Ulusal Gündem

Thursday, Sep 09th

Last update:12:51:09 PM GMT

You are here: UG GÖRÜŞ Yurttaş Görüşü

Yurttaş Görüşü

Bu Sarmalı Kırmalıyız

e-Posta Yazdır PDF

saadet-toksozBugün ülkemiz, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerdeki gibi karanlık günler yaşıyor. Hem ekonomisi yerle bir olmuş; hem de toplumsal bütünlüğü bozulmuş; geleceğini, kaderini kendi tayin edemeyen bir acizlik içinde. Etrafımız her yandan ABD – AB, tarafından kuşatılmış ama toplumun büyük bir kesimi bunun farkında değil.

Niye fark edemiyoruz? İnsanların hayatını şekillendiren ve toplum tarafından doğru kabul edilen düşünceler bütününün, bir başka düşünce sistemi tarafından saf dışı bırakılması ve yerine yeni düşünce sisteminin geçmesine “Paradigma Kayması” denmektedir. Toplum psikolojisi üzerinden hâkimiyeti kurmak ve yönlendirmek amaçlı oluşturulan politik paradigmalar, şekil olarak bir kalıbı veya oluşturulmak istenen sistemlerin gerçek yapısı aleniyete dökülmeden ortaya atılan her yeni siyasi düşünce akımının, toplumlar tarafından bu akımların ideolojik bir görüşten ziyade, toplumsal kavramlar halinde kabul görmesi ve uygulaması ideolojik paradigmaları oluşturur. İdeolojik paradigmaların en önemli özelliği ise, topluma kabul ettirilmek istenilen yaşam modelinin, verilen siyasi mesajların içinde gizli tutulmasıdır. Toplumsal eğilimler paradigmaları yönlendirir. Tek kutuplu yeni dünya düzeni kurgulamaya çalışan güçler, bu eğilimleri kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yönlenmesi için, önce toplumları siyasetten uzaklaştırmış, sonra da topluma algılatılmak istenen yaşam modellerini toplumsal kavramlar üzerinden uygulamaya koymuşlardır. Bunu böyle yapmalarının sebebi, farklı ideolojilere sahip toplulukları yönetmenin çok kolay olmadığından, kavramsal algılamaların yönlendirilmesi sistemiyle insanlığın yönetimindeki hâkimiyetini sürdürebilmek çok daha kolay gerçekleştiriliyor olmasıdır. Çünkü apolitik insanlara, politik paradigmalar, ideolojilere nazaran daha esnek ve daha kolay şekil değiştirebilen yapısı itibariyle, etkileyiciliği ve uygulanabilirliği açısından daha basit ve daha anlaşılır geliyor ve farkında olmadan sisteme entegre olup, kendisinden istenileni yerine getiriyor. (Kapitalizmin toplumlara bir ideoloji şeklinde algılatılmaması, bunun en çarpıcı örneğidir.) Bu politikalar, bizde, 80 Darbesi’nden sonra gerçek anlamıyla devreye girmiştir. Darbe döneminde siyasi görüşe sahip olan insanlara uygulanan işkenceler, toplumun gözünü korkutup, yıldırmıştır ve toplum siyasetten uzak kalmayı tercih etmiştir. Arkasından gelen çok kültürlü liberalizm politikalarının yaşam biçimi olarak uygulamaya konulması ve bu politikaların toplumların “suni “olarak yaşam standardını yükselttiği görüşünün hâkim kılınması ve benimsetilmesi bizi bu günlere getirmiştir. (Yaşam standardının yükselmesi, sadece iktidar tarafında yer alanlar için geçerli olmuştur. Bu sebeple, aristokrasiden uzak, herhangi bir kesime ait olmayan cahil, görgüsüz burjuvalarla siyasi hâkimiyet oluşturulmuştur. İktidarlar değiştikçe bu çevreler de değişmektedir.)

Aslında ideolojik anlamda tam olarak nerede durdukları belli olmayan 1950 model siyasetin, popüler ama içi boş politikaları ile ülkeyi kuşatma altına sokan liderler, her dönem ülkeyi kaosa götürerek ve bundan nemalanan dış güçleri de hayatımızın merkezinde tutarak, toplumu yokluk psikolojisi ile travmatik hale dönüştürmüştür. Değişik senaryolarla karşımıza çıkan ama sonu hep aynı biten, yani, çıkar savaşlarında ülke olarak sürekli mağlubiyetimizle sonlanan gerek kısa metrajlı, gerekse uzun metrajlı filmlerin baş aktörü olarak, kaybetmenin kaçınılmaz bir son olduğunu toplumun bilinçaltına yerleştirdiler. Bu yüzden de en ufak ülke menfaati için, karşılığında çok büyük tavizlerin verilmesi karşısında, sürekli kaybetmeye alıştırılmış toplumun hiçbir şekilde reaksiyon göstermemesi bundandır.

