Ulusal Gündem

Monday, Sep 06th

Last update:12:29:02 PM GMT

You are here: YAZARLAR (II) Prof. Dr. Ahmet Ercan

Prof. Dr. Ahmet Ercan

Ana deprem için henüz erken

e-Posta Yazdır PDF
24 Ocak 2009 Cumartesi günü öd 17:58’de, Marmara Denizi içinde M=4,2 büyüklüğünde bir deprem oldu. Depremin odak derinliği 11,2 km. Depremin dış odağı, Kuzey Anadolu Kırığının, kuzey kolunun batı bölümünde, Marmara Adası, Marmara Ereğlisi ile Tekirdağ üçgeni ortasında, deniz dibinde, granit kökenli kabuk içinde oldu.
4,2 MARMARA DEPREMİ 24 OCAK 2009

24 Ocak 2009 Cumartesi günü 17:58’de, Marmara Denizi içinde M=4,2 büyüklüğünde bir deprem oldu. Depremin odak derinliği 11,2 km. Depremin dış odağı, Kuzey Anadolu Kırığının, kuzey kolunun batı bölümünde, Marmara Adası, Marmara Ereğlisi ile Tekirdağ üçgeni ortasında, deniz dibinde, granit kökenli kabuk içinde oldu. Bu depremden önce 4 tane büyüklüğü 3,5 ‘a dek varan öncü depremler 23 Ocak 2009’da olmuştur. 25 Ocak 2009 18:00 ‘e dek ise 16 tane ardçı deprem algılanmıştır. Bu bir depremcik fırtınasıdır. Bunlar deprem sonrası oluşan çıtırtılı erk boşalımlarıdır.

 

 

Büyükçekmece-Mürefte kolu üzerinde olan deprem, burada beklenen 7.0 ile 7,2’lik depremin olacağı yeri, doğu-batı doğrultulu kırılmayı, 7 ile 12 km derinlikteki odak derinliğini belirtici niteliktedir. Ergene kuşağı olarak belirtilen bu bölümde yer gevrek olduğundan öncü depremcikler üretmektedir. Jeofizik bakımından, beklenen büyük depremin işleyişi üzerine verdiği bilgi bakımından önemlidir.

 

 

2007 Yılında açıkladığım gibi, 2007-2015 arasında bu bölgede 4 ile 5,5 arasında deprem göreceğiz. Bunlar, Tekirdağ, Çorlu, Silivri, İstanbul, Çanakkale, Bandırma, Çınarcık, Yalova’da korkutucu sarsıntılar yaratacaktır. Ancak, bu deprem, daha sonra beklenen ana depremin öncüsü diyemeyiz. Bu deprem ile depremciklerle boşalan güre, ana depremden olması beklenen boşamanın on binde biri değildir. Beklenen ana depremin olması henüz erkendir. Marmara büyük bir depremi yaratacak gerginlikte değildir. Ancak ana deprem kesin olacaktır. Beklemek için süremiz var.

 

Türkiye 2002 yılından beri yıkıcı bir deprem görmüyor. Oysa Türkiye her 1,5 yılda bir Türkiye çığımlı(hasar)veren depremleri görürdü. Bu olgu gerilmenin, yerin direncini yenecek boyuta erişmediğini gösterir.

TÜRKİYE DEPREM İÇİN GERİLİYOR MU?


 

Türkiye 2002 yılından beri yıkıcı bir deprem görmüyor. Oysa Türkiye her 1,5 yılda bir Türkiye çığımlı(hasar)veren depremleri görürdü. Bu olgu gerilmenin, yerin direncini yenecek boyuta erişmediğini gösterir. Ne var ki gerilen yerleri gösteren depremcikler( büyüklüğü 4,0 dan küçük olanlar) sürmektedir.

 

Son gözlemlere bakıldığında Türkiye’de öncelikle gerime belirtisi veren kırıklar şunlar;

1.      Gökova-Denizli(Honaz) çizgiselliği,

2.      Denizli- Alaşehir-Akhisar-Balıkesir çizgiselliği,

3.      Kuşadası-Seferhisar-Menemen-Çandarlı çizgiselliği,

4.      Sisam-Söke-Germencik-Aydın çizgiselliği,

5.      İskenderun Koyu-Osmaniye

6.      Osmaniye-K. Maraş-Adıyaman-Elazığ-Malatya-Bingöl çizgiselliği

7.      Muş-Varto-Bingöl-Karlıova

8.      Düzce-Akyazı-İznik-Gölcük

9.      Marmara Adası-Bandırma-Yenice-Gönen

10. Saroz – Gökçeada- Bozcaada-Limni Adası

 

Her deprem, öncesinde gerginlik belirtisi vermez. O bölgede kabuk gevrek, ayrıca çoktürlü ise ön çıtırtılar duyulur, tekdüze ortamlarda ise bu tür çıtırtılar olmadan depremlerin geliştiği sınanmıştır. Ancak son aylarda gerilen kesimler buraları.

 

Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN

Ege'de Olası Petrol Yatakları Kimin?

e-Posta Yazdır PDF
ahmet-ercanKuzey-doğusunda Marmara Denizi, güneyinde Akdeniz'in olduğu bu ara deniz üzerinde yaklaşık 3 bin 100 tane ada, adacık ile kayalıklar bulunur. Bunun 3049 tanesi 1912 Balkan Savaşı sırasında Yunanistan'ca ele geçirilmiş, Lozan ile bu adlar Yunanistan'a kalmıştır. Italya 1911 Yılında ele geçirdiği, 12 Adaları (Menteşe Adalarını) 1923'de Lozan'da Türkiye'ye onaylattı, 4 Ocak 1932 Türk-İtalyan anlaşması ile bazı adacıklar İtalya'ya, bazıları Türkiye'nin egemenliğine verilmesi konusunda İtalya ile uzlaşılmasına karşın, 28 Aralık 1932 de karşıtlar, düzenlenen bildirimi (raporu) anlaşmaya dönüşemedi, Türkiye-İtalya deniz sınırı kesinleşmedi. Adaları İtalya'dan Almanlar adaları ele geçirmişti. Menteşe (Oniki Adalar) ise 1947'de 2. Yeryüzü Savaşı için savaş "dokuca görme ödentisi (tazminatı)" olarak Almanlarca Yunanistan'a verilmiştir.

İSPANYA İZLENİMLERİM

e-Posta Yazdır PDF
ahmet-ercan4 ile 8 Aralık 2009 arasında İspanya'nın 8ci ile 15ci yüzyıllar arasında Müslümanlarca ülke edinilmiş Endülüs Bölgesine geziye gittim. Andalus, Vandalus'dan gelme(soyguncu kıyıcılar demek). Endülüs'e Emevi, Maliki Mezhebi Müslümanları MS. 715'de geliyor. Paris'e 30 metre kalıncaya dek İberya topraklarını egemenliklerine alıyorlar. İspanya'yı bilimde, tıpta, matematikte, biyolojide, gök biliminde, mimaride, tarımda, ayrıca temizlikte geliştiriyorlar. 1492 yılında da Grana'nın düşmesi sonucu tüm Müslümanlar ile Yahudiler ülkeden sürülüyor, camiler ya yıkılıyor, ya da hiç benzemez biçimde kiliseye çeviriliyor. Osmanlı gemiler yollayıp atılan Müslümanların küçük bir bölümünü Osmanlı'ya, çoğunu(70 ile 120 bin kişiyi) Cezayir'e götürüyor.

