Ulusal Gündem

Thursday, Sep 09th

Last update:12:51:09 PM GMT

You are here: YAZARLAR (II) Yüksel Erdoğru

Yüksel Erdoğru

Kadınların Kararı Yazgıları Olacaktır

e-Posta Yazdır PDF

yuksel-erdogruKadın erkek ayırımcılığı yaptığımdan değil. Ama eğer kadınlar “Hayır” derse, 12 Eylül’de oylanan Anayasa ölü doğar.  Kadınlar çocuk doğurma veya doğurmama hakkını kazanmış ve yasalarımıza koydurmuştur.  Dolayısıyla dış güçlerin iğfal ettiği babası belli olmayan bu Anayasa’yı kabul etmemek kadınların en doğal hakkıdır.  İş ki kurulan kapandaki peynirin cazibesine kapılıp “Evet” demesinler.  Bu Anayasa, kadınların kazanılmış hak ve özgürlüklerini geri almakla kalmayıp, devamında kadınları köle yapacak yasalar çıkarmasına da olanak verecektir.  Bilindiği gibi, daha önce kadınların aleyhine olarak hazırladıkları kanunlar, yüksek mahkemelerce iptal ediliyordu. Bu Anayasa ile yargıyı ve yüksek yargıyı da ellerine geçirecekleri için, her bir kadını köle, her bir kadını cariye, 13-14 yaşındaki çocuklarımızı da kendilerine 2 nci, 3 cü eş yapmayı yasallaştırma imkanı bulacaklardır.  Kadınları sosyal hayattan koparıp evlere kapatmaları, çocuk doğurma makinesine döndürmeleri, hatta 3 çocuk doğurmayan kadınları cezalandırmak için, kanunlara cezai müeyyideler koymaları bile olasıdır.  Dikkat edin; Başbakanın sol tarafına dönüp “kadınların hak ve özgürlüklerini genişlettik” derken, sağ tarafa dönüp “Kadınla erkek eşit değildir” diyerek kendi kendisini yalanlaması bundandır.  Bu anayasanın kabulü önce ülkemizin, sonra da kadınların ileriye gidişinin sonu, çağdaşlıktan geriye dönüşün de başlangıcı olacaktır. Ama, altını çizerek vurgulamalıyım ki, sonuçta uzun vadede bütün kadınlar zarar görse de, ilk darbeyi yiyen ve en çok ezilenler “Evet” diyen kadınlar olacaktır.

 Şu anda Türkiye’de oynanan oyunun senaryosu dış güçler tarafından yazılmış, roller de hükümet dahil tüm yandaşlara aynı güçler tarafından dağıtılmıştır. Bizim sahnede gördüğümüz iktidar, göbeğinden bağlı olduğu suflörün talimatlarına göre rolünü oynamaktadır. Rolünü oynamamak gibi bir şansı yoktur. Ya yok olacak, ya da yok edecektir.  Bu nedenle de, oyunun perde arkasını görebilen yurtseverler bir şekilde susturulmakta ve etkisiz hale getirilmektedirler.  Dış güçler, 28 sene önce kendilerinin hazırladığı Anayasa’yı, eşitlik ve özgürlük ambalajında halka kabul ettirerek Türkiye’yi içten ve dıştan kuşatmayı başardılar.  Şimdi ise, yine kendilerinin tezgahladıkları bu Anayasa ile – Banu Avar’ın tabiriyle – “Altın Vuruşu” yapmaya hazırlanmaktadırlar.

 Dikkat edilirse Anayasa’da değiştirilen maddelerin çoğu kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili.  Hem kadınlara, hem erkeklere kapana konulan zehirli peynirin cazip gelmesi bundan.  Oysa peynirin içine konulan hukukla ilgili 1-2 madde, bir ulusun rejiminin değiştirilmesine ve hatta yok olmasına yetecek kadar zehirli.  İktidar, Türk milletinin asla kabul etmeyeceğini bildiği için bu maddeleri değişiklik yaptığı maddelerin arasına sıkıştırmıştır.  “ya hep ya hiç” diye dayatması bu nedenledir.

 İktidar, 8 yıllık icraatları ile yasama ve yürütme üzerinde yeterince hakimiyet kurdu.  Hala en güvenilir kurum olan ordumuzu yıpratmayı da başardı. Kamu ve özel kuruluşlarda kadrolaşmayı sağladı. Artık sıra yargıyı ve yüksek yargıyı ele geçirmeye geldi.  Demokrasi maskesini takarak,  demokrasinin vazgeçilmezi olan “Kuvvetler Ayrılığı”  prensibini ortadan kaldırmaya ve hükümetin tek güç haline gelmesini sağlamaya çalışıyorlar.  Amaçları, önlerinde icraatlarını engelleyebilecek hiçbir merci bırakmamaktır.  Bilindiği gibi “Ben yaptım oldu; ben sattım oldu” zihniyetiyle hareket eden iktidarın icraatlarını Danıştay’ın çeşitli daireleri durdurmakta ve Anayasa Mahkemesi de iptal etmekteydi.  Bu kurumlara yandaşlarını yerleştirdiklerinde, Türkiye onlar için dikensiz gül bahçesine dönecektir.

 Yürürlükteki Anayasa’da devletin niteliklerini gösteren 1 inci, 2 nci ve 3 üncü maddelerinde yazılı hükümlerin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez olduğu 4 üncü maddede hükme bağlanmıştır. Cumhuriyetin omurgasını oluşturan “Hukuk” gibi bir güç de bağımsızlığını kaybeder ve iktidar ne derse onu yapan bir kurum haline getirilirse, “Anayasa’nın 4 cü maddesinin iptaline kim ve hangi kurum mani olacaktır?!!   Dahası, 4 cü maddesi olmayan bir Anayasa’da tek güç haline gelen iktidarın, Anayasa’nın ilk 3 maddesinde de değişiklik yapmayacağının garantisini kim verebilir? Kim?!  Hangi kurum buna mani olacaktır?!  İşte asıl hedef, Anayasa’nın ilk 3 maddesinin değiştirilmesidir. Bunu dış güçler istemekte ve mevcut iktidarı da, ne pahasına olursa olsun, -gerekirse ölüleri bile mezardan çıkarıp-  bunu başarmaya zorlamaktadırlar.

