Küresel güçlerin Atatürkçülüğün batıdaki terminolojik karşılığı olan Kemalizm’i hedef tahtasına oturtması sürecini çeşitli nedenlere bağlamak mümkündür. Ancak, böylesi bir çabanın bazı yönlendirmeler nedeniyle yanlışlıklar zincirini tetiklediğini kabul etmek akla daha yakın görülüyor. Artık Türkiye Cumhuriyetinin kurucu babası Mustafa Kemal ATATÜRK; önce “Gülen Atatürk”, önümüzdeki yıllarda da “Mıstık Baba” olmadan bazı şeyleri iyice düşünmek ve incelemek zorundayız. Çünkü bazı toplumsal değerlerin kaybı asla geri dönüşüm şansına sahip değildir.Bir devlet veya ulusun varoluş felsefesinin ortadan kaldırılması halinde coğrafya anlamında da fay hatları yaratarak yokoluşun pek uzun sürmeyeceği bilinmelidir. İşte bu nedenle her zaman karşı tarafa saldırmak yerine bazen de duraksayıp kendi özeleştirimizi yapmakta sonsuz faydalar bulunmaktadır.
Özeleştiriye esas olacak incelemeyi iki şekilde yapmak mümkün…
Birincisi bazı yönetsel sorular sorarız. Örneğin: Bizi yurtdışında temsil eden devlet temsilcilerimiz ülkemizi tanıtmakta ne kadar başarılı olmuşlardır? Dışişleri görevlileri; başarı ölçütü etkinlik ve verimlilik kriterleri ile bağımsız olarak değerlendirildiğinde, 1980 sonrasında, Fethullah GÜLEN gibi bireysel girişimlerin neden gerisinde kalmışlardır? Dahası neden Dışişleri Bakanlığının çoğunluğu Fethullah GÜLEN’i Türkiye’nin misyoneri olma payesinde görmüşler ve TSK ile gizli bir mücadeleye girişmişlerdir?
Bence bu yaklaşımı şöyle bir soruyla test etmek yeterlidir: “Dünyada hangi Dışişleri misyonu kendi öz görevi ile ilgili harcamalarda bir başka kuruluşun bağış veya yardımlarını kabul etmiş ve Dışişlerinin merkez teşkilatı bunu bir başarı olarak görmüştür? Bunun hukuksal ve siyasi anlamdaki boyutları nelerdir?”
İkincisi Atatürkçülük gündelik siyasetin merkezinde yer almalı mıdır?
Yani gündelik siyaset içerisinde bireysel veya kurumsal tespitlerinize göre şekillendireceğiniz politikalarınıza kamuoyu desteği alabilmenin yolu mutlaka bir ünlünün sözlerine mi dayanmalıdır? Böylesi bir yaklaşımı psikolojik anlamda “aşağılık kompleksi” olarak adlandırmak genellikle yanlış sayılmamaktadır.
Günümüzde toplumu istismar eden birçok kişi ve çıkar gruplarının insanların dinsel inançlarını sahte hadis veya din kitaplarına yapılan yalan yanlış göndermeleri kullandığı bilinmektedir. Böylesi uygulamaların sonunda insanların bir süre sonra dinsel inançlarını düşünce boyutundan sadece ibadet gibi şekilsel bir boyuta taşıdıklarını, ahlaki prensiplerin göz ardı edilmeye başlandığını gözlemleyebiliyoruz.
Eğer bugünün sorunlarını yerinde tespit ederek birçok çözüm yolu arasından bir karar verme durumunda kalacaksak bunun yolu “Atatürk şöyle demişti…” tarzında olmamalıdır. Çünkü nasıl birincisinde insanların bir süre sonra dinsel inançları ahlak ve toplumsal değerler yönünden içi boşaltılmış şekilsel bir rutin haline geliyorsa, ikincisinde de çözümde karşılaşılacak sorunlarda “demek ki Atatürk pek de doğru bilmiyormuş bu işi…” yargısı gelişecektir. Nitekim öyle de olmuş bugün “Kemalizm” doğmasına yönelik yoğun eleştiriler Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetine hayat veren manevi mirasına büyük darbe indirilmiştir.