İSPANYA İZLENİMLERİM

Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN

 

Endülüse Gezi

4 ile 8 Aralık 2009 arasında İspanya'nın 8ci ile 15ci yüzyıllar arasında Müslümanlarca ülke edinilmiş Endülüs Bölgesine geziye gittim. Andalus, Vandalus'dan gelme(soyguncu kıyıcılar demek). Endülüs'e Emevi, Maliki Mezhebi Müslümanları MS. 715'de geliyor. Paris'e 30 metre kalıncaya dek İberya topraklarını egemenliklerine alıyorlar. İspanya'yı bilimde, tıpta, matematikte, biyolojide, gök biliminde, mimaride, tarımda, ayrıca temizlikte geliştiriyorlar. 1492 yılında da Grana'nın düşmesi sonucu tüm Müslümanlar ile Yahudiler ülkeden sürülüyor, camiler ya yıkılıyor, ya da hiç benzemez biçimde kiliseye çeviriliyor. Osmanlı gemiler yollayıp atılan Müslümanların küçük bir bölümünü Osmanlı'ya, çoğunu(70 ile 120 bin kişiyi) Cezayir'e götürüyor. Ayrıca atılan Yahudileri Bosna, Selanik, İzmir ile İstanbul'a yerleştiriyor.

 

Katolik İspanyol'lar söz vermelerine karşın Müslümanları ülkeden kazıyıp, camileri yok ediyor. Ancak Arap dili İspanyolcayı oldukça etkiliyor. Bugün ki yer adlarının çoğu Arapça'dan dönüştürülmüş adlar. "El, Al" ön ekleri de Arapçadan gelmiş.  Bugün için İspanya'da Müslümanlar yok denecek ölçüde az. Bunları bir kesimi dönme İspanyollar.  Müslümanlar döneminde başkent Cordoba(Kurtuba) olmuş.

 

Bugün İspanya'da 17 tane eyalet var. Yeşil beyaz bayrağı olan Endülüs(Andaluzya) eyaletinin yönetim yeri Sevilla(Seviyya). Endülüs'de yazları sıcak, kurak Akdeniz kalığı egemen tıpkı Ege Bölgesi gibi. Sevilla Eyaleti içinde başlıca kentler; Granada, Cortoba, Ronda, Malaga, Marbella. Sevilla büyük bir ırmağın iki yanında kurulmuş içinde bir çok İslam yapısı, geni yolları, geniş yeşil alanları, çok sayıda yontuları olan çok güzel bir kent. Camiden dönüştürülmüş katedrali yüksek tavanları, aşırı süsleri, öreksel bezemeleri ile olağan üstü güzel. Seviyya'da yol kıyılarına yoğun turunç ağacı dikilmiş. Turunçu İngiltere'ye satıyorlar, kolonya ile reçel yapıyorlar. Çingeneler elden satış yapıyorlar, ancak askıntı olmuyorlar. Ayrıca aş evleri ya da satış yerleri sizi kolunuzdan asılıp içeriye sokmuyorlar. Tam tersine sizle hiç ilgilenmiyorlar. Hizmet diye bir şey yok. Siz neredeyse yemek vermeleri için yakarıyorsunuz.

 

Malaga ile Marbella Cebeli Tarık'a bakıyor. Malaga Pablo Picasso'nun yaşadığı yer. İspanyanın en güzel deniz, kumsalı burada. Kıyıdan, uzaktan Cebeli Tarık Boğazı görülüyor. Bir yılda  Malaga'ya gelen gezgin 8 milyon, Granada'ya 4 milyon kişi. Malaga'ya gelen varlıklı Araplar, avroyu savurup gidiyorlar. Kentte kauçuk ağaçlarının büyüklüğünü yeşilliği anlatamam. Ancak çok yoğun bir yapılaşma da var.

 

Görünmesi gereken başlıca yerler: Coroba Katedrali(camisi), Granada'daki Elhamra (Kızıl saray) ile Sierra Nevada karlı dağları. Elhamra Sarayı kesin görülmesi gereken derin bir kanyonun tepesinde tuğladan yapılmış, içi ince ince süslü çok görkemli bir yapı. İçine girmek için 20 avrodan biletleri aylar önce almanız gerekiyor. Günde yalnızca 750 kişinin gezmesine izin veriyorlar. Olağan üstü bir güzelliği var.

 

Cortoba Katedralinin içi sanki Medine'de ki cami içi gibi bol dikmeli, kemerli bir cami. Eski bir kiliseyi yıkıp üzerine yapılmış dörtgen eski bir cami. İspanyollar geri alınca,  Şarlman'ın izniyle koca cami içine oldukça görkemli bir kilise de yapıyorlar. Dikdörtgen dikme gibi olan uzundıraz(minare) üstü yıkılarak çan kulesi yapılıyor. Tüm bunları gördükten sonra Hristiyanların Ayasofya ya da diğer kiliselerin camiye dönüştürülmesi konusunda yakınmamaları gerekiyor.  Kiliselerin içindeki İsa ile Meryem Ana yontuları, freskler çok görkemli. Dinsel törenler sanki puta taparlığı çok andırıyor. 21. Yüzyılda yapılan bu dinsel törenleri şaşırarak izliyorum.

 

Rondo'da 150 metre derinliğindeki kanyon ile yeryüzünün en büyük boğalar(toros) kumlağı(arenası), ile San Miguel Köprüsü, Sevilla'da Kadetral(Ulu Cami), Alkazar Sarayı, Altın Kule, Musevi Mahallesi, Belediye Alanı, Flemenko gösterisi.

 

Malaga uçuş alanına inerken uzaktan Akdeniz ile Atlas Okyanusunu birbirine bağlayan Cebeli Tarık Boğazını gördüm. İberya Yarım Adasının ucunu simgeleyen bıçak gibi yarım adacık İngilizlerin, karşı, Fas yakasındaki burun ise İspanya egemenliğinde.

İspanya'nın Çoğunu

İspanya'nın çoğunu 40 milyon kişi, ayrıca 6 milyon kaçak göçmen var. Ülkeye kaçak girenler hemen bir suç işleyip tutuklanarak ülkede kalıyorlar. Çıkınca, hemen bir hastaneden hasta belgesi alınıp hangi günden beri İspanya'da bulunduklarını kanıtlayıp, yargıya başvurup ülkede kalma izni çıkartıyorlar. İspanya'da çoğalma yok. O nedenle çocuk başına 5 bin avro veriliyor. Ayrıca okul giderlerini %50 sini devlet karşılıyor. İspanya'nın geliri 13 bin dolar iken bugün için 24 bin dolara çıkmış. İspanyollar geziye çıkabilecek, her gün dışarıda yemek yiyecek değin varlıklı.