 Türkiye,  “Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi uluslar arası sözleşmesi” ni imzalayan 150 ülkeden birdir. Bu sözleşmeyi 1985 yılında imzalamış olmasına rağmen, yıllar yılı kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını önleyen kanuni düzenlemeleri yapmamıştır.  Uluslar arası kadın örgütlerinin büyük mücadeleler sonucu elde ettikleri haklardan, Türk kadınlarının da yararlanması için, başta KA-DER ve Türk Kadınlar Birliği olmak üzere, Cumhuriyet Kadınları Derneği, KASAUM, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı’nın da içinde olduğu bir çok kadın kuruluşu tarafından yapılan büyük mücadeleler sonunda Medeni Kanunda ve Ceza kanununda değişiklikler yaptırılmıştır. Yani sadece insan olarak doğmuş olmanın bile yeterli olacağı hakları, kadınlar savaşarak kazanmış ve yasalara koydurmuşlardır. Bu gerçekten kadınların başarısıdır.

 Hem Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Medeni Kanunla, aile, miras eşya ve borç ilişkilerinde kadın-erkek eşitliğine yönelik büyük kazanımlar sağlamışlar, hem de uluslar arası anlaşmaların yaptırım gücü etkisi ve kadınların özverili çalışmaları ile Türk Ceza Kanunu’nda 40’tan fazla maddenin değiştirilmesi sağlanmıştır. Böylece kadınlar,  2004 yılında yürürlüğe giren TCK ile, bedenlerinin ve cinselliklerinin kendilerine ait olduğu gerçeğini kabul ettirmiş ve yasalara da koydurmuşlardır..  Bunlar vazgeçilebilir kazanımlar değildir.

 Anayasa Mahkemesi, parlamentonun çıkarlığı yasaların ve Anayasa değişikliklerinin kanunlara uygun olup olmadığını denetleyen yüksek bir mahkemedir. Yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesi’nin kapıları vatandaşa açılacaktır. Görünüşte vatandaşın lehine gibi görünen bu değişikliğin nedeni, Devletin kendi yasalarını kendisinin çiğneyip suç işlediği içindir. Türkiye,  AİHM’sine açılan davalardan  2.017’sinde suçlu bulunarak milyonlarca dolar para cezası ödemeye mahkum edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kapılarını vatandaşa açmak, aslında AİHM’sinin kapılarını vatandaşa kapatmak için bulunan bir çözümdür. Anayasa Mahkemesi’nin iktidarın yararına karar verecek bir aile mahkemesi haline getirilmek istendiği artık sır olmaktan çıkmıştır.

 Bu anayasa’ya “Evet” demek, Atatürk’ün Türk kadınına verdiği hak ve özgürlüklerden vazgeçmesi demektir.  Büyük savaşımlarla yasalara koydurduğu haklarından vaz geçmesi demektir. Kocaların birden fazla kadınla evlenmesine, “Boş ol” dediğinde, kendisini kapının önünde bulmasına, kız çocuklarının bir eşya gibi satılmasına izin vermesi demektir.  Çünkü 12 Eylül’de vereceğimiz oylarla Türkiye’nin ileride nasıl bir devlet olacağını belirleyecekti.  Ya şimdi “Hayır” diyeceğiz, ya da ömrümüzün sonuna kadar, şiddet de görsek, cinsel tacize de uğrasak, evlere kapatılıp köle de yapılsak, ne isterlerse  “Evet” demek zorunda kalacağız.

 

Yüksel Erdoğru

Kanun Kaçaklarının Sığınma Evi

e-Posta Yazdır PDF

yuksel-erdogruTürkiye Büyük Millet Meclisi’ne hakaret ediyor falan demeyin. Çünkü bu iktidar zamanında TBMM’si yalancıların, dolandırıcıların, hazineyi soyanların, evrakta sahtecilik yapanların, bölücülerin, irticai faaliyetleri kanunla da saptanmış olan siyasi parti üyelerinin, Ilımlı İslam devleti kurmak isteyen rejim düşmanlarının ve vatana ihanet eden kanun kaçaklarının “Sığınma Ev”i haline gelmiştir. Suçlu olup olmadıkları bile belli olmayan asker, sivil, akademisyen, gazeteci, yazar, bilim adamı vb. hapishanelerde ölüm-kalım savaşı verirken, haklarında sayısız suç dosyası bulunan ve hatta suçu sabit olan kişiler, dokunulmazlık kalkanının arkasına sığınıp korkusuzca suç işlemeye devam etmektedirler. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Doğru olup olmadığı bilinmeyen - İftira olma olasılığı çok yüksek olan – ve sadece hakkında iddia bulunan Türk askeri terfi bile edemezken, suçları sabit kişilerin ülkeyi yönetmekte olması bile TBMM’sinin kanun kaçaklarının sığınma evi haline geldiğinin delili değil midir?!  Şimdi Anayasa’da yaptıkları değişikliklerle, TBMM’sinin tapusunu alarak ev sahibi olmaya ve “Hukuk” u da kiracıları yapmaya çalışmaktadırlar.