Menderes ve Özal politikalarının devamcısı olan Tayyip Erdoğan da yeni bir senaryoyla demokratikleşme sürecini başlattı ve bundan dolayı da, ülke adına çıkar-menfaat ilişkisi netleştirilemediği için sonu nereye varacağı belli olmayan kaotik bir süreçten geçiyoruz.

Baktığımız zaman, ortada gözle görülür somut bir saldırı yok. İnsanlar, kuşatma denilince, düşmanlar tarafından silahlarla topraklarına saldırılması şeklinde algılıyor. Aslında böyle bir tehdit olmadığı ve bu yüzden de bu tarz söylemlerin sadece komplo teorisi olduğu insanlara algılatılıyor. Özellikle de Başbakan bu konuya sıkça değiniyor. Dolayısı ile iyice kafası karışmış insanların içinde bulundukları sarmalı algılayabilmeleri mümkün olamıyor.

Bu sarmal nedir? Gerçek olan şu ki, Türkiye yıllardır borçlandırılarak ve aldığı borcu geri ödeyebilmesi için, mevcut kaynaklarını kullanmasına izin verilmeyerek, aldığı  borca karşılık gizli anlaşmalarla Türkiye’nin hem idaresine, hem de gelir kaynaklarına el konulmaktadır. Hal böyle olunca da, Türkiye’ye silahla, orduyla girmeye gerek kalmamıştır. Zaten Türkiye, en kolay yol olan borç verme siyasetiyle teslim olmuştur. (Hatırlarsanız, aynı oyunları Osmanlı’ya da oynamışlardı.) Tarihteki olaylara baktığımız zaman, Osmanlı’nın dağılmasında büyük rolü olan, ülkeyi işgal eden o dönemin baş aktörlerinin istekleri ile bugün de aynı aktörlerin Türk Devleti’nden istedikleri arasında hiçbir değişiklik olmadığını, hatta isteklerinin şiddeti daha da arttığını ve yüzyıllardır aynı beklentiyle yaşıyor olmalarından kaynaklanan bir tahammülsüzlükle süreci hızlandırdıklarını görüyoruz. Tabi, bu sürecin adı, “Demokratikleşme Süreci”dir.

AKP bu demokratikleşme sürecini nasıl başlatmış? Seçim kanununu değiştirmiş, barajları kaldırmış, kontenjanları kaldırmış, 70.000 kişiyi dinletmiş, ülkenin bütün gelir kaynaklarını yabancılara satmış, insanları laikçi-İslamcı şeklinde birbirine düşürmüş, PKK terörünü Kürt mücadelesi diye nitelendirmiş, devletin kimliğini yani, Türk milliyetçiliğini sorgulatmaya başlamış, toplumun milli değerlerini ortadan kaldırıcı politikalar uygulamış, yargı bağımsızlığını hiçe sayacak uygulamalarda bulunmuş, kendileri adına çıkan yargı kararlarını hiçe saymış, kendilerinin aleyhinde yapılan yayınlara sansür uygulamış, laik rejimi savunan ülke aydınlarını ve kendilerine muhalefet eden kesimleri hapse attırarak, kendilerine oy vermeyen halkı sindirmiş, sözde Ermeni soykırımını politik psikoloji yöntemiyle topluma kabul ettirmeye kalkmış gibi sayabileceğimiz bir sürü demokratik icraatları olduğunu görüyoruz. Bu demokrasinin adı olsa olsa, “İslamcı Hitler Demokrasisi” olur.

Peki, AKP bütün bunları  kendi iradesiyle mi yapmıştır?

Tabii ki, hayır!

Bugün, AKP’yi iktidara taşıyan dinamiklerin, ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte yıllardır hedefleneni gerçekleştirmek için, AKP’nin politikalarının belirlenmesinde ve mevcut sistemin bu dinamiklerin lehinde işlemesi yönünde ortaya koydukları performansın ülke idaresine yansıması bu şekilde gerçekleşiyor. Kısacası, uzaktan kumandalı bir yönetim şekline sahip olduğumuz gerçeğini kabul etmek durumundayız. Bu da, içinde bulunduğumuz sarmalın en acı gerçeği olarak karşımızda durmaktadır.

Geçmişte yaşanmış bir sürü  olayın, yine aynı şekilde geliştiğini ve aynı kaosa sürüklendiğini görememek, biraz tarih bilgisi olan insanlar için hiç mümkün değildir. Ama okumayan, düşünmeyen ve sorgulamayan bir topluma bunları anlatmak veya bugün yaşananların geçmişte de bire bir aynı olduğunu insanlara gösterebilmek ne yazık ki, olanaksız haldedir.