 

İspanya'nın Geliri ile Çalışma

İspanya'da en büyük gelir gezgincilerden. Gezginler tüm yıl boyunca ülkeye geliyor, yalnızca yazın ya da kışın değil. İspanya'ya gelen yıllık gezgin sayısı 50 milyar avro, gelen gezginci sayısı ise 50 milyon kişi. Kişi başına düşen ulusal gelir 24 000 dolar. Çalışabileceklerin %22'si işsiz. İşsizlerin aylıklarının %70'ini işsiz olduklarında iki yıl boyunca alıyorlar. Aylıkları ise en az 800 avro(2 milyar TL). Ancak, yılda 14 ay aylık alıyorlar. 2 ay artığı dinlencede kullanmak üzere veriliyor. Özellikle yaşlı emeklilere gezsinler diye ayrıca ödeme yapılıyor. Tüzel görevliler hergün 08-14 arası çalışıyorlar. Cumartesi ile Pazar çalışma günü değil. Özel iş yerleri ise 08-15 ile 5-20 arası çalışıyor. Aş evleri ise 20'den önce açılmıyor. İspanyollar yemeklerini dışarıda yemeyi yeğliyorlar. Akşamları aşevleri iğne atsan yere düşmüyor. Baş yemekleri deniz ürünleri ile karışık pilav olan paheyya, kızarmış balık. Bir öğün yemek 10 ile 15 avro. Bir kadeh şarap 2 avro, bir şişe bira 1 avro, bir külah dondurma 2-2,5 avro, bir kahve 1,5-2 avro.

 

Toplum İlişkileri

İspanyollar kısa boylu, spor yapmayan, genelde çirkin görünüşlü bir toplum. Genelde bakımsızlar. Evde güç kadında. 1980'ne dek boşanma yasak iken, 1980 sonrası boşanmak eşler evet dese bile en az 1,5 yıl alıyor. Biri olmaz derse ayrılma olasılığı yok. Evlenen erkek aylık bordrosunu ile birlikte parasını karısına veriyor. Kadın erkeğe harçlık veriyor. Erkeklerde evgil (aile) sorumluluğu yok. Yöneten, sorumlu, yetkili kadın. O nedenler erkekler aylak.

 

Zeytinlikler

Gerek uçaktan bakınca gerekse otobüsle giderken görülen dağlar, taşlar, her yerin zeytin ağaçları ile örtülü. Halen haldır haldır dikiliyor. Zeytin ağaçlarının boyunun 2,5 ile 3 metreyi geçmesine izin verilmiyor. Yaşlı olan ağaçların kökleri açılıp, üç yerden genç aşı yapılıyor. Aşılananlar sürgün verince eski ağaç kök üzerinden kesiliyor. Bu tür gencelmiş zeytinler 3 yıl içinde zeytine dönüşüyor. Bu yeni sürgünler 450 yatık olduğundan zeytin kolayca toplanıyor. Zeytin toplamak için bir traktör getirilip silkici aygıt takılıyor. 2,5 dakikada zeytini ağaç altına serilen örtüler üzerine silkiyor. Başka bir traktör gelip zeytini topluyor. Bir ağaçtan 25 ile 30 kg zeytin alınıyor. Ağaçlar damlamayla sulanıyor. Bir Ağaça günde 1,5 litre su veriliyor. Su verme dönemi 00 ile 06 arası. Zeytinler verimsiz kıraç yerlere dikiliyor. Yerleşim alanları da verimsiz kıraç yerlere yapılıyor. Hemen hemen hiç yeni yapılaşma görmedim. Düzler tarımsal amaçlı kullanılıyor. İspanya'nın yüzey alanı Türkiye'nin 2/3'ü olmasına karşın yaklaşık 400 milyon ağaç zeytini ver. Türkiye'nin ise 150 milyon ağaçı. İspanya'da kişi başına 10 ağaç, Türkiye'de 1,5 ile 2 ağaç düşüyor. Kişi başına zeytinyağı tüketimi İspanya'da 12 litre, Yunanistan'da 11 litre, Türkiye'de 1,5 litre. İspanya zeytin dikimi için AB yardımı alıyor. İspanya'nın yarıştığı ülke İtalya. İspanya'nın diğer büyük üretimi ise badem, ile tahıl. AB'nin tahıl ambarı İspanya'dır.  Yeni bulunan bir zeytin ağacı türü 1,5 metre aralı dikiliyor. Bodur ancak birim alandan alınan verim daha çok. İspanyollar zeytini her yemekte yiyiyorlar ancak kahvaltıda asla. Bir aş evine gidince ödemesiz bir çanak zeytin ile zeytinyağı geliyor, kekikle. Biz gibi ekmeği bana bana yiyiyorsunuz.

 

Güre(enerji)

İspanya güresinin(enerjisinin) %7'sini kirletmeyen kaynaklardan elde ediyor.  Sık sık yaklaşık 500 dönümlük güneş güresi toplama düzlemleri ile örtülü alanlar görülüyor. Ayrıca tepelerde yel güre üreteçleri bol oranda yer alıyor. Çevre kirliği konsunda duyarlı değiller. Kentlerin içinde bile duman salan fabrikalar var.

 

Boğa Öldürmeleri

Rondo'da her yıl 14 Eylül'de Dünyanın en büyük arenasında boğa öldürme töreni sürüyor. Boğalar özel olarak yetiştirilip, öldürülmeden önce uyman(veteriner) gözetiminden geçirilip, sağlıklı olup olmadığı, ayrıca boynuzlarının törpülenmediğine bakıyor.  Boğa içeriye alınıyor. Ortaya bir "yorucu" kişi gelip onu yoruyor. Sonra "Yaralayıcı" kişi geliyor, boğaya kanca batırıp onu yaralıyor, boğa kan yitirmeğe başlıyor. Sonra atlı gelip boğanın çan yitirmesini sağlıyor. Sonra matador gelip boğaya kılıcını sokup ciğerlerini deşerek bir batırışta öldürmesi gerekiyor. Matador isterse, öldürme törenini yöneten tören beyinden ‘boğanın kendini savunmak için savaştığını' söyleyip bağışlanmasını isteyebiliyor.  En ünlü matador bugüne dek 5 bin boğayı öldürmüş olanı. Ünlü bir matadorun yıllık geliri 3 ile 4 milyon avro. Arenaya giriş 250 avro. Karaborsa biletler bin avroya çıkabiliyor. Öldürülen boğa aşçıya gidiyor.  Yüksek ücretten yemeği satılıyor. En güzel yeri, yağlı et olan kuyruk ile kuyruk sokumu. AB'den bu konuda gelen yakınmalar konusunda İspanya'nın yanıtı:"Biz kapalı yerde yapıyoruz isteyen izlemez" deyip konuyu kapatmıştı. Oysa ayni AB öldürmenin olmadığı "Deve güreşlerine" karşı çıkmıştı.