Anayasa bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin ve görevlerinin yazılı olduğu temel kanunudur. Günün koşullarına göre yeni bir Anayasa yapmak ihtiyacı doğduysa, bunun demokratik bir katılım ve uzlaşma ürünü olması gerekirdi.  Oysa sonunun geldiğini ve mevcut Anayasa ile kanundan kaçamayacağını anlayan iktidar, gemi o kadar azıya aldı ki, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan insanların cesareti ile Anayasa’yı tek başlarına değiştirmeye kalktı. “Yeterli çoğunluğum var; ne istersem onu yaparım” mantığı ile hareket etmekteler. “Güzel şeyler olacak” dedikleri, “Alıştıra-alıştıra yapacağız” dedikleri, Türkiye’yi demokratik, laik, sosyal ve hukuk devlet olmaktan uzaklaştırmaktan başka bir şey değildir.  Ancak, Anayasal bir devlette, gerekli değişiklikleri yapmadan rejimi değiştiremeyeceklerini ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne dokunamayacaklarını bildikleri için, Türkiye’yi “Anayasal Devlet” olmaktan çıkarıp, faşist baskı uygulayabilecekleri “Anayasalı Devlete” dönüştürmek istemektedirler.  Yerine göre korkutarak, yerine göre iş ve aş vaad ederek, yerine göre de açlık sınırındaki insanlara sadaka dağıtarak Anayasa’yı kabul ettirmeye çalışması bundandır.

İlla ki hukuk bilmeye gerek yok. Anayasa’da nelerin değiştirilip, nelere dokunulmadığına bakmak, faşist bir din diktatörlüğünün temellerinin atılmaya çalışıldığını anlamak için yeterlidir.   Dokunulmazlıklar kaldırılmamıştır. HSYK’dan Adalet Bakanı ve Müsteşarın eli çektirilmemiştir.  Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kısıtlanmamıştır.  Seçim yasasında değişiklik yapıp seçim barajı düşürülmemiştir. YÖK kaldırılmamıştır.  Bunlara dokunulmadan Anayasa’da yapılan değişikliklerin, halkın demokratik hak ve özgürlüklerini genişleteceğine ve Cunta Anayasa’sını ortadan kaldıracağına kargalar bile güler.  Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar yürütmeyi güçlendiren bir Anayasa’dır bu.

Net ve açık olarak ifade ediyorum; 12 Eylül’de referanduma sunulacak Anayasanın tek bir amacı vardır; o da yargıyı ele geçirmektir. AKP, yaptığı yolsuzluklar ve hukuken suç olan siyasi eylemlerinden yargılanmaktan kurtulmak için bu Anayasa değişikliğine gitmiştir.  Kendisine bağlı ve bağımlı bir hukuk sistemi yaratmaya çalışmaktadır. Daha fazla hak ve özgürlük ambalajına sardığı Anayasa’daki değişiklikler, zehri içinde saklı şeker görünümündeki tuzaklardır. En basit bir kira sözleşmesinde bile, “Uyuşmazlık halinde bulunulan yerin mahkemeleri yetkilidir” deye yazılıdır.  Yani taraflar haksızlığa uğradıklarında nereye müracaat edeceklerini bilirler.  Oysa referanduma sunulan Anayasa’da halkın lehine gibi gösterilen maddelerin her birindeki uyuşmazlık halinde, yetki ya yürütmeye, ya yürütmenin ağırlıkta olduğu komisyona, ya da yürütmeye bağlı ve bağımlı hukukçulara bırakılmıştır. İnsanların bağımsız mahkemelere müracaat etme hakkı bile elinden alınmıştır.   Halkın bu Anayasa’yı onaylaması, kendi esaret fermanını imzalamasından başka bir şey değildir.

 

Yüksel Erdoğru

Pirinçteki Beyaz Taşlar

e-Posta Yazdır PDF

yuksel-erdogruCumhuriyet Halk Partisi’nin 33. Kurultayında “Kemal Geliyor” pankartları, Kılıçtaroğlu’nun Ecevit kasketi giymesi  ve Rahşan Ecevit’in yanına oturması sanırım dikkatlerden kaçmamıştır. Bir kişinin karısı / kocası olmak o insanı güvenilir ve saygıdeğer yapmaz. Herkes bunu kendi kimliği ve kişiliği ile kazanmalıdır.  Rahşan Ecevit’in hizipçilik ve ayrıştırıcılıktan öte bu memlekete nasıl bir hizmeti olmuştur? Bilmiyorum. Olaylar sanki çok dürüst bir insan olan Kılıçtaroğlu’nun, henüz fark edemediği, birilerinin olmasını istediği şekilde oluşturuluyor gibi geliyor bana; umarım yanılıyorumdur (Şimdi ‘kovana çomak sokmanın alemi yok’ falan demeyin. Bizzat içinde yaşadığım 11’ler olayını, 28 sene sonra Demirel’e en yakın bürokratın tezgahladığını kendi kaleminden okusaydınız / okuduysanız bana hak verirsiniz.  Aşağıda o konuya da değineceğim).  Son 8 yılda taarruza geçen iç ve dış düşmanların işbirliği yaparak, halkı korkutup sindirdiğini, dinci bir yönetime doğru gidildiğini ve etkin bir muhalefet yapılmadığı için de, Türkiye’nin çağdaş, laik, ve demokratik bir hukuk devleti olmasından yana olan herkesin, Mustafa Kemal gibi yeni bir kurtarıcı çıkması için yanıp-tutuştuğunu biliyorum.  Son zamanlarda “Bir daha çık gel Samsun’dan, sarı saçlı mavi gözlüm” feryatlarını herhalde duymayan kalmamıştır.  Kurultaydaki pankartlara “Kılıçtaroğlu Geliyor” yazılmamasının nedeni, sanırım 7 harften tasarruf etmek için değildi.  “Kemal Geliyor” demekle, halk üzerinde Mustafa Kemal gibi bir kurtarıcı geliyor umudu yaratılmaya çalışılmış, etkili de olmuştur. Ama beklentinin bu denli büyük tutulması, karşı devrimcilerin eline Mustafa Kemal’le, Kemal Kılıçtaroğlu’nu kıyaslama imkanı da vermiştir.  Nitekim köşe yazarları “Lider dediğin…” diye başlayan yazılar yazmaya başladılar bile. Bu büyük haksızlıktır.  Çünkü Mustafa Kemal’in Kurtuluş savaşını yaptığı devir ile, Cumhuriyet’i kurduğu Türkiye ile, bugünün global dünyasındaki Türkiye arasında karşılaştırılamayacak koşul farklılıkları vardır.