Bunun için ne yapmak lazım? Bu soruya cevap verebilmek hiç kolay değil. Çünkü toplum kendi içinde çok ciddi bir bölünmüşlük yaşıyor. İnsanların kavramsal algılamaları (paradigmaları) birbirleriyle çatışıyor. Bir tarafta Cumhuriyet rejimini ve Kemalist devrimleri savunan bir topluluk, diğer yanda hiçbir siyasi görüşe sahip olmayan, sadece kavramsal algılamaları dini doktrinler üzerinden şekillendirilmiş ve mevcut rejimin kendileri için doğru bir rejim olmadığına inandırılmış bir topluluk var. Bu sebeple insanların birbirlerine kendi görüşlerini kabul ettirmesi veya ortak bir noktada buluşabilmesi bu açıdan mümkün olamıyor.

Ortak duygu ve düşünceleri nasıl oluştururuz? Irk, dil, din ayırt etmeksizin herkesin, öncelikle devletin (milletin) kimliği olan Türk kimliğini, kayıtsız  şartsız sahiplenmesi ve kendini bu devlete ve bu millete ait hissetmesi gerekmektedir. Bu toprakların, bu ülkede yaşayan herkes için  ortak kullanım alanları olduğunu ve üzerinde yüzyıllardır sahip olunan ortak bir geçmişle yaşanıldığı unutulmamalıdır. Yüzyıllardır iç içe yaşamış olmaktan oluşmuş ortak paydaları yok etmek isteyenlere karşı yeniden bir yapılanmaya gidilmelidir.

Ortak paydaları din üzerinden mi yoksa milli açıdan mı, ya da ekonomik açıdan mı oluşturmak gerekiyor? Bunların toplamı üzerinden yola çıkarsak, insanları ortak bir platformda bir arada tutabilecek değerlere  sahip çıkıp, ortak menfaatlerde buluşturulması gerekmektedir.

Ortak menfaatler nelerdir? Ortalaması yüksek eşit seviyede yaşam standartlarının oluşturulması ve birliktelik duygusunun yeniden yapılandırılması lazımdır. Ülke kaynaklarını yabancıların elinden kurtararak, milli gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırıp, daha eşit düzeyde dağılımın sağlanması gerekmektedir.

Bunu kim yapacak? Evet. Bugün AKP’ye oy vermeyen büyük bir kesim bu sorunun cevabını arıyor. Bu kesim bu konuda ciddi bir arayış içinde ve başsız kalmış bir başıbozukluk içerisinde ne yapacağını bilmez bir halde bir kurtarıcının ortaya çıkmasını beklemektedir.

Günümüzde böyle liderler var mıdır? Son 60 yıldır kişisel menfaatlerin ön planda tutulması zihniyetiyle yetiştirilen nesillerin, liderlik anlayışı da önce kendi hesabına çalışmak şeklinde gelişiyor. Bu yüzden insanların egosantrik mantıkları ve mevcut sistem, önceliği vatana ve millete hizmet edecek zihniyetin oluşmasına izin vermiyor.

O zaman bizi kim kurtaracak? Şimdi bu sorunun cevabı aranıyor.

Herkes birbirine bu soruyu sorup duruyor. Yine, Atatürk gibi birinin çıkıp, kendilerini kurtarmasını bekliyorlar. Hatta yıllarca masonlar tarafından vatan haini ilan edilen Enver Paşa’dan bile medet umuluyor. Kimileri İttihatçılığı yeniden gündeme getirerek, ülkeyi kurtaracak çare olarak düşünüyor. Kimileri de Tayyip Erdoğan’dan medet umuyor. Bir de bunların içinde, kendilerini kurtaracağına inandıkları Mehdi’nin gelmesini bekleyenler var.

Böyle bir acizlik içinde, sizce bu sarmalın içinden çıkılması  mümkün mü? Tabii ki, mümkün değil.

Uzun yıllardır yoksullukla savaşan toplumun genel yapısına baktığımız zaman, “Kimin arabasına binerse, onun türküsünü çağıran” bir toplumsal davranış biçiminin hâkim olduğu ve siyasetçiler de bunun üzerinden politikalar üretip, bu sistemi kalıcı kılmak adına, toplumu yoksulluk içinde tutup, “Para her kapıyı açar” sözünün sistematik bir şekilde hayata geçirilip uygulanması dâhilinde, insanların siyasi görüşleri “Allah, kitap” adı altında bu minvalde şekillendirilerek ve bunu da siyasi ideoloji olarak topluma kabul ettirmeye çalışarak, mevcut düşünce akımını kökten değiştirebilmenin çabası verilmektedir.