 

İspanyol kentleri sanki bir müze gibi, çok yeşil, yapılar bakımlı, yollar temiz, tariki eserlerin üzeri fısfıs boyalı değil. Her şey oldukça bakımlı.

 

İspanyollar "yaşamak için", Türkler "çalışmak için yaşıyorlar".

 

İspanya katoliktir, ancak futbol büyük bir dindir her İspanyol için, unutulmasın.

İzmir-Agora-Çarşı

e-Posta Yazdır PDF

Çağımcıya (gazetciye) gittim, “Cumhuriyet parayla alınır mı?” “Alınmaz abi ancak, bunlar Cumhuriyetimizi parayla satıyorlar” “Doğru söylüyorsun. Ben sana 1 lira veriyorum, bana Cumhuriyet’imi ver”

İzmir Bostanlı’da annemin evinde tanertende (sabahleyin) uyur uyanık yatarken ündekciğimin (cep telefonunun) sesi acı acı çalıyordu. Kendi kendime düşünüyorum, erkenden, uçur 06:10 da olsa olsa, ya bir deprem olmuştur basın arıyordur, ya yakınım biri ölmüştür, ya da kötü başka bir şey olmuştur.

 

Ündekçiğin görüntülüğüne baktım; Hüseyin Öğütçü, Türkiye jeofizik Kurumu’nun yapı sorumlusu.

            “Ne var Hüseyin?”

            “Abi size oğrul (hırsız) girdi”

            “Yapma yahu?”

            “Kapıyı kanırtıp girmiş. Benim kapıya yüklenirken tıkırtıyı duydum, kolluk güçleri suçüstü yakaladı”

            “Kim onlar?”

            “17 yaşlarında üç tane doğulu genç”

“Bak şu işe. Benden ne almışlar?  “

“Diz üstü bilgisayar ile çekmecelerden takı”

Tüh. Jeofizik aygıtların yazılımlarını içeren dizüstüyü almışlar, ancak kolluk güçleri yakalamış, alkış. Beşiktaş karakoluyla görüştüm.

            “Yakınmanız var mı? Kovuşturma açalım mı? savcılığa başvuralım mı?”

            “Olur”

Artık uyumak olmazdı. Kalktım giyindim. Karşıyaka’ya doğru yürüyüşe geçtim. Puslu bir İzmir koyu. Kıyı boş, belki benim gibi üç yürüyüşçü hepsi o. Denizden 4 tane koyu kırçıl boyalı savaş gemisi, arkalarında ak köpükten iz bırakarak Alsancak’a doğru giderken, onun ürettiği dalgalar yalpa yalpa Karşıyaka kıyılarını vuruyor. Bu dalgalar balıkları ivecenlik(telaş) kazandırmış olmalı ki, biraz önce saydığım 54 kuğunun belki yarısı, tatlı tatlı yüzdükleri denizden kalkıp, onları avlamak üzere, koca gövdeleri ile uçup, bir kanat çırpıp, bir süzülerek dalgalara doğru yöneliyorlar. Arkalarından da bir kaç karabatak onları izliyor.

“Vork vork vork”

Yürüyorum, yüzüme serince vuran karlı dağ esintileri taa böğrüme dek iniyor. Atkıyı boynuma biraz daha sıkıca sarıyorum. Kadıfekale arkasında ağartı var, ancak günün doğmasına daha çok oğur(vakit) var. Yamanlar dağ ardalanmasının da dikmen dikmen (konik) dağ başlarında dumanlı bulutlar ayrı bir güzellik katıyor doğaya. Gözyüzü kararmış, yağmur ha düştü ha düşecek. İzmir toprağı suya susamış, kupkuru. İleride Konak ile Alsancağın ışıkları ışıl ışıl sönme sırasını bekliyor, gün çıkınca. Uzun süre bilgisayarın önünde oturmaktan hımbıllaşmışım, yürüyüş sanki güç geliyor. Ancak onuruma yediremiyorum, Karşıyaka çarşısına varmalıyım. İleride Atilla İlhan’ın yalnız yontusunu yeni geçtim. Kıyı boyunda 9 ile 10 katlı dikintilerin, hangisinin ne yana yattığını bulmak sanki bir eğlencem oldu, Bostanlı’da, Karşıyaka’da. Bu ölçüde kötü, oynak toprağa up uzun yapılar dikilmez ki! Yer, yapının ağırlığını çekemiyor. Onun için yapılar bir yana ağıyor. Yanaşmalık(iskele) önünden bir İzmir gevreği aldım, yanında bir dilim Bergama tulumu. Çağımcıya (gazetciye) gittim,

            “Cumhuriyet parayla alınır mı?”

            “Alınmaz abi ancak,  bunlar Cumhuriyetimizi parayla satıyorlar”

            “Doğru söylüyorsun. Ben sana 1 lira veriyorum, bana Cumhuriyet’imi ver”

Koşturdum. İki lira verip Konak gemisine atladım, adı “Gölcük”. Umarım İzmir bir Gölcük olmaz diye içimden geçti.

            “Bi çay verir misin?”

Egeli ya, ağır kanlı olur.

            “Ne oldu abim Rize’ye çay dikmeye mi gittin?”

            “Yok abi, şimdi vercem. Buyur abi”

            “Kaça?”

            “50 kuruş”

 

Cumhuriyet çağımını (gazetesi), çayımı yudumlayarak, Karşıyaka’dan, Konağa doğru süzülüyorum. Bu yaşamda en çok bana mutluluk veren olgulardan biridir benim Karşyaka-Konak arası gemiyle geçişim. Bende çok anıları vardır. Her İzmir’e geldiğimde yaşarım bu güzel geziyi.

 

Konağa yanaştık. Erken olduğundan çok kişi yok ortalıkta. Konak alanı çok güzel olmuş alt geçidiyle. İzmir’in simgesel ödeçek (saat) kulesi, hemen yanıbaşındaki çinili çomukevi(camisi), arkasında geçmişim izlerini taşıyan, sarıya boyalı İlbeylik (valilik) yapısı. Kemeraltı’na girdim, neredeyse bomboş.  Yollar kesik taş ile örülmüş. Güzel olmuş ancak altına destek konmadığından şimdiden yamru yumru. Solda, 1960’da babamla, abimle Adnan Menderes’i karşılamak üzere geldiğimizde çalı burçağı(fasulyası) yediğimiz Şükran Lokantası. Bütün o eski görkemini yitirmiş, ağlamaklı. Sağda solda işyerlerini açan tek tük kişililer.