Bu doğma işini biraz açalım. Atatürk’ün doğmalar hakkındaki sözlerini yinelemeye bile gerek yok. Çünkü toplumdaki her kesimin bir şekilde kendisini Atatürkçülükle savunarak istediğini yapmaya kalkışması Atatürkçülüğün bir ideoloji olmadığının kesin delilidir. İsterseniz meşhur altı ilkeyi sorgulayalım.
Cumhuriyetçilik: Bugün Cumhuriyet ismini kullanan birçok anti – demokratik ülke olduğunu biliyoruz. Dünyadaki 101 cumhuriyetten 22 tanesi yerleşik demokrasidir. Buna karşılık 25 monarşinin 13’ü yerleşik demokrasidir. Bir de çoğunlukçu demokrasilerin giderek Anayasacılık hareketleri ile çoğulculuğa yönelmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.
Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Cumhuriyet sıfatı demokrasi özlemlerini ortaya koyan kavramların başında geliyordu. Ancak, aradan geçen yıllar Cumhuriyet sözcüğünün tıpkı bugün birilerinin Cemaat’ler anlamında algıladığı gibi farklı amaçlara hizmet ettiğini de tecrübe etmiş olduk.
“Demokrasi çoğunluğun istediğidir.” Tarzındaki sakat düşüncenin bugün “Hamas’ı da halk seçti… vb” argümanları ile bizleri adım adım bir yerlere götürmeye çalıştığını da görüyoruz. Halbuki artık demokrasi “çoğunluğun istediğinin uygulamaya konulduğu yönetim biçimi” değildir. Kişi hak ve hürriyetlerine dolaylı veya doğrudan engel koyabilecek hiçbir siyasi girişim demokrasi olarak kabul edilmemekte ve “çoğulcu demokrasi” etrafında birleşilmektedir.
Günümüzde çoğulcu demokrasilerin garantisi ise Anayasalı siyasal rejimlerdir. Anayasacılık hareketi öyle hale gelmiştir ki gelişmiş bütün demokrasilerde yasaların anayasalaşması süreci yaşanmakta, Anayasa Mahkemeleri adeta hükümetleri rutin hizmetleri etkin ve verimli yerine getirme mekanizmaları olarak sınırlamaktadır. Bir hükümet “gelin bu anayasayı toptan değiştirelim… biraz kısaltalım… vb” diyorsa buna şüpheli yaklaşmak gerekmektedir.
Son yüzyıl içerisinde Hitler ve Mussoli’nin yarattığı çoğulcu siyasi rejimlerin demokrasi yerine diktatörlüğü getirdiği, 30-40 yıl içerisinde Cezayir, İran ve en son Hamas’ın insanların çaresizliklerini dinsel radikalizme dayalı şeriat düzenine doğru kaydırdığı gözlerden uzak tutulmamalıdır. Bütün bunlara karşı palyatif ve günlük anlamda sadece “Atatürk İlkeleri” adı altında karşı çıkmak çok zayıf bir duruş olarak görülmelidir.
Soru: Bunları hangi siyasi partimiz savundu? Savunamazlar. Çünkü böylesi bir süreci dillendirmek oligarşi düzenini sarsacak depremler yaratır. Karşı saldırıya geçerler. Sizin çoğulcu demokrasi veya anayasacılık hareketinin geleceği şekillendireceği tezinize alternatif değil de “vay be geri zekalıya bak bu resmen Krallık istiyor. Osmanlı istiyor…” tarzında argümanlar üreteceklerdir.
Milliyetçilik: Atatürk milliyetçiliğin tanımını çeşitli tarihlerde çeşitli şekillerde yapmıştır. Sen, ben, o, hepimiz bildiklerimizi zaman zaman formüle ederiz. Atatürk’ün bugün en çok kabul gören milliyetçilik formülü “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve diğer ulusları asla düşman veya ebedi rakip olarak görmeyen, “dünyada barış” ın sonsuz faydasına yürekten inanan yaklaşımlarıdır.
