmektedir.  Diğer bir gelişme de AB-D'de tarımsal alanların yüzde 20-25 oranında "enerji - diesel" üretimi için planlamaya başlamasıdır.  Bu kapsamda AB-D vatandaşlarının alım güçleri yüksek tutulurken, işsiz kalanlar için mali kaynak sağlanmış olacak, 2007 -2009 aralığında yüksek fiyatlı petrolden elde edilen sıcak paralar IMF - Dünya Bankası planlamasına devredilecek, azalan tarım ürünlerini gelişmekte olan ülkelere yüksek fiyattan satma imkanı sağlanmış olacaktır.

Doğru mu acaba?

Eldeki bilgeler neler?

1.  Soros'un "ABD Başkanının aldığı önlemler bu kriz için yeterli olmayacaktır..." tarzındaki açıklaması  "Benim de (Soros) payım olan IMF ile periferi ülkelerinin tamamı anlaşma yapmadıkça para musluklarını kısacağım..." şeklinde tercüme edilebilir.

2.  IMF ve Dünya Bankası kıskacına giren ülkelerin gerçekte yüzde 15 seviyelerini bulan kredilerle borçlandırılmaktadırlar.  Küresel oligarşi; bu borçlandırma vasıtasıyla periferi ülke piyasalarını AB-D'ye bağımlı kılacak ekonomik olduğu kadar neo - liberal sosyal ve siyasal politikaları da uygulatmayı taahhüt altına almaktadırlar.  Bu siyasal ipotekler çoğunlukla AB-D sermayesinin ayrıcalıklı girişimci statüsünü güçlendirmek şeklinde ortaya çıkmaktadır.

3.  Bize yansıması ne olmuş ve ne olacak?

IMF ve Dünya Bankasının AKP Hükümetleri döneminde sağladığı ayrıcalıklı girişimci statüsü;

-         Borsada yabancı yatırımcıların yerli yatırımcılara göre daha düşük vergi ödemesi,

-         AB-D menşeli ürünlere gümrük ödenmemesi, uluslar arası anlaşmalara rağmen Çin mallarına girişin yasaklanması,

-         İthalat ve yatırım sertifikalarının batılı ülkelerle işbirliği içinde olan firmalara verilmesi,

-         Organik tarımda kullanılan ilaç ve tohumların Hollanda, İsrail gibi ülkelerin tekelinde bulunması,

-         Vb,

Gibi kararlarla sağlanmıştır.

4.  Şu anda doların çıkışı ile borsadan para çıkışı aynı döneme rastlamaktadır.  Yabancı yatırımcı borsaya dolar üzerinden girmiş olabilir.  Ya da yüksek getiri nedeniyle Türkiye'deki vadeli Türk parası hesaplarını faizlerin düşmesi ile birlikte dövize çevirerek AB-D bankalarına muhtemelen altın karşılığı aktarmaktadır.

Beklenebilecek gelişmeler:

-         Bazı bankalar döviz alabilmek için gerekli olan Türk parası bulmakta zorlanabilirler ve bu da repo faizlerini yükseltecektir.

-         Merkez Bankası tekrar faiz oranlarını yükseltebilecektir.  Türk parasına uygulanan faiz oranının artırılması düşük olasılık, dövize uygulanabilecek faiz oranındaki artış ise rasyonel görülmektedir.

5. AB-D'nin tarım politikalarının değişeceği konusundaki bilgiler tamamen ABD Tarım Bakanlığı yetkililerinden alınan ve alandaki çiftçlik sahiplerinin beyanlarına dayanamktadır.  Yani bilgi yüzde yüz doğrudur.

VATANDAŞLARA TAVSİYELER VE TEDBİRLER:

Paranı elinde tut.  Repo yapabilirsin.

Gayrimenkulde arsa ve ÖZELLİKLE KIRSALDA tarla alımı idealdir.

Kırsalda toprağın varsa derhal çiftçi kayıt sistemine geç...  Çünkü bir süre sonra devletin izni olmadan bahçende domates bile yetiştiremeyeceksin.  Neden mi?  (BU BİLGİ DE BENDE KALSIN)

 

--
ADEM KAYAN

Sayfa 1 / 3

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3813
mod_vvisit_counterDün3467
mod_vvisit_counterBu Hafta3813
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay20238
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü527767