“Günaydın Ayhan abi”

“Günaydın Coşkunum uğurlu işler”

Karakol önünde çilimini (sigarasını) tüttüren bir kollukgücü, kayıtsızca çevreyi gözetliyor. Sıkmalı yemiş suyu satanlar çoktan açmış. Portakal suyu 1, Nar 1,5 lira. Gevrekçilere ertirlik (kahvaltı) için giren çıkan erkenciler doluca. Sanki Kemeraltı yolu daha kısa oluyor, alış veriş yapan yanlıklar (insanlar) olmayınca. Güneş bir çıksın, iğne atsan yere düşmez burada.

 

Agora çarşısına girdim. Agora da çarşı demek. Göverciler(sebzeciler), bu süremin en körpe kokarot (kereviz), akboyun(pırasa), kelem(lahana), akkarını (karnabaharı) ile geçen süremin,  ülübe (patates), patlıcan, banadura(domates), buruşu (biber) yer alıyor. Bunların yanı sıra Egelilerin çok sevdiği; çalkan (şalgam), turp, muz, yeşilce (maydanoz) tereotu, dereotu, gerdeme, roka, radika, kuzukulağı, tarhana otu, dalgan, bürüm, kıvırcık (marul), soğan, sarımsak,  döngel(muşmula), anık(nane), kızılot(havuç) her şey var sergide. Ortalama satış tutarı bir ölçek 1 lira.

 

Çarşıdan çıktım Agora ören yeri hemen yolun öbür yakasında Eşrefpaşa’da. Çevresine bir çok dökük evi uray (belediye) yıkıyor. Ören yeri, İzmir’in eski çarşısı. Ak mermer ile granit dikmelerden yapılmış, neden baksan 10 bin metre kare alana yayılmış. Belli ki eskil kazılar yapılıyor. Ancak çevresindeki yapıların döküklüğüne bakıp, 3 bin yıllık önündeki kalıntılardan utanıyorsun. Yazık olsun bizlere. İlerleyeceğimize geri gitmişiz. Hele tam Agora’nın kuzey batısındaki koskoca katlı kapalı taşıt bırakmalığı ören yeri ile çok çelişiyor. Kalıntılara baktım daldım; “kimbilir burada ne yaşantılar geçti?”. İşte Agora, işte Kemeraltı, ikisi de çarşı. Aslında her şey yerli yerinde yalnızca çağ ile yanlıklar (insanlar), dil, özgen(kültür) değişiyor.

 

Oradan çıktım Arap çarşısına girdim. Oradan bir incikci boncukçuya girdim. Altmış beş yaşlarında biri belli işyerini yeni açmış yerleri süpürüyor.

            “Bu boncuklar gerçek mi?”

            “İmitasyon”

            “O ne demek? Ben gavur muyum ki, benle cavurca gonuşuyon?”

            “İmitasyon cavurca mı abe?”

            “Öğle ya”

            “Ne bilem ben, çocukla öle deyo”

            “Türkçesi yapmacık, Osmanlıcasıyla taklit”

            “Ülen abe, bende imitasyon, mimitasyon deyelo, bende yeni Türkçe sandım ne bilem ben”

            “Türkçe gidiyo gari. Yakında tümümüz cavurca gonuşcaz. Bak sen bile cavurca gonuşuyong, işyerinin adı bile cavur adı”

            “Bundan sona söylemeyiz gari”

            “Hadi uğurlar olsun”

            “Güle güle beyim yine bekleriz”

Aldığım birkaç incik boncukla birlikte geri dönerken Kemeraltı’ndan ortalık biraz biraz doluşmaya başlamıştı. Usuma(aklıma) yıllar önce uçakta karşılaştığım ünlü yazar Muzaffer İzgü geldi. O günlerde Akbaba dergisinde yazıyordu. Kendisi yazın(edebiyat) öğretmeniydi.

“Sizin yazılarını, betikleriniz(kitaplarınızı) büyük bir tatla okuyorum.”

“Sağ olun. Ancak, Aydın’da öğretmenlik yaparken çok verimsizdim”

“Neden? Aydın çok güzeldir”

“Sorun da bu ya. Ben Adana’lıyım. Tenekeli mahallede yaşarken, yanıbaşımıza gökdelenler dikildi. Orada çelişkileri gördüm, onları yazmağa başladım. Ancak Aydın’a geldiğimde ovasından yağ, dağından bal akıyordu. Toplum varsıldı, aykırıkları bulamadım, köreldim”

“Şimdi yazıyorsunuz”

“Yazıyorum, çünkü İzmir’e taşındım. Sık sık Kemeraltı’na iniyorum. Orada yoksul ile varsılı bir arada görüyorum. Toplum içinde çeşitli toplum kesimlerini gözlemliyorum. Bu çelişkiler beni yazmaya güdülüyor. Şimdi yazıyorum”

Dün, Alsancak’ta Kıbrıs Şehitler Caddesinde giderken bir yola “Muzaffer İzgü” adı verilmesi beni çok sevindirmişti.

 

Onu anımsayarak, Kemeraltı yolunu bitirdim. Koşar adım Konak yanaşmalığına 50 metre kala kalkış çıngırağı çaldı kalkacak gemi için son yakalayacaklara bir uyarıydı bu. Koşturdum, aldım bir atgeç(jeton).

            “Nereye gidiyor gemi Bostanlı’ya mı? Karşıyakaya mı?”,

            “Kaçırdın beyim. Her ikisine de”

Koştum tünlüğe (salona) girdim. Kapılar kapanmış, gemiler bağlarını çözmüştü. Kendi kendime içimden geçti,

            “Gemi kaçtı, ancak umarım yaşam kaçmaz”

İçinde olmam gereken geminin terkesine öyle baka kaldım. Gitti gitti gözden yitti. Oturdum oturağa yeniden açtım Cumhuriyet’i Hasan Tahsin’in vurulduğu Konak alanına şöyle bir baktım. O bu alana 1919 Mayıs’ında çıkan Yunan işgalcilerine “İlk kurşunu” atan yürekli yurtseverdi. Oracıkta kanlar içinde yere sermişti pis Yunan onu. Çok kalamadı ancak. 1922’de Türk ordusu önünden kaçan Yunan palikaryalarını alan İngiliz ile Fransız gemileri de bu yanaşmalıktan kaçmıştı geldikleri yerlere, tıpkı uzaklaşan Bostanlı gemisi gibi,  87 yıl önce. 17 Ocak 2009

 

Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN

 

KÜRESELLEŞME VE KEMALİZM

e-Posta Yazdır PDF

ahmet-ercanMustafa Kemalin deyişiyle (2) "Varlığını ve bağımsızlığını koruyamayan ulus ölmüş demektir" ve Atatürk sürdürür; "Tam bağımsızlık kaçınılmaz olarak; tutum (siyaset), eğitim, maliye, iktisat, türe (adalet), akıncılık (askerlik) ve ekin (kültür) gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir". Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımlılık, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir. Biz bunu sağlamadan barış ve dinginliğe erişeceğimiz inancında değiliz. (6) Atatürk demektedir ki "Özgürlük ve Bağımsızlık benim kimliğimdir". Küreselleşme ise; dünyanın her yanında anamalcıların (sermayenin), emeği, bağımsızlığı ve insanları ağır boyunduruk ve denetim altına almasıdır. Küreselleşmenin karşıtı ise ulusçuluktur. Bir insan hem ulusçı ve hem de küreselleşmeci olamaz.