Soru: Neden onlarca yıl Türk Milleti kavramının içine şunu bunu sokup Hint sosuna çevirdik? Dünyanın merkezine kendimizi koyarak yurtdışına çıkınca efelendiğimizde bazen başarılı olduk. Ancak, gerçekleri görmenin acısını, travmasını bize yaşatanlar Türk Milletini Hint sosu olarak bize sunanlar değil mi? PKK’yı, Hizbullah’ı, Ilımlı İslam’ı ve kimlik bunalımını kimler yarattı acaba?
Laiklik: Bizlere “din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlanan laikliğin bu anlamda uygulandığına tanıklık edemedik. Yıllar içerisinde devletimizin Sünni ve hatta Hanefi mezhebinin hizipleri etkisinde ve bazen tekelinde olduğunu fark edebildik. Belki bu farkındalık bilinci Sünni olmayan Alevi vatandaşlarımızda daha çabuk gelişmiştir. Hatta bunun böyle olduğunu siyasi gerilimlere daha yakından bakarak daha net görebiliyorsunuz.
Soru: “Laiklik elden gidiyor” feryatları neden MSP, RP ve AKP iktidarları döneminde yükselmiştir? Bundan şöyle bir anlam çıkarılabilir mi? “Alevi vatandaşlarımız adeta CHP veya diğer hükümetler döneminde sürdürülen Ilımlı Din – Diyanet İşleri Başkanlığı yaklaşımına razı olmuşlardır. Ama siyasi gidişin radikalleşip Anayasal Düzenin değişmesi yönündeki seyrine sessiz kalamamışlardır”
Sorun: Sonuç her ne olursa olsun tanımladığımız laik bir ülkede yaşamadığımız kesindir. İşte bu boşluktan yararlanan Ilımlı İslamcıların küresel muhafazakarlık akımlarından aldıkları sinerji ile “laik kesimleri” dinsiz, kendilerini de gerçek laik olarak tanımlayabilmeleri mümkün olmuştur. Çünkü batı dünyasındaki pratik laiklik Protestan değerlere olan yakınlıkla ölçümlenebiliyor. Halkın çoğunluğu işin hukuksal boyutunu tartışmak bile istemiyor. Hele günümüz dünyasında liberal akımların pek de hukuka ayıracak vakti, diğer siyasi yaklaşımlara verecek tavizi de bulunmuyor. Ülkemizin sözde laik kör aydınları bu tehlikeyi görmek ve tedbir almak yerine hukuk zırhının arkasında beyhude bir savunmaya geçmeyi tercih etmişlerdir. Tarih hiçbir savunma hattının güvenilir olmadığının sayısız örnekleri ile doğrudur. Bilimin gücüne inanan aydınlarımız
bilimsellikleri ile yeni mevziler elde edemedikçe şu veya bu şekilde toplumsal linçin muhatabı haline gelebileceklerdir.
Devrimcilik veya İnkılâpçılık: Atatürk ilkeleri içerisinde bizlere sunulan düşünceler halkı sürüklemek, toplum için doğru ve faydalı olanları görmek, keşfetmek şeklindedir. Ancak, bu düşüncelerin devamında ortaya atılan tezler;
- Sosyalist devrim köyden mi şehirden mi başlamalı?
- Che Guevera bu işleri nasıl becerdi?
- Acaba Mao’nun devrimi bizdeki toplum şablonuna uyar mı?
Tarzında gelişmiştir.
Tabii bu tezlerin karşısında “İttihat Terakki çizgisindeki darbecilik ve ihtilalcilik” geleneği asla sahipsiz kalmamıştır.