Toplumun kabul ettiği doğruların sorgulanması ve bunun yerine kendi doğrularını devreye sokma çalışmalarının en bariz örneğini, son 10 Kasımda Atatürk’ü anma gününde ortaya koydukları davranış biçimleri ve söylemleri ile yarattıkları kaosla gördük.

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın yaptığı açıklamada:

“10 Kasımın kutsal bir gün olmadığı, bunun diğer günlerden bir farkı olmadığı ve bu sebeple bugünün özel bir gün olarak algılanmaması gerektiğini” ifade eden konuşması, 71 yıldır hem devlet tarafından hem de halk tarafından özel bir anma günü olarak kabul edilen 10 Kasım’ın, artık devletin bu toplumsal olguya eşlik etmeyeceği, halkın da  bu olgudan bir an önce kurtulmasını salık vermesi, şunu gösteriyor; yeni yetişen nesiller üzerinde Atatürk sevgisinin artık yaşatılmayacağı ve onun ilkelerine sadık kalınmayacağı bugünkü iktidar tarafından alenen ortaya konmuştur. Cumhuriyet rejiminin baş sembolü olan Atatürk’ü toplumun nezdinde sıradan bir insan haline dönüştürerek, zamanla mevcut rejimin bu toplum için uygun bir yönetim şekli olmadığı düşüncesini toplumun tamamına benimsetmeye çalışılarak algılarımızın ayarlarıyla oynanıyor.

Artık bu durum yavaş yavaş insanlar tarafından anlaşılmaya başlandı. Ancak, kalelerimiz içeriden fethedildiğinden, direk bir saldırıya maruz kalmıyoruz. Bunun için de kendimizi savunacak ya da savaşacak bir platform bulamıyoruz. Bizler, meydana çıkıp cenk etmeye alışmış bir toplumuz. Böyle psikolojik savaşlarla nasıl baş edilir?  Bilmiyoruz. Bu yüzden de düşmanın ne yapmaya çalıştığını bilmemize rağmen, bu sarmalın içinden çıkabilecek bir strateji geliştiremiyoruz. Şu anda ölü ele geçirilmiş gibiyiz.

Artık bu sarmalı kırmalıyız. Bunu da, çok geç kalmadan halkın birlik beraberlik içinde, erken seçime gitmek için hükümete baskı yapması ve bir an önce bu yönetime son verilmesi şeklinde, bir kararlılık içinde yola çıkması gerekmektedir. İnsanlar bu düşüncelerini korkmadan dile getirip, ciddi anlamda bir baskı oluşturabilirse, -halkın böyle bir gücünün var olduğunu biliyoruz- sivil toplum örgütleriyle birlikte hareket edilip, bir an önce bu gidişata son verilebilir. Aksi takdirde, her şey için çok geç kalınmış olacak.

Saadet Toksöz

Kürt kadınlarında Stockholm sendromu

e-Posta Yazdır PDF

kiymet-nadir-bindebir“Korucu kızı Hevidan, çok küçüktü, 12 yaşındaydı. Apo’nun çıkardığı "korucu çocuklarını kaçırıp PKK’lı yapma" kanunuyla kaçırılıp getirilmişti. 1997 Temmuz’unda 16 yaşına basmıştı. Kaçma planları yaptı ama anlaşıldı, tutuklandı. İnfaz kararı verildikten sonra Hevidan’ın eline kazma kürek verip mezarını kazdırdılar. Temmuz sıcağında çukur açarken söylediği türkü dağlarda yankılanıyordu. Son isteği sorulduğunda af dilemedi. "Kahrolsun Apo" dedi, o köylü kızı. "Ahım sizin boynunuzda kalacak!" İnfaz mangasında tek bacağı protezli Siirtli Rengin, Hevidan’ı gözünü kırpmadan taradı. Ölmüyordu bir türlü. Kadınlar başını taşlarla ezerek öldürdüler.”

Yüreğinizin orta yerine taş oturdu değil mi?

Devam edin okumaya:

“Öcalan’ın Şam’daki evine Yoğunlaştırma Evi denir. Yoğunlaştırma Evi’ne bakire, genç ve güzel kadınlar alınır. Vahşi, "çöl güzeli" kızlardan hoşlanırdı ama sarışınlara daha çok ilgi duyardı. Ben de Yoğunlaştırma Evi’ne çağrıldım. Apo bir gün beni masaja çağırdı. Gittim, ılık su dolu leğendeki ayaklarını yıkadım. Hani köy ağaları gibi. Beni azarlamaya başladı, bilmiyorum diye. Sırtüstü uzandı, şimdi bütün vücuduma, dedi. Anladım neler olacağını. Çünkü cinsel istek uyandığını gördüm. Soyun, dedi. Soyundum. İç çamaşırlarını da çıkar, dedi. Ayağa kalkıp sarılıp sıkınca korktum. Kendimi savunmak için Apo’ya vurdum. Üç yumruk attı yüzüme ve kafama. Küfretti bana. "Düşkün, fahişe, rezil kadın. Seni özgürleştirmeye, tabulaştırdığın zincirleri kırmaya çalışıyorum" dedi. Titrediğimi görünce kovdu beni. "Sen köle kalacaksın!" diye bağırdı. Ama bu daha ilk denemeydi. Dışarıda bekleyen tecrübeli kadınlar, beni psikolojik olarak hazırlama toplantısına çağırdı. Ağladım. İçlerinden biri, Osmanlı Sarayı’ndaki Valide Sultan gibiydi. Beni azarladı. "Başkan bizi özgürleştiriyor. Sen özgürleşmek istemiyor musun? Başkana erkek gözüyle bakıyorsun. O başkan, o zincirlerimizi kıran bir peygamber." Beni akşam yemeğinden sonra yine çağırdı Apo. Bu kez çözümsüzdüm. Kime derdimi anlatacaktım? O ana kadar ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım. Bekaretimi aldı. Sonraki günlerde iki kez daha sevişti benimle.”

Okumaya devam;

“Mardinli Rojin’in bir eli yoktu. Hamile bırakıldı, üst düzey bir komutan tarafından. Sonra da idam edildi. Tecavüzcü ise şu an Osman Öcalan’ın partisinde. Yedi aylık hamile Ronahi’nin Zele’de infaz edildiğini Osman Öcalan da Cemil Bayık da iyi biliyor. Çünkü onlar karar verdi. 1991’den beri arkadaşımdı. Suriye-Kamışlılı’ydı. Son isteğini sordular. "Çocuğumun hayatını bağışlayın. O doğduktan sonra beni idam edin" dedi. Suçu, biriyle ilişki kurmasıydı. Babasına dokunmadılar. Ronahi, karnını kuşakla bağlıyordu ama büyüyünce gizleyemedi. Açığa çıktı. İnfaz manga komutanı, Cemil Bayık’a, Ronahi’nin son isteğini söyledi. Cemil Bayık, "Hayır, idam edin" dedi. Karnında bebeğiyle öldürüldü.”

---

Bunlar, 1991’den 2003’e kadar dağ kamplarında sürünmüş PKK militanı Kürt kızı Dilaram’ın “Özgürlüğe Kaçış” anı-romanından.

---

Önce Emine Ayna (Ahmet Türk yumruklandığında) konuştu. “Namertçe kadınlığımıza ve cinselliğimize saldıranlar bir gün utançlarından yüzlerini yerden kaldıramayacaklar"dedi, ‘fesüphanallah’ çekip sustum...

Sonra Kürt kadınları çocuk istismarı, cinsel taciz, tecavüz ile çocuk ölümlerini protesto etmek için yürüdüler. Ellerinde “Meclis’i basarız Başbakanı asarız” pankartı.

Recep Bey’i savunmaya geçmek içimden gelmedi, sustum...

Sonra bir günde 12 asker öldürüldü, 14 asker yaralandı.

İçimiz kan ağlarken BDP-PKK’lı vekil Gültan Kışanak konuştu. “Arkadaşlar hergün oluyor. Sayı 1 ya da 10 ne farkeder?” dedi. Yine fesüphanallah, sustum…

En son, nikah memurunun ‘yazar’ eylediği Nazlı Ilıcak konuştu. “PKK muhatap alınsın”dedi.

Daha fazla susamayacağım!

Tane tane yazacağım...Emine, Nazlı, Pervin, Fatma, Gülten, tüm PKK destekçileri anlasın diye.

---

Raporlar, anketler, röportajlar gösteriyor ki; Güneydoğu’daki kadınlar en fazla cinsel taciz-tecavüzden, , şiddete maruz kalmaktan (yani ‘töre’den), çocuk istismarından şikayetçidir. Sonra işsizlikten, fukaralıktan. Ve devletten yeterince yardım görmemekten.

Geleneksel ‘ulusal dayanışma’ önce Güneydoğu’da bozuldu. Dayanışma bozulduğunda, doğal olarak ‘kökene dönme arzusu’ başgösterdi. ‘Terkedilmiş çocuk’ sendromuyla güvenebilecekleri, dayanabilecekleri bir ‘baba’ya ihtiyaç duyduklarında, baba koltuğunda Abdullah Öcalan oturuyordu.

Babaları, dağda kadınlardan güzellerini seçip, döve döve tecavüz ederek ‘özgürleştirdi’ (!). Hamile kalanı öldürttü. Babanın çetesi, bu ülkede barışın, özgürlüğün, umudun yollarına mayın döşerken, kadınlar dağda doğurdukları çocukların adını Barış, Özgür, Umut koydular.