Gerek Osmanlının son dönemlerinde ve gerekse çok ocaklı (partili) dönemden bu güne değin sürdürülen toplumsal ve akçal (iktisadi) tutum nedeniyle bağımsızlık büyük vurgun yemiştir. İşte bugün, Türkiye'yi uygarlık dünyasında eksili gösteren ve küçük düşüren, özgürlük ve bağımsızlığımızı yitirmiş olmaktan doğmaktadır. Bunun sonucunda, ülke ve ulus bütün onurundan, yaşama becerisine sürdürülebilirliğinden uzaklaşmış, ayrı bir kimliğe bürünme çabası içinde benlik, görenek ve geleneklerini yitirme sürecine girmiştir. İşte, küreselleşme ya da Türkçe anlamıyla yuvarlaşma denen yeni dünya sömürü düzeni budur. Adı çekici kendi öldürücüdür.

Atatürk büyük bağımsız utkusunun kazandıktan sonra şunu der; "Beyler çok çalıştık, çabaladık, savaştık, kan akıttık ve bağımsızlığımıza kavuştuk. Ancak, bağımsızlığı korumak, bağımsızlığı elde etmekten daha zordur. Onu korumak için iktisaden güçlü olmak gerekir.(4) 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat kurultayı açıldığında Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanılmış; ama, Toplumculuk (Cumhuriyet) duyurulmamıştı. O günleri Ankara'da yaşayan Sovyet Elçisi Aralof, anılarında Mustafa Kemal ile bu konuyu konuştuklarını yazıyor (5) Atatürk der ki: "-... Türkiye'de işçi sınıfı yok, çünkü gelişmiş bir sanayi yok. Bizim kentsoylularımızı (burjuvazimizi) ise henüz (kenter) burjuva sınıfı durumuna getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok cılız, çünkü anaparamız (sermayemiz) yok. Yabancılar bizi eziyor. Benim amacım ulusal tecimi kalkındırmak, üretim yerleri açmak, yer altı varlıklarını ortaya çıkarmak, Anadolu tacirine yardım etmek, varsıllaşmasını sağlamaktır. Bunlar devletin önünde duran işler. Bunları yasalaştıracağız."

Aralof, Mustafa Kemal Paşa'ya Rusya kalıbını önerince, Atatürk: "-Rusya'da iş başkadır" diye yanıt verir. "Rusya'yı Türkiye ile karşılaştıramazsınız! Rusya'da işçi sınıfı daha başkaldırıdan önce örgütlenmiştir, yüksek bir bilinç düzeyine erişmişti." Atatürk'ün o günlerde Aralof'a söyledikleri şaşırtıcı bir gerçeklik taşıyor, Mustafa Kemal'in tarihsel bilincinin kanıtlarını ortaya döküyor, bugünden dönüp geriye bakınca Mustafa Kemal'in tuttuğu yolun doğruluğu anlaşılıyor. Ne var ki, kentsoylusu, anaparası, üretim yerleri, bankası olmayan bir ülkede ekonomik kalkınmayı başarmak nasıl olacaktı?.. Tek bir yol vardı o da devletçilik ve öyle oldu.

1929 bunalımı dünyayı kasıp kavururken Türkiye devlet eliyle yatırımları yaşama geçiriyordu, bu yöntem çok partili yönetimlerden sonra da sürdü. İktisaden güçlü olmak için yer altı ve yerüstü kaynaklarımızı üretime açmamız gerekirdi. Atatürk'ün gösterdiği çözüm bugünkü sözde ülke yöneticilerinin benimsediği tefeci ekonomisi asla değildir. Tefeci ekonomisi her kez borcu daha çok borçla kapatarak borcu ve üremi (faizleri) büyüterek ülkeyi göçme noktasına getirmektedir. Dış tefecilerin (IMF, Dünya Bankası ve AB) boyunduruğuna girmektir. Halkın birikimine yüksek ürem vererek kendi halkını da devletini soyan bir tefeci durumuna getirmek, en korkuncu bunu geçim ve yaşam biçimi durumuna getirmektir.

Osmanlı zamanında, Murat Han'a elçi gelir ve der "Hünkarım Lehistan Polonya iktisadi sıkıntısı çözmek için Osmanlıdan borç para yardımı istemektedir. Ne dersiniz?" Hünkar der "İvedilikle verilsin". Elçi sorar "niye çabuk karar verdiniz." Hünkar der; "eğer bir ülke diğer bir ülkeye iktisaden borçlanırsa, o ülke siyasi bağımsızlığını yitirir ve borç aldığı ülkeye bağlanır. İşte bunun için hemen olur dedim."

IMF'nin Küreselleşmedeki Yeri

IMF-Uluslararası Para Birikeci; ulusların katkıları ile oluşturdukları ve gerektiğinde bu kasadan üretimle borç aldıkları bir bankadır. Bu birikecin bir yönetimi ve karar organı vardır. Gerektiğinde, ülke maliyesini yönetir, denetler ya da el koyar.

Manisalı'ya göre (3), IMF şudur. Türkiye'ye sunulan IMF izlencesinde döviz kuru değişmez tutulmuş ve değişmez tutulduğu için de zaman geçtikçe "döviz ucuzlamıştır". Olması gereken piyasa kurunun çok altında kalan döviz fiyatı dışalımın ucuzlamasına yol açmıştır. 1995'te Gümrük Birliği yüzünden kapıları açılan ekonomi bir de ucuzlatılmış dış alım ile karşı karşıya bırakılmıştır. Teknik bir durum gibi gösterilen olay günümüzde siyasi sonuçlar doğurmaya başladı ve şunlar oldu: (3) 1. Kapılar Gümrük Birliği ile açılmış iken "düşük kur" uygulaması ile dışalım ucuzlatılmış ve güdülenmiştir, 2. Dışalım iş kolu hızla büyüyor ve kazançlı duruma gelen dışalım ile içeride güçlü bir dışalım lobisi oluşmuştur. 3. Düşük kurlar, dışsatımın kazancını azaltmış; sanayici dışalıma ve ticarete bir kasa kaymıştır ve fabrikasını yabancıya satmıştır. 4. Hızla büyüyen dış açık, ekonomiyi dış borç almaya zorlamış, dış borç büyümüştür. 5. Böylelikle iç üretimin ve dış satışın yerini dış alım ve dış borç almıştır. 6. Ekonomi ve siyaset böylelikle, ABD ve Avrupa'ya daha bağımlı duruma getirilmiştir. Siyaset ve genörgütün (bürokrasinin) direnci kırılmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ABD ve Avrupa, kendi dışındaki ülkeleri aynı yöntemle Batı yayılmacılığına bağlamıştır. (3) 1990 sonrasında ise şu sonuçlar oluşmuştur; Bu ekonomiler Batı'ya (ve çokuluslu işletmelere) tek yanlı bağlanmıştır. İçeride yanlı sorunlar birden bire artmıştır ve dış borç yükleri, bu ülkelerin ulusal tutum izleyebilme olanaklarını zayıflatmıştır (3).