Bülent Ecevit, siyasi yaşamında birçok ilklere imza atamış bir politikacıdır. Parti içi mücadele ile Genel Başkan olan ilk kişidir.  Siyasi tarihimize  “Milli Şefi deviren adam” olarak adını yazdırmıştır. İki ayrı partiye Genel Başkanlık yapmıştır. Kıbrıs Fatihi olarak efsaneleşmiş; 11’ler olayının baş aktörü olarak da, Türk siyasi tarihinde ilk kez gensoru ile bir hükümetin düşürülmesini sağlamıştır.

11’ler olayından önceki dönemi kısaca hatırlatmakta yarar var. Türkiye, o günlerde benim nedenini bilemediğim, bugün ise 12 Eylül darbesinin alt yapısının hazırlandığından kuşku duymadığım günleri yaşıyordu. Şehirler ve kasabalar bölünerek kurtarılmış bölgeler haline getirilmişti. Ülkenin her tarafında anarşi ve terör vardı. Öğrenciler sağ-sol çatışmaları ile birbirine kırdırılıyordu. İşsizlik ve pahalılık tavan yapmış, kimsenin mal ve can güvenliği kalmamış, üniversitelerde eğitim yapılamaz hale gelmişti.  Benim gibi 12 Eylül darbesinin okyanus ötesinden düğmesine basılmış olduğunu bilmeyenler “Asker neyi bekliyor? Bir an önce başımıza geçse de bizi kurtarsa” demeye başlamıştı.  İşte seçime gidildiğinde ülke böylesine kötü şartlar içindeydi. Ecevit oyların %42’sini almasına ve 213 milletvekili çıkarmasına rağmen hükümet kuramamıştı.  Bunun üzerine Demirel, İkinci MC Hükümetini kurmuştu. Ama mecliste hiçbir partili sonuçtan memnun değildi. Yeni seçilenlerin çoğu CHP ve AP koalisyonu istiyordu.  Fakat her iki parti de buna yanaşmıyordu. Ecevit ise, kendisi ile hükümet kurmaya yanaşmayan partilere inat, ne pahasına olursa olsun iktidar olmak istediğini, 10 milletvekilini bakanlık karşılığı satın alarak kanıtlamıştı.

11’ler olayının içinde yaşayan bir tanık olarak, siyasi tarihimizin en utanç verici ve en tiksindirici örneğidir diyebilirim.  11’ler olayında, istifalara kadar aylarca süren uzun bir hazırlık çalışması yapıldı ve Ankara’daki Türkiye Trafik Kazaları Yardım Vakfı üs olarak kullanıldı. Bu Vakfın Üs olarak seçilmesinin nedeni, AP Balıkesir Senatörü Cemalettin İnkaya’nın Vakıf Başkanı olmasındandı. Binaya giriş-çıkışlar kontrol altında tutulabildiği için 11’ler burada toplanmayı tercih ediyorlardı.  10 seneden fazla çalıştığım bu müessesede, o tarihlerde Vakfın İdari İşler Müdürlüğünün yanı sıra, Vakıf Başkanı’nın asistan sekreterliğini de yürütüyordum. Bu nedenle 12 milletvekilini yakından görme ve konuşma imkanım olmuştu.  Hepsine ülkeyi içinde bulunduğu kaostan kurtaracak kahramanlar olarak bakıyordum (Ünal Yaltırık 28 sene sonra bir kitap* yazarak bu işi Ecevit ve Mehmet Can’la birlikte kendisinin tezgahladığını, Vakfın dışında nerelerde, kimlerin evinde nasıl toplandıklarını ve milletvekillerini istifa etmeye nasıl ikna ettiklerini anlatmamış olsaydı, 11’ler olayının Vakıfta başlayıp, vakıfta bittiğini sanacak kadar da saf ve politik entrikalardan bihaberdim).

Her gün İnkaya’nın odasına gelen milletvekili sayısı artmaya başlamıştı.  Biri gidip biri geliyordu. Bazen gruplar halinde, geceleri toplandıkları da oluyordu.  En çok da bir CHP-AP koolisyonunu nasıl kurdurabileceklerini tartışıyorlardı. Benim en önemli görevim, Vakfa basının girmesine ve 12 kişi ile görüşmelerine mani olmaktı. Daha Türkiye cep telefonu ile tanışmadığı için, kimse kimseye direkt ulaşamıyordu. Başlangıçta çalışmalar çok gizli sürdürüldü. Ama bir araya gelişler sıklaştıkça kulağı delik gazeteciler, bazı milletvekilinin gizli toplantılar yaptığını, yakın bir gelecekte AP’den istifaların olabileceğini yazmaya başladı. Hatırladığım kadarıyla bunların arasında Can Pulak, Yavuz Donat, Cüneyt Arcayürek gibi gazeteciler vardı.  Basında doğru-yanlış haberlerin çıkması,  11’lerin karar almalarını hızlandırdı.  Protokole son şeklini verip imzalamaya karar verdiler.  El yazısı ile yazılan bu protokol 4-5 madde içeriyordu ve 12 kişi de bu protokolü imzalamıştı. Protokolü imzalayacak milletvekili, önce elini tabancasının üstüne koyuyor; namus, şeref ve tabancasının üzerine yemin ettikten sonra protokolü imzalayıp süratle vakfı terk ediyorlardı.  “Aşağıda imzası bulunan bizler” diye başlayan protokolün içeriği,  -kabaca- ülke çıkarına olan konularda nasıl bir işbirliği yapacaklarını, partilerinden istifa edeceklerini, mecliste bağımsızlar olarak ayrı bir grup oluşturacaklarını, hiçbir partiye girmeyeceklerini ve görev almayacaklarının beyan ve kabulüydü.