Kapitalist dünyanın Keynesyen politikalarla sosyalist ve komünist uygulamaların önünü kesmesi nedeniyle sol devrimciliğin 1950’lerden sonraki sahipleri genellikle ihtilalciler olmuştur. Kısacası bizim Atatürk Devrimciliğinden ne anlamamız gerektiği tartışmalıdır. Günümüz dünyasında Ilımlı İslamcıların hiç de “devrim” sözcüğü kullanmaksızın toplumu değiştirme, dönüştürme başarılarına baktıkça insanın içinden “galiba devrimcilik bu olmalı…vb” şeklinde yorum yapmamak gözlerimizin kör olması anlamına gelebilir.
Halkçılık: Bilimsel çevreler “millet ve halk” arasına zamansal bir çizgi çekerek milletin bugünkü yaşayan kesimine halk demişlerdir. Tabii milletvekilleri de hem yasal hem de düşünsel anlamda “halka verilen sözlerin tutulmasının gerekli olmadığı” bir sistemin yılmaz bekçileri olmuşlardır. Mevcut siyasal sistemlerde milletvekilleri halka verdikleri sözleri kağıda döküp notere tasdiklettirseler bile halktan hiç kimse milletvekiline verdiği sözlerden dolayı yasal kovuşturma açtıramazlar.
Kısacası görünen ve eziyet çeken halkın önünde görünmeyen ve halkı küçümseyen bir millet olgusu dikilmektedir. Tanımlamalardaki ikiyüzlülüklere yakından göz atarsak elit kesimlerin kendi çevrelerinde halkı “avam, idare edilenler” şeklinde algıladıklarını tespit edebiliriz. Nitekim “popülist uygulamalar” tarzındaki küçümseyici terimler sayısal çoğunluğa işaret eden elitist yargılamaların içyüzünü de göstermektedir. “Halktan birisi, avam kokuyor… vb” şeklindeki söylemlerden hareket ederek halkı “idare edilen, karar verme sürecinde rol almamış yönetimde olmayan insanlar” şeklinde tanımlamak daha doğru görünmektedir.
Şimdi karar sizin halkçılık ne demek? Her şeyden önce halkçı olmak pratikte ne kadar faydalıdır? Kamu yararı, ekonomik gelişme, daha birçok politik yaklaşımlarda halkçılık nereye kadar ve nasıl uygulanabilir? Aslında halkın politikacılardan beklediği herhalde “halkı sevmek ve kabul edebilmek” ten öte bir şey değildir. Çünkü dünya tarihi boyunca işsizliğin, suçun ve her türlü olumsuzluğun yaşanabileceği toplumsal kesim “halk” a dayanmaktadır. Aynı şekilde her türlü olumsuzluğa karşı hazır güç olarak kullanılan kitleler de halkın kendisi olmaktadır. Seversiniz veya sevmezsiniz bu kişisel bir tercihtir ama halk budur ve halkı kandırmak için daha fazla ikiyüzlülüğe gerek yoktur. Bir de “sosyal devlet” anlayışının temelinde “halk”ın yeraldığını hatırlamakta fayda vardır. Eğer işsizlik, yoksulluk, kamu sağlığı gibi konularda sosyal projeleriniz yoksa
sizin halkçılıktan bahsetmeye de hakkınız olmayacaktır.
Devletçilik: Atatürk’ün devletçilik konusundaki tanımlamalarının çoğunluğunun ekonomik içerikli olması her nedense devletçilik ilkesinin ekonomiden başka alanlarda düşünülmemesine de neden olabilmiştir. Halbuki Atatürk devletin sadece ekonomik alanda saygın olmasından öte her alanda saygın kalabilmesini arzu eden bir liderdir. Kamu yararı olgusunu, ulusal çıkarları maksimize etmenin devletin öncü rolü dışında düşünmek hiçbir siyasal sistemde mümkün değildir. Atatürk’ün konjektürel olarak uygulanan ekonomi politikalarının kapitalist veya komünist odaklarca istismar edilmemesi için gösterdiği kıskançlıkla yaptığı tanımlamalardan hareket ederek devletçilik ilkesini ekonomiye hapsetmek onun anısına saygısızlık olacaktır.