IMF'nin ağır siyasi sonuçlar doğuran önerileri, başlangıçta yakın teknik uygulamalar olarak sunulmuştur; değişmeyen ve düşük kur uygulaması, tarım kesimine yardımların kesilmesi, buluş belgesi (patent), berkitme (tahkim) anlaşmalarıdır. Sonuçta, IMF tutumları iç pazarın çokuluslu şirketlerin denetimlerine geçmesine ve dış bağımlılığın yükselmesine yol açmıştır. Bu aslında Batı'nın "küreselleşmenin altyapısını oluşturma" yöntemidir.  IMF'yle önerilen ve "teknik araçlar" olarak sunulan uygulamalar aslında, "köklü ekonomik değişiklik yaratan" ekonomi tutumu araçları olmuşlardır. Bunların köklü siyasi araçlar olduğu, üstü örtülerek saklanmıştır; kamuoyuna yalın, uygulanması zorunlu olan teknik konular gibi gösterilmişlerdir.

IMF bu bağlamda, Soğuk Savaş sonrasında ABD ve AB adına çok önemli siyasal sonuçlar yaratmıştır. Uygulattığı programlarla Türkiye, Arjantin, Brezilya başka olmak üzere birçok ülkeyi, ABD ve Avrupa'ya daha da bağımlı duruma getirmiştir. Bu arada, Soğuk Savaş sonrasında aralarında birleşerek daha da  büyüyen Batı'nın çokuluslu şirketleri, IMF bağlantılı ile pazarlardaki egemenliklerini genişletmişlerdir. Pazar ekonomisinin sözde suçsuz teknik araçları olarak önerilen uygulamalar büyük siyasi sonuçların ve bunalımların tetikçileri olmuşlardır.

Küreselleşme İçin İstenen de Aslında Bu Değil miydi?. İşte yuvarlaşma denen yutucu siyasetin, eğitimin, maliyenin, iktisadın, türenin, akıncılığın ve ekinin dünyayı yönetenlerin istediği gibi törpülenmesi ve sömürücülerce ülkenin varlığı ve geleceğinin tutuklanmasıdır.

2002'de bugün Türkiye ekonomide dışa bağımlı tefeci iktisadı sürdürmektedir. 115 milyar borcu ile (IMF, Dünya Bankası ve diğer tefeciler) Türkiye'nin maliyesi (vergi algısı, üretimi) IMF eline geçmiştir. AB'ye kayıtsız koşulsuz bağlılık nedeniyle iç ve dış siyaseti ABD ve AB denetimine girmiştir, türesi Avrupa Adalet Divanı ve AB'nin denetimindedir, Askerlik olarak NATO yolu ile ABD'ye bağlıdır, Kültür olarak İngiliz yaşantısı, müzik, dil ve eğitimini benimsemiştir (4).

Bir Türk'ün ilk okuldan, üniversite bitirinceye değin Türkçe eğitim görebilme anayasal hakkı elinden alınmıştır (4). Yabancı dil bilmek ayrı, yabancı dilde eğitim görmek ayrı olaylardır. Kendi ülkende başka bir ülkenin dilinde eğitim görmek, ancak sömürge ülkelerde vardır. Ana dilinde eğitim görmeyen ulus, yabancı dilde düşünüp ürün veremez. Bu hem Atatürk'ün Özgürlük düşüncesine ve hem de anayasaya aykırıdır.

Türkiye'de katıksız Türkçe konuşulur. Bir dil üretken ve türetken değilse o dil değildir. Ulusun dili, o ulusun özgürlük ve bağımsızlığının en önemli belirtkenidir (4). Çok uluslu Osmanlı döneminden kalan Arapça ve Farsça, Yunanca, İtalyanca, Fransızca ve Ermenice yayın ve yaşam terimleri ile günümüzde İngilizce'den alınan bilim-teknik, araç-gereç, yöntem ve yaşam terimlerinin Türkçeleri üretilmeli ve kullanılmalıdır. Satış yerleri, işyerleri, işletme adları, markalar yalnız Türkçe yazılmalıdır. Burası bizim ülkemiz.

Türkiye  Cumhuriyeti adı bile Türkçe değildir (4). Türk- Türkçe, iye Arapça (eli) demek ve Cumhuriyet Arapça Toplumculuğu demektir. Dolayısıyla Türkiye'nin adı Türkeli Toplumculuğu olarak değiştirilmelidir. Ayrıca, bunun bir yararı da, böylelikle İngilizce olarak Türkiye yerine aptal-hindi demek olan Turkey değil, Turkland denilecektir.

Bugün Dünya'da yuvarlaşma dümenine girmeyen Fransa ve Çin'de ilerleme +6 ile +9 düzeyinde iken bu sürece girenlerde eksilerdedir.

Dünya nüfusunun en varlıklı yüzde 20'sinin yaşadığı gelişmiş ülkeler, Dünya gelirinin yüzde 82'sini, tüm yabancı yatırımların yüzde 68'ini, tüm telefon hatlarının yüzde 74'ünü ellerine geçirmiş ve 1970'den beri yoksul ülke sayısı 25'ten 48'e çıkmıştır (4). Yeryuvarında en varlıklı yüzde 20 ile en yoksul yüzde 10 arasındaki fark 1960'da 30 kat iken, 1999'da 60 kata, 1997'de ise 74 kata çıkmıştır. Türkiye yeni dünya sömürü düzeni olan Küreselleşme dönemi dışına çıkmalıdır.

Türkiye'nin Ekonomisi Ne Ölçüde Büyük? 2000 yılı verilerine göre Türkiye 159 milyar dolarlık kesintisiz ulusal gelirle (KUG-GSMH) satın alma gücü olarak dünya 17. büyük ekonomisidir (4). ABD 9.601 trilyon dolarla birinci ve onun arkasından Çin 4.951 trilyon dolarla ikinci, Japonya 3.436 trilyon dolarla üçüncü, Hindistan 2.375 trilyon dolarla dördüncü, Almanya 2.047 trilyon dolarla beşinci ve onları 6. Fransa, 7. İngiltere, 8. İtalya, 9. Brezilya, 10. Rusya, 11. Meksika, 12. Kanada, 13. Güney Kore, 14. İspanya, 15. Endonezya, 16. Avustralya, 17. Türkiye izliyor, bundan sonra Arjantin, Hollanda, Güney Afrika ve Tayland geliyor (4). Bu durumu ile Türkiye birçok ülkenin pazarı olma anlamında ilginç bir ülke görünümünde. Ancak, tükettiği para, ürettiği değil, borç aldığıdır, unutulmasın.