Mataracı ile başlayan istifalar, peş peşe devam etti.  Ortalık toz-dumandı. Radyolar yayınlarını kesip istifaları duyuruyordu. Her yeni istifadan sonra, hükümet ha düştü ha düşecek diye, iktidar ve muhalefet sandalyeleri anons ediliyordu. Milletvekillerinin çoğu istifa edeceklerini eşlerine bile söylememişlerdi.  Bir ara sekreter “ Ecevit arıyor,” dedi.  Şaşırdım; kendisiyle ilk kez konuşacaktım. O sakin ve tane tane konuşan sesiyle “Yüksel hanım, ülkemiz için hayırlı uğurlu olsun; istifa eden vatansever arkadaşlarımı kutluyorum. Lütfen kendilerine iletin, şu andan itibaren onların can ve mal güvenlikleri bize aittir; merak etmesinler” dedi. Şaşkınlığımı daha da artırmıştı.  Ahizeyi elimle kapatarak karşımda oturmakta olan İnkaya’ya söylenenleri aktardım.  Eliyle “istemez” gibi bir hareket yaparak “biz can ve mal güvenliğimizi kendimiz koruruz” dedi.  Ecevit’e “Peki efendim, mesajınızı ilgililere ileteceğim” demekle yetindim.  Gerçekten de istifa eden milletvekilleri seçmenleri tarafından tehdit ediliyordu.  istifalarını geri almazlarsa öldürülecekleri, ailelerine, çocuklarına zarar verileceği söyleniyordu. Nitekim İnkaya’nın istifasından sonra Balıkesir’den 3 otobüs dolusu AP’li seçmen gelmiş ve İnkaya’yı istifasını geri alması için zorlamışlardı.

Kalyon otelindeki toplantı için Ecevit herkesi tek tek aramıştı.  İnkaya’ya “neden toplantıya katılıyorsunuz?” diye sorduğumda, “Orada olmalıyım; aramızda çürük elma var mı ona bakacağım” demişti. – elmaların hepsinin çürük olduğunu yılların politikacısı olarak o bile tahmin edememişti - Sonradan öğrendiğime göre adres basına sızdırıldığı için toplantı Güneş Motel’de yapılmış. İşte burada kıran-kırana bakanlık pazarlıkları yapıldığını yazıyor Yaltırık. Ecevit İnkaya’ya “Siz hangi bakanlığı istiyorsunuz?” diye sorduğunda; İnkaya “Beyefendi siz ne diyorsunuz? Biz partimizden bakan olmak için istifa etmedik. Böyle bir beklentimiz de yok.  Biz mecliste bağımsız milletvekilleri olarak çalışma yapacağız.  Ben bir koltuk uğruna koltuk değneği olmam” diyerek toplantıyı terk etmiş. O günlerde ulusal basının çoğu “Bir koltuk uğruna koltuk değneği olmam” manşeti atarak, İnkaya’nın toplantıda yaptığı konuşmayı yazmıştı.

Sonuçta Ecevit, “Bulsunlar 226’yı düşürsünler hükümeti” diyen Demirel’in karşısında satın aldığı milletvekilleri ile 226’yı geçmişti. Gensoru verildi ve hükümet düşürüldü. Hükümeti kurma görevi de Ecevit’e verildi. Ecevit’in, 5 Ocak 1978 günü Mecliste oluşturduğu hükümetin açıklamasını radyodan dinliyordum.  Tuncay Mataracı, Gümrük ve Tekel Bakanı, Güneş Öngüt, Ulaştırma Bakanı, Orhan Alp, Sanayi Bakanı; Mete Tan, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı, Şerafettin Elçi, Bayındırlık Bakanı; Ahmet Karaaslan, İmar-İskan Bakanı; Hilmi İşgüzar, Sosyal Güvenlik Bakanı ve Mustafa Kılıç, Ali Rıza Septioğlu, Enver Akova da Devlet Bakanı olmuşlardı. Bu adamların hiçbir partiye girmeyeceğiz ve görev almayacağız diye, tabancalarının üzerine ellerini koyup namus ve şerefleri üzerine yemin edişleri gözümün önünden geçiyordu. Midem feci şekilde bulanmaya başladı; koşarak lavaboya gittim. 

“Pirinci ayıklarken dikkatlice bakmalı; siyah taştan değil beyazından korkmalı” diye bir söz vardır.  Bu yaşanan sayısız ihanetler sonucu söylenmiş olmalı. Demirel’e yakınlığı ile bilinen Yaltırık, arkasından kuyusunu kazıp Demirel’i iktidardan düşürmüştür.  Ecevit sözünde durmayıp, kendisini THY Genel Müdürü yapmayınca da Demirel’e gidip “Büyük bir umut haline gelen Ecevit’in yükselişinin önünü kesmek için, ne yapıp edip başbakan yapılması gerekiyordu. Muhalefette kalması Ecevit’i daha da güçlendirecekti” diyebilmiştir. Dahası bu projesinden Demirel’e de bahsettiğini ve büyük bir tepki aldığını da utanç duymadan yazabilmiştir kitabında. Ne yazık ki siyasi tarihimiz çıkarı için liderden lidere koşan döneklerle doludur.