Günümüzde devletler vatandaşlarının kimlik kartı, pasaportunun saygınlığı oranında kişisel kabule ve saygınlığa layık görülebilmektedirler. O halde devletinin saygınlığını korumak kişisel bazda başlayan ulusal bir sorumluluk anlamına gelmektedir. Son zamanlarda sıkça kullanılan “ulusalcı” tanımlamalarının içinde “devletine ve devletinin sahip olduğu her şeye saygı” değerlemeleri de bulunmaktadır. İşte pratikte devletçilik ilkesinin hamuru bu duygudur. Ekonomik sorunlar ve çözümleri konjektürel farklılıklar gösterebilir. Ancak devlete saygı veya devlet çıkarlarının korunması ve maksimizasyonu süreklilik göstermelidir. Her şeye rağmen devletçilik ilkesini ekonomi çarkları içerisinde tutmakta ısrar edersek Atatürk’ün manevi mirasını en kolay şekilde bitirebiliriz. Nitekim liberal ekonominin tartışmasız egemenliğinin hüküm sürdüğü günümüzde
Atatürkçülük birçok aydın tarafından buruk bir şekilde referans görüşler kategorisine itilmiş durumdadır.
Günümüzde devam eden küresel krize çare olarak yapılan önermelerden hareket ederek “Bakınız Atatürk de şöyle diyordu… vb” deme cesaretimiz olmadığı gibi buna gerek de yoktur. Çünkü ekonomi dünyası Atatürk’ün devletçilik ilkesini Keynes’le kendine uyarlamış, zaman içinde ekonomideki teoriler makro ve mikro ölçütlerle zenginleştirilmiştir. Bize düşen ekonomi veya bir başka alanda Atatürk’ün devlet sevgisini bilimsel ölçütlerle zenginleştirmek ve mevcut sorunlara bugünün terminolojisi ile çözüm önerebilmektir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Atatürk İlke ve İnkılâpları/ devrimlerinin her konjektürel soruna çare olarak sunulması Atatürk’ün kanıtlanmış manevi mirasının aşınmasına neden olmaktadır. Şüphesiz Atatürk’ün bizzat kendisi günün koşullarına göre çare bulmada tartışmasız başarılara imza atmıştır. Ancak bugün tıpkı dinsel körlüklerle “filanca hadiste böyle diyor, haydi öyle yapalım veya yapmak zorundayız” anlayışındaki insanlarla “Atatürk böyle demişti, şimdi de aynısını yapalım” anlayışındaki Atatürk istismarcılarının arasında hiçbir fark yoktur.
Unutmayalım ki Atatürk bizlere doğmaları değil “hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” mirasını bırakmıştır.
Bugün kamu yönetiminin gerek iç ve gerekse dış yansımalarındaki başarısızlıklardan faydalanan Ilımlı İslam tehdidine karşı üretilen çözümler tepkisel olmaktan ileri geçememektedir. Atatürk ilke ve devrimlerini savunduğunu iddia eden siyasilerin Atatürk’ün aziz hatırasını kirletmek pahasına statükoculuğun bütün yanlışlarını askerlere, bilim adamlarımıza, aydınlara yüklemeleri kabul edilmeyecektir.
Son olarak Atatürk’ün ilkelerini canlı ve dinamik, içselleştirilmiş bir Türk Kültürü formülü olduğunu unutmamalıyız. Bu ilkeleri şeklen altı ok olarak arkasına alan, ama bu okları ya kebap veya örgü şişi olarak kullanma alışkanlığında bulunanların eninde sonunda çarşafa dolaşarak tarihin utanç sayfalarında yerini alacaklarına asla şüphem yoktur.
Adem KAYAN






Politikanın enerjisini kişi veya toplumda algılanan “adaletsizlik” duygusu sağlamaktadır. Adaletsizlik duygusunun gücünü “türban” sembolü ile yaşayan bir toplumuz. Bu deneyimden alınabilecek dersleri toplumda giderek derinleşen Alevi – Sünni Kürt - Türk ayrışmasına uygulayamamanın sancısı bütün siyasi partileri rahatsız etmektedir.