Baba’nın çetesi, köy basıp militan toplarken, ev yıkar köy yakarken Güneydoğu’lular şehir varoşlarına kaçıştılar. Kadınları ‘temizlikçi’ oldu, erkekleri hamal.

1999’da yakalanan ‘liderlik’, ‘peygamber’, ‘baba’ Öcalan, uyuşturucu imalatı ve kaçakçılığından, silahlı bölücü terör örgütü kurmak-yönetmekten, katliamlardan yargılandı. Mahkeme’nin gerekçeli kararında “Göçlerin, köy boşaltmaların ana kaynağı ve sebebi PKK terör örgütüdür” ifadesine Öcalan’ın bir itirazı olmadı. Avukatlarından biri Aysel Tuğluk’tu.

Şimdi Kürt kadınları, hesabı henüz sorulmamış tecavüzlerin hesabını sormak yerine,  Öcalan posteri açıp  “Barış! Özgürlük! Tacize-tecavüze son!” gösterileri yapınca ‘şaşırma’ hakkımı kullanıyorum.

Taciz-tecavüz, çocuk istismarından şikayet edenlerin, neden Nimet Çubukçu’yu, hasıraltı ettirdiği “Güneydoğu’da Çocuk İstismarı Raporu”nu açıklamaya zorlamadıklarını anlamıyorum.

Güneydoğu’da ‘kadına şiddetin, çocuk istismarının önlenmesi’ işini imamlara havale eden İslamcı AKP’ye, Kürt kadınları, islamcıların bu konuda sabıkalı olduğunu hatırlatmalılar. Birileri çıkıp, İslamın nasıl güçsüzü, kurbanı cezalandıran bir din olduğunu da anlatmalı.

Güneydoğu’lu kadınların, bir yandan çocuk istismarını protesto ederken, neden bir yandan da Filistin’e özenip, çocukların eline taş verip yanlış zamanda yanlış yerde yanlış hedefe yönlendirdiklerini düz akılla anlayamıyorum. Çocuğu manipüle etmek kolay olduğu için mi?

PKK destekçilerinin, Öcalan’ın Mahkeme’ye beyan ettiği 250 milyon dolar yıllık gelirini, uyuşturucudan değil de dergi satışından, dükkan haracından topladığına inandıklarını da sanmıyorum.

Ellerinde PKK bayraklarıyla “Bölge ihmal edildi” diye yırtınanların, PKK’dan Diyarbakır’a yatırım yapanların iş makinelerini, petrol tesislerini yaktığının hesabını neden sormadıklarını da (kıt) aklım almıyor.

Tecavüzcü Öcalan yakalandığında, üzerinden bilmemne marka saat, S. ve RB. marka gözlükler çıkmıştı. DTP-BDP-PKK’lı kadınlar da Meclis’e girdiklerinden beri iki şey yaptılar: Öcalan propagandası ve gardroplarını marka giyim-aksesuarla düzmek.

Rojin, Hejin, Berivan! Sözüm insanlığını değil etnisitesini öne çıkartan, PKK’ya destek veren Kürt kadınlarına!

Tecavüz güç gösterisidir, ‘cinsellik’ değil. İktidar/güç gösterisi beden üzerinden işler. Sen insanın en değerli varlık olduğunu çocuğuna öğretmezsen, kimse öğretmez. Sen uyuşturucu baronlarının kıçına takılıp memenden kankırmızı şiddet emzirirsen, ne akan kan durur, ne sen taciz-tecavüzden kurtulursun. Şu peşine takıldığın adamların kadınların çapına bir bak hele...

Kürt kadınları! Gelin sorgulamaya önce ‘halkınız’a ihanet ederek başlayın. Birşeyleri düzeltebilmek için önce ona ihanet etmek gerekir. Cerahate önce neşter...

Gelin kadın olarak uğradığınız bütün saldırıları kendiniz anlatın bu topluma. Çocuklarınızı kimden-neden koruyamadığınızı anlatın. Çıkın anlatın abinizin, amcanızın, babanızın tecavüzünü. Yamultulmuş haberlerden değil sizden duyalım gerçekleri. Çözümü birlikte arayalım.

Başbakanı asmaya kalkacağınıza, cinsel soruna da ekonomik soruna da ‘dinsel’ çözüm önermesinin hesabını sorun! Sizleri korumayı neden imamlara havale ettiğinin hesabını sorun! Kadın Bakanı’nın ne hakla ‘bekaret’i savunabildiğini sorgulayın!

Önce kendi bedeniniz üzerindeki egemenliğinizi erkeğin elinden alın bir. Sonra ‘egemen devlet’ lamba kümbe arayışına girersiniz. Önce kendi çocuklarınızı uyuşturucu tüccarlarının elinden kurtarın hele, sonra Filistin’linin çocuklarını kurtarırsınız.