Her dönem, kendi koşullarına göre liderini yaratır.  Kemal Kılıçtaroğlu Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanıdır. Ülkenin yönetimine taliptir. Türkiye’de siyaset, geçmişten günümüze hep siyasi liderler üzerinden yürütmüştür. Liderin ağzından çıkacak sözlere, atacağı adımlara bakılır. Ne yazık ki genel kabul gören bu yanlış, doğruymuş gibi sürdürüldüğü için parti genel başkanına duyulan güven çok önemlidir. Kemal Kılıçtaroğlu, siyasi kimliğinde tek bir leke olmayan güvenilir bir politikacıdır.  Bağımsız bir Türkiye olmak için neler yapılacağı bellidir. Parti bayrağında 6 okla temsil edilen ilkeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin olmazsa olmazlarıdır; omurgasıdır. Bu ilkelerden taviz vermek veya “Birlikten kuvvet doğar” anlayışı ile hizipçileri, bölücüleri, Amerikan uşaklarını özellikle de Atatürk düşmanlarını partiye sokmak ateşle oynamak olur. Geri dönüşü olmayan hata zincirinin ilk halkasını oluşturur. İsim benzerliği kimseyi Atatürk yapmaz.  Keza, kasket takarak da Ecevit olunmaz. Buna gerek de yoktur. Kılıçtaroğlu kimseye benzemek ve kopyası olmak zorunda da değildir.  “Kendisi” gibi olması, oturduğu koltuğun bayrağındaki ilkeleri hayata geçirmesi ve de partisinde birlik ve bütünlüğü sağlaması, güvenilir kişiliğinin de etkisiyle seçmenden gerekli desteği görmesine ve iktidara yürümesin yeterli olacaktır.  

Yolu açık olsun!

Yüksel Erdoğru

*Ünal Yaltırık – 11’ler  Olayı, İleri Yayınları 2005 İstanbul.

Olmak ya da Olmamak

e-Posta Yazdır PDF
yuksel-erdogruKadının başını eğmek isteyen erkek egemenlerin karşısında, başını dik tutan kadınların sayısı artmadıkça bu yangın sönmez.  Sağcı, solcu, dinci tüm partiler, meclis koltuklarında kendileri oturup, seçim mitinglerinde ya da gösterilerde kadınları vitrinlere konulan mal gibi ön saflara dizerek, bayrak, flama, pankart sallatarak, sözde kadın-erkek eşitliğinden yanaymış gibi görüntü vermeleriyle bu yangın sönmez.  143 yıl önce emekçi kadınları yakarak başlayan yangın hala söndürülemedi. Bir 143 yıl daha geçse erkeklerin bu yangını söndürmeye niyetleri yok. Kadının bu var olma savaşı daha ne kadar sürer bilmiyorum. Şu kadar ki, kadın-erkek ayırımcılığı sonlana, yasalarda cinsiyetleri ile değil,  “insan / birey” olarak yer alıncaya kadar, bu mücadele devam edecektir.  Çünkü bu, kadınların doğuştan var olan haklarını elinden almaya kalkanlara, onları yok sayanlara karşı verdikleri savaştır.

Peşinen söyleyeyim: Feminist falan değilim. Kadın ve erkeğin birlikteliğinin, hayatı daha bir anlamlı kılacağı ve daha bir yaşanabilir dünya yaratacağı görüşündeyim.

Ta ki, birbirinin önünde ya da arkasında olmaları için dayatmasınlar ve eşit haklarla yan-yana olmayı kabullenebilsinler.  Ne yazık ki, 21. Yüzyılın 2010’cu senesini yaşadığımız günümüzde, dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de bunu başarabilen kadın/erkek %’si çok düşüktür.

Çünkü:

*yasaları erkek egemenler yapıyor.

*Kuralları belirleyip yasaları yapan erkeklerin arasında  “Her şey benim hakkım” diyen bencil erkekler çoğunlukta.

*Global dünyada kadının doğuştan var olan hakları bile hala yok sayılmakta.

*Özellikle ülkemizde gelenek, görenek, töre gibi yazılı olmayan, ama, kanun kuvvetinde ve de erkeklerin şiddet kullanarak uyguladıkları sözlü yasalar var.

*İslam ülkelerinin çoğunda cinselliği yaşamayı kendine “Hak”, kadına “Haram/günah” sayan erkekler çoğunlukta.

*Erkeklerin çoğunluğu, özgür yaşamanın, siyasi, sosyal ve kültürel uğraşların kendilerine “Hak”,  kadınlara “Haram/günah” olduğu yönünde baskı yapıyorlar.

*Global dünyada, insanca ve insan onuruna yakışır şekilde yaşamayı kadına yasaklayan özgürlük sünnetçisi, haz sünnetçisi erkekler çoğunlukta.

Sonuçta kendi çıkarlarına göre kural koyan, yasa çıkaran erkekler yüzünden;

*Bölgesi, kültürü, eğitimi ve dini ne olursa olsun, kadınlara ev içi şiddet uygulanmakta.

*En az üç kadından biri dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmaktadır.

*Dünyadaki çatışmalarda, tecavüz terör silahı olarak kullanılmaktadır.

*Bir yılda fuhuşa zorlanan ve fuhuş için satılan kadınların sayısı neredeyse 4 milyonu bulmaktadır.

*Günümüzde hala kültür veya din maskesi altında kadınların ve kız çocuklarının klitorisini keserek cinsel haz almalarına mani olunuyor. Kızlara insanlık dışı bu uygulamayı yapanlar, kızın bekaretini kendilerine saklamalarını isteyen, haz sünnetçisi erkeklerden başkası değil.