Türkiye'de Ekonomik Yuvarlaşma

Küreselleşmenin bir sonucu olarak Türkiye'de ekonomik yaşamı değiştiren 21 Şubat 2001 bunalımında, sanayi, tecim ve yumuş (hizmet) işkolları yabancıların eline geçmeğe başlamıştır. Yabancılar Türk işletmelerini bir bir ele geçirmeye ya da ortaklık paylarını arttırmağa ve ezici çoğunluğu ellerinde tutmağa başlamışlardır. Yabancı işletmelerle yapılan evlilikler sonucu denetim hemen tümüyle yayılmacıların eline geçmektedir. Özelleşme dümeni  altında giden bu tezgah, Türkleri kendi yurtlarındaki üretim özeklerinde, yabancı yönetimlerin işçisi durumuna getirmeğe başlamıştır. Açıkçası, düşük ücretle çalıştırılan Türkiye'deki Almanya doğmuştur, 2000'den beri yabancılara açılan büyük işletme sayısı 200'ü geçmiş, 10 işletmenin tümü, 25 işletmenin ise yüzde 99'u yabancılara satılmıştır. Yabancı anamalcılar özellikle, besin, işleyim (otomotiv) bankacılık ve iletişim işkollarına ağırlığını koymuşlardır. Ekonomik bunalımdaki üretim işkolu (reel sektör), yabancıların sanki kucağına düşmüştür. Türkiye'nin üretim kaynaklarını sıra düzen eline geçiren, yuvarlaşan Dünya'nın yabancı yatırımcıları, Türkiye'yi kendi ülkesinde tutuklamaktadır.  Türkiye, sanki altımızdan bir halı çekilir gibi çekilip alınmaktadır.

Yabancılara, Türkiye'nin üretim kaynakları küreselleşme (yuvarlaşma) kılıfı ile peşkeş çekilirken, Türk halkının parası yüksek ürem, Türk lirası'na güvensizlik avutması ile bankalarda tutuklanmakta ve üretim işkoluna aktarılması sanki engellenmektedir. Tutuklanan paralar yöneticilerce kullanılırken, Türk lirası'nda mı yoksa dolar'da mı duracağını şaşıran ve şaşırtılan halkın birikimleri, bir günlük ani değişimlerle tezgahcı yöneticilerin oyunlarıyla çalınmaktadır. Kaldı ki, karapara ve haksız kazançlarla elde edilen birikimler çoktan yurtdışına çıkmıştır. Ülkede kalan para, emekli ve emekçilerin birikimleridir. İnsanlar, salt varlıklarını korumak için, ürem, bono, dolar izleme sersemi olmuşlardır. Dolar her yükseldiğinde birikimci yerinde sayarken, TL'den başka kazancı olmayan yüzde 70'lik acınası halk, yöneticiler eliyle biraz daha yoksullaştırıldığının ayırdında bile değildir. Ne yazık ki gelecek yıllar için bile umut yoktur.

IMF isteği üzerine Amerika'dan alınan uyarı ile, 15 günde 15 yasa çıkararak toplumcu devlet yapısı çökertilirken, Türkiye dış değişimlere duyarlı biçime getirilmiş, var olan kısıtlı kaynaklar bankacılık iş koluna aktarılırken, kamunun dokuncaları (zararları) arttırılmıştır. Paranın değer yitirmesiyle halkın yarı yarıya azalan satın alma gücü, sürekli zamlar ve pahalılık karşısında geriletilmeyi sürdürüyor. Yeni yasalar bunalımdan çıkılmasını sağlamazken, üretim araçları ve denetim yabancıların eline geçiyor, aynı 1918'deki gibi Türkiye yoksullaşıyor ve ne yazık ki gümbür, gümbür göçüyor, 1912 Balkan savaşları sırasında olduğu gibi.

Derin bir durgunluk içinde yüksek pahalılık yaşayan bu ülkede artık anlaşılmalıdır ki 1948'de biten Atatürk döneminden sonraki akçal tutum yolu başarısızdır. Türk ekonomisinin yapısını gözönüne almayan tutumlar, bunalıma neden olmuştur. Böylece Türkiye gelişmekte olan ülkeler içinde 81'inci sıraya gerilemiştir. Özellikle yüksek üremin nedeni; iç borç birikiminin bir türlü eritilememesidir. Anapara (sermaye) yatırımları güven bunalımı nedeniyle yüzde 23 azalmıştır. 2001'de ödenmeyen senetler yüzde 76 artmıştır. Kapanan işyerlerinin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Para durumu kamu giderlerini karşılayamaz durumdadır.

Türkiye'nin geleceğine duyulan güvensizlik, birikimleri hızla dışarıya kaçırtmıştır. Türkiye, Türk yatırımcıların Türkiye'deki fabrikaları kapatarak komşu ülkelere taşımasını sanki görmemekte, yabancı yatırımlara yalvarmaktadır. Son iki yılda Türkiye'ye gelen yabancı yatırım 75 milyon dolar iken, Türkiye'den dışa yapılan yatırım 2.5 milyar dolardır. Son iki yılda yalnızca Bulgaristan ve Romanya'ya kaçan büyük sanayi sayısı 1000'i aşmıştır. Türkiye hazır bir alt yapıyı yabancılara sunuyor. Ah benim çareyi kendinde değil, yabancılarda arayan beceriksiz ve vurdum duymaz yönetimim, Atatürk'ün izinde değil, Osmanlı'nın boşvermişliğindeyiz. IMF, küreselleşme, AB derken ayırdında değiliz ülkemiz altımızdan akıp gidiyor. Kendi ülkemizde, kendi tesisleremizin işçisi oluyoruz. İşin ayırdında değiliz. Kapılmışız bir fırtınaya gidiyoruz. Küreselleşme ırmağında yuvarlandıkça, yuvarlanıyoruz. (küreselleşiyor). Artık dur demeliyiz, bu duruma Atatürkçüler. Tören Atatürkçülüğü değil, eylem, değişim ve devrim Atatürkçülüğüne. Hep birlikte haydiiii.......haydiiii........çok geç olmadan............................

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynaklar

____________________________________________

 

1. Boyacıoğlu, Hacer, 2002, Ekonomide Yitiriş, Cumhuriyet.

2. Bilgeli, Vedii, 2002, Türkiye Cumhuriyeti ve ABD-1, Cumhuriyet, 27 Ekim, olaylar ve Görüşler, s. 2 yıl 79, s. 28144

3. Manisalı Erol, 2002, Masum Araçların Dev Sonuçları, Cumhuriyet, 28 Ekim, s. 11

4. Ercan Ahmet, 2002, Seçim Bildirgeleri

5. Selçuk İlhan, 2002, Burjuva ile Komprador Arasında, Cumhuriyet

6. Atatürk, M. Kemal, 2001, Söylev.

 

Sayfa 1 / 2

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3612
mod_vvisit_counterDün3467
mod_vvisit_counterBu Hafta3612
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay20037
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü527566