Kürtler iddia ettiğiniz gibi bir ‘ulus’sa, önce akraba evlilikleriyle bataklığa dönmüş genetik havuzunuzu bir temizleyin hele! Meclis’e soktuğunuz vekillerden akraba evliliğini yasaklayan yasalar talep edin.

Bedava dağıtılan çamaşır makinesini alıp kümese folluk yapacağınıza, iktidardan o buzdolabının parasını, onurununuzla, emeğinizle kendiniz kazanmak için iş isteyin! “Sen bana iş bulmak-yaratmak zorundasın” diye ihtar çekin. Hobareyy abareyy diye Başbakan asmaya kalkmayın da, Başbakan’dan ‘Tehlikeli işte çocuk çalıştırma'nın cezası 904 YTL iken, o cezayı neden 100 YTL'ne indirdiğinin hesabını  sorun.

Tecavüzcünüzle evlenmeye razı olduğunuzda, adamın ceza almasını engelleyen Yasa maddesini Meclis’tekilerin kafasına geçirin mesela!

Erkekten, politikacıdan ‘ahlaki’ davranmasını beklerken, kendi ahlak çıtanızı da yükseltmeye çalışın. Mesela kaçak elektrik-su kullanmaya itirazınız olsun. Başkalarının hakkını, vergisini gasp etmeye itirazınız olsun. Kullandığı suyun parasını ödemeyen Diyarbakırlı’nın hangi parayla bir günde 3 milyon 3G telefonu aldığı sorusu sizi rahatsız etsin.

Rojin, Hejin, Berivan!

Peşine takıldığın adamlar, evini, köyünü yakıp seni göç mağduru eden tecavüzcülerin!

Savunduğun adamlar, kan davasında öldürülmekten kurtulmak için bile kadını ‘berdel’ veren aşiret düzeninin savunucuları!

Amerika’nın kucağında kalkıştığınız, ‘bağımsızlık mücadelesi’ sandığınız bu terör, aslında Batı’nın su, petrol, maden yatakları ve uyuşturucu trafiği paylaşım savaşı!

Al sana, eski PKK militanı, Kürt kızı Dilaram’ın kitabından bir paragraf daha:

“Tecavüz edenlerin cezalandırıldığına hiç tanık olmadım. Tecavüze uğrayan kadın hep susmak zorundaydı. Eğer susmazsa erkek, yetkisine yaslanıyordu. Merkez Komitesi üyelerinden biliyorum, yetkileri nedeniyle istediği kadınla birlikte oldular. Kadın asla şikayetçi olamadı. Kadın bir raporla bildirmek istese bile o rapor, ancak tecavüzcü komutanının eliyle Suriye’ye ulaştırılabilirdi. Komutan hiç kendi tecavüzünü yukarıya bildirir mi!”

Rojin, Hejin, Berivan! Elinde tecavüz-uyuşturucu-haraç çetesinin başının resmiyle, bayrağıyla bu neyin taciz-tecavüz protestosu?

Amerikalı Irak’ta milyonlarca kadına tecavüz etti, fuhuşa zorladı. Bırak Irak’lı kadını, herif kendi kadın subaylarına bile tecavüz etti yahu! Şimdi Amerikan planlarının tam ortasında olduğunu bile bile bu neyin özgürlük mücadelesi?

Yoksa ‘töre adına’, ‘örgüt yararına’ tecavüze uğrarken şimdi de Filistin olup, ‘Allah adına’ hamle edecek tecavüzcü mü arıyorsun? Ya da ‘Amerikan çıkarları’ uğruna abanacak eroinman asker?

Nazlı, şimdi de sen söyle! Türkiye Cumhuriyeti bu uyuşturucu baronu tecavüzcülerle mi masaya otursun? Hadi destek at, akıl ver Türkiye’nin yeniyetme devlet olmadığını anlaması 8 sene sürmüş yeniyetme başbakanına!. Bak, gündemi kendisi belirleyemeyince nasıl da şaşkın yüz ifadesi Şemdinli sınır karakolunda. Hadi Nazlı! PKK’lıların özgürlük savaşçıları olduğunu anlat bize... Ama önce şu kitabı bir oku!

 

Kıymet Nadir Bindebir

Direnç Çiçekleri

e-Posta Yazdır PDF
aylin-sapaz2Tarih yazılmaya başladığından beri insanlar arasında kıyasıya bir mücadele süregeldi. Hayatımızdaki kaygılar her geçen gün artıyor ve hızla büyüyor. Bilimde, iklimde, yerkürede, ekonomide, jeopolitik yapıda hepsinden önemlisi değer yagılarında... Yüzyıllardır en sert mücadelelerden bir tanesi devletle halk arasındaki münasebet oldu.