*UNICEF tarafından yayınlanan rapora göre, Mısır, Etiyopya, Nijerya, Sudan, Somali ve Kenya gibi çoğu Müslüman Afrika ve Ortadoğu’daki 28 ülkede 128 milyon kadının sünnet edildiği belirtilmektedir. Aynı raporda, her yıl sünnet edilen 2 milyondan fazla kız çocuğunun genital organına hasar verildiği de yazılıdır.

*Ülkemizde sünnet uygulaması yapılmıyor olsa da, din baskısı ve töre geleneği ile kadını aşağılayan insanlık dışı uygulamalar hala devam etmektedir.  2010 yılı Türkiye’sinde hala kadını en ağır işlerde çalıştıran ve bir eşya gibi alıp satan erkek egemenler var. Erkeklerle omuz-omuza bağımsızlık mücadelesi veren kadınlar, ne acıdır ki günümüzde baskılarla, bağnaz düşüncelerle çağdaş yaşamın, çalışma dünyasının dışına itilmek istenmektedir.

Bilindiği gibi 1979 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda “Kadına karşı her türlü ayırımcılığın önlenmesi sözleşmesi”(CEDAW) kabul edildi. Türkiye’nin başta Medeni Kanun olmak üzere, diğer kanunları,  CEDAW’daki kadının hak ve özgürlüklerini içermiyordu.  Bu nedenle Türkiye, “yasalarımızla sözleşmedeki çelişen hükümleri iç hukukta gerekli düzenlemeler yapılıp aykırılıklar giderilene kadar olmak kaydıyla” diye çekince koyarak 1985 yılında imzalamıştı.

CEDAW, kadınlara karşı yapılan her türlü ayırımcılığın ortadan kaldırılmasını içeren beyannamedir.  Bu beyannamede devletlerin kesinlikle uygulamak zorunda olduğu yükümlülükler ile, kadınların hakları yazılıdır. Nitekim Türkiye Medeni Kanununda kadın-erkek eşitliğini sağlayan maddelerde değişiklik yaptıktan sonra, sözleşme 2002 yılında yürürlüğe girmiştir. Hala yasalarımızda, özellikle de Ceza Yasası’nda çok büyük eşitsizlikler var.  Ama, Medeni Kanun’da yapılan değişiklikler yasal konulardaki eşitsizlik hükümlerinin kaldırılması adına atılan büyük bir adım olmuştur.

İş ki kadınlar yasaların kendilerine verdiği HAKLARI bilsinler.  Her kadının bu haklarını bilmesi ve yaşamında aksine davranışlara izin vermemesi gerekir.  Özellikle şiddetten korunmak için ve şiddetle karşılaştıklarında neleri yapmaya hakları olduğun öğrenmeleri şarttır.  Sabah programlarında 7 kocadan ayrılmış dikiş tutturamayan bir kadından akıl alacaklarına, sanatçı geçinen her devrin adamı yalakaları dinleyeceklerine kendi haklarını öğrenmeye zaman ayırmalıdır kadınlar.

Mesela;

Bu Evde:

*Hiç kimsenin bana dayak atmaya, bir cisimle vurmaya, tartaklamaya veya evden kovmaya,

*Hakaret etmeye, küfür etmeye, küçümseyici söz ve davranışlarda bulunmaya,

*Evden çıkmama, ailemle, arkadaşlarımla veya yakınlarımla görüşmemi engellemeye,

*Öldürürüm, döverim, asarım, keserim gibi sözlerle tehdit edip korkutmaya,

*Çocukları kaçırırım; yüzlerini göstermem diye tehdit ve baskıda bulunmaya,

*Kişisel parama el koymaya veya ihtiyaçlar için para vermemeye,

*İsteğim dışında cinsel ilişkiye zorlamaya hakkı yoktur” şeklindeki uyarıları ve benzeri haklarını gösteren yazıları, kadınlar, sıkça kullanılan tuvalet aynasının, buz dolaplarının üzerine yapıştırarak ilk adımı atabilirler.  Buzdolaplarının üzerine yemek / kek tarifi yapıştırmak yerine, bu tür uyarıları yapıştırmayı seçen kadınların sayısının artması, kadının var olma mücadelesi için fiilen çalışan kişi, kurum ve kuruluşlara büyük katkı sağlayacaktır.

1.5 asırdır çeşitli isimler altında kutlanan Kadınlar gününde ağıtlar yakılıyor.  Her türlü ayrımcılığa son vermeden ve kadın-erkek eşitliği sağlanmadan, Dünya Kadınlar Günü’nün bayram coşkusuyla kutlanması mümkün değil. Dikkat edilirse Dünya Kadınlar Gününü içine alan hafta boyunca başta sivil toplum örgütleri olmak üzere, üiversiteler, vakıflar, dernekler sürekli konferanslar düzenleyerek, paneller yaparak kadınları aydınlatmaya, haklarını öğretmeye çalışıyorlar.  Demem o ki, Dünya Kadınlar günü ne bayramdır ne de şölen. Olsa olsa gaflet uykusundan uyanma günü olabilir.  Artık Türk kadınının da, sofradaki yerinin öküzden sonra gelmediğini bilmesi ve aksini düşünen erkeklere de bunu  kabul ettirmesi şarttır.  En azından Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle kazanılmış haklarına dokunulmaması için, Türk kadınları hayatın içinde, mücadelenin içinde olmak zorundadır.

 

Yüksel Erdoğru

Marmaris'ten Bursa'ya (30 Ocak 1933 - 5 Şubat 1933)

e-Posta Yazdır PDF
yuksel-erdogruMustafa Kemal Atatürk, 77 yıl önce 30 Ocak 1933 yılında Gülcemal isimli gemi ile Marmaris’e gelmiş ama karaya çıkmamış. Belli ki acelesi varmış.  Belli ki oyalanacak zamanı yokmuş; bir an önce Bursa’ya varması gerekiyormuş.  Olayları tarihin ışığında incelediğimizde, Bursa’dan Ankara’ya, Ankara’dan da kendisine ulaşan haberlerin Atatürk’ün canını sıktığı ve bir an önce Bursa’ya gitmek istemesinin bu haberlerden kaynaklandığı yorumunu yapabiliyoruz.  Çünkü kendisine gelen bilgiler, 1 Şubat 1933 tarihinde otuz kadar kişinin Bursa’da Türkçe ezan aleyhine gösteri yaptığı,  Bursa’daki Ulu Cami müezzini yerine bir başkasının ezanı Arapça okumaya kalkışması üzerine olayın patlak verdiği ve polisin müdahale etmesini bahane eden bu grubun kışkırtmasıyla  yüz kadar kişinin vilayet konağına girmeye çalışması üzerine tahrikçilerin emniyet güçleri tarafından yakalanarak haklarında dava açıldığı” şeklindeydi.

 

Marmaris Belediyesi ve Atatürkçü Düşünce Derneği Marmaris Şubesinin organizasyonuyla 30 Ocak 2010 günü, hem Ulu Önder Atatürk’ün Marmaris’e gelişinin 77.ci yılı, hem de Atatürkçü Düşünce Derneğinin aynı gün olan kuruluşunun 15.ci yılı coşkulu bir törenle kutlandı. CHP İlçe Teşkilatı, Sivil Toplum Kuruluşları ve halkın büyük ilgi gösterdiği bu kutlamaya Marmaris Kaymakamı katılmadı.  Belediye Başkanı Ali Acar ise “Yapılan araştırmalarla Atatürk’ün Marmaris’e geliş tarihi net şekilde tespit edildi. Bu yıldönümüyle ilgili önümüzdeki yıllarda çalışmalar yapacağız. Görkemli törenlerle Cumhuriyet’in kalesi Marmaris’te Atatürk’e bağlılığı göstereceğiz. Bu kutlamaları geleneksel ve resmi hale getirmek için gerekli adımları atacağız” dedi. Yazılı ve görsel yerel basının geniş yer verdiği etkinlik, Ulusal Basında “77 Yıl Sonraki Kutlama İlk Sivillerden”;  “Atatürk Marmaris’e Geldi mi tartışması” gibi başlıklarla duyuruldu (Vatan 31 Ocak 2010).

 

Dernek Başkanı Mukbil Gülkokan ve kurucu üyelerden Duran Ergül, 30 Ocak 1933 yılında Ulu Önder Atatürk’ün Gülcemal Vapuru ile Marmaris limanına geldiğini ve fakat karaya çıkmadığını; 1995 yılında da Atatürk sevdalısı 7 üyenin, özellikle bu onurlu tarihle özdeşleştirip Atatürkçü Düşünce Derneğinin Marmaris Şubesinin açılışını 30 Ocak tarihine denk getirdiklerini vurguladılar.

 

Atatürk’ün yaşantısının hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde Cumhurbaşkanlığı Başyaverliğince gün gün, saat saat Nöbet Defterine yazıldığı bilinmektedir.  “Atatürk Günlüğü” , “Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi” gibi eserler, Nöbet Defterindeki sağlam bilgilere dayanılarak yazılan kaynak eserlerdir. Keza Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığının da bu konuda pek çok yayını olduğu gibi Genel Kurmay Başkanlığı’nın yayınları da güvenilir kaynaklardır.

 

Bu kaynaklarda Atatürk’ün; 30 Ocak  1933 – Atatürk’ün Gülcemal vapuru ile Akdeniz’de –Fethiye ve Marmaris koylarına da girilerek – İzmir’e doğru yola devam ettiği, yazılıdır.  22 gündür yurt gezisinde olan Atatürk, Bursa olayını duyar duymaz hemen yola çıkmış ve 5 Şubat 1933 günü saat 5:00’da Bilecik’e varmış, hiç zaman kaybetmeden otomobille hareket ederek saat 9:30’da Bursa’ya gelmişti. Aynı akşam Atatürk’e Çekirge yolundaki köşkte, 13-14 kişinin katıldığı bir yemek verilir. Katılanlardan biri “Efendim, Bursa gençliği bu hadiseyi hemen bastıracaktı.  Fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü…” diye konuşmaya başlayınca, Atatürk bir işaretle sözünü kesmiş ve daha sonra “Bursa Nutku” olarak bilinen ve onun Türk gençliğinden ne anladığını belirten konuşmasını yapmıştır. Üzerinde çok konuşulan, tartışılan, bazı çevrelerce olmadığı iddia edilen ve fakat o gece masada olanların tanıklığı ve mahkeme kararı ile de gerçekliği kanıtlanan Bursa Nutku şöyledir:

 

"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. 

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

Bursa, 5 Şubat 1933

Bu konuşmayla ilgili olarak Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, “Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi” adlı kitabında; Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile ‘zaaf’ içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine ‘sınırsız’ bir güven besleyen, böylesine ‘çek’ veren, gençliği böylesine ‘son çare’ olarak gören bir devrimci yoktur! Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır”. Şeklinde yorum yapar.

Gerçekten de Bursa Nutku Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli söylevlerinden biridir. Bu söylevi ile Cumhuriyeti ve Devrimlerini Türk Gençliğine emanet ettiğini açıkça belirtmiştir.  Bu Türk gençliği için hem bir onur, hem de bir sorumluluktur.  Özellikle Cumhuriyetin kazanımlarının peşkeş çekildiği günümüzde, Türk Gençliğinin bu söylevi baştan sona bir kez daha okumasının tam zamanıdır. 

 

Yüksel Erdoğru

 

5 Şubat 2010

Sayfa 1 / 8

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1420
mod_vvisit_counterDün3426
mod_vvisit_counterBu Hafta15408
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay31833
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü539362