Toplumsal adalet; gaz odalarında, nükleer silahların altında, sıkı yönetimlerle, cezaevlerinde masum insanlara türlü işkencelerle ve birilerinin menfaatine uygun düştüğü için gencecik fidanların daraağaçlarında asılmalarıyla tecelli etti.

Türkiye'nin dönüm noktalarından biri olan 68'li yıllarda Deniz Gezmiş'ler halk savaşını savunmak için Filistin'e, Mahir Çayan'lar silahlı mücadeleyi başlatarak Kızıldere' ye gittiklerinde, İbrahim Kaypakkaya'lar onurlu mücadelelerini ele vermemek için türlü işkencelere gözünü kırpmadan göğüs gerdiler. Gericiliğe, bölücülüğe, işgale, sömürüye, her türlü yozlaşma ve yabancılaşmaya, tüm bunların suçlusu emperyalizme karşı ''Bağımsızlık'', faşizme karşı ''Demokratik Devrim'' mücadelesi verdiler.

Onların ki 68 kuşağının destansı öyküsüdür.

Kentlere sığmayan, sokaklardan taşıp alanları dolduran genç ve güzel insanların öyküsü.

Yaşanası bir dünya özlemiyle yanıp tutuşurken yüreğindeki devrim ateşini sevip, eyleme dökenlerin öyküsü.

Ülkesindeki karanlığın aydınlık olacağına inananların; yaşamı hiçe sayıp sonsuz güzelliklerin peşinde koşanların öyküsü...

Devraldığı devrimci mirası daha da genişleterek devam ettiren ölümün nereden geleceğini düşünmeden mücadeleyi sürdürenlerin öyküsü...

Türkiye 68 Hareketi tam bağımsızlık ilkesinin öncülüğünde toplanan ve gelişen yurtsever, ilerici gençlik hareketidir. Ülkenin temel yapı taşını oluşturan, tam bağımsızlık ruhunu yaymaya çalışan Deniz'lerin, Yusuf'ların, Hüseyin'lerin öyküsüdür...

O yıllarda devrimci direniş gençlik hareketlerinin sınırlarını aşarak halk kitlelerinin mücadelesine dönüştü. Bir tarafta ülkeyi zorla faşistleştirmek isteyen güçler, diğer tarafta malını, canını, onurunu korumaya çalışan emekçi halk vardı...

Toplumun isteklerine, vatanın sessiz işgaline kayıtsız kalan bir devrimci hareket olamaz. 68 gençlik hareketi, toplumun değerlerini savunan devrimci geleneğin sosyalist çizgideki en önemli atılımıdır.

68 kuşağı görüş farklılıklarını bir tek amaçta ve yolda eriterek birliğini sağlamıştır. 68 yapısal olarak gençliğin emperyalizme karşı büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk'ün açtığı yolda onun izinde kararlıca yaptığı büyük bir yürüyüştür. Gençliğin birliğini gösteren büyük bir harekettir.

68 hareketi yurtsever bilince sahiptir. Tam bağımsızlığın gençlik içindeki kitlesel bir haykırışıdır. Bugün mücadelemizde örnek almamız gereken gençlik hareketi 68 kuşağıdır. Üniversite işgallerinde, tam bağımsız Türkiye yolunda Mustafa Kemal yürüyüşünde en önde yürüyen 6.filo eylemlerinde ön saflarda yer alan Deniz Gezmiş'tir.

Onlar inanç ve kanaatlerinin gereğini yaptı, ideolojik çıkışlarında ve eylemlerinde haklı olduklarından emin adımlarla yürüdüler devrim yolunda eğer haksız olduklarını düşünselerdi bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmeyi vazife olarak kabul etmezlerdi.

O yıllarda geceyarıları bir tek insan görünmezdi. Sokak lambalarının sarı ışığı altında sonsuza uzuyormuş duygusu veren caddeler; hava ışıyana kadar bomboş olurdu. Önemli kavşaklarda, meydanlarda , tanklar, bariyerler dururdu. İşgal edilmiş bir kentin, esir insanları gibi yaşarlardı.

68 Gençliğinin bütünlüğü ve direnci dünyadaki diğer gençlik hareketlerinden çok daha ve etkili ve kalıcı olmasını sağlamıştır.

Bizim savunduğumuz 68'in tam bağımsızlık yolunda halkı kazanma ve gençliği birleştirme azmidir,

Bizim savunduğumuz emperyalizme karşı bir haykırıştır,

Bizim savunduğumuz mücadeledir...

Bağımsızlık ve emperyalizme karşı birlik temelinde doğan 68 hareketinde gençlik kendi mirasından kopmayarak, devrimci bir mücadele içinde yer almıştır. Bugünün ihtiyacı 68 ruhudur. Bugün gençliğin Amerikan emperyalizmine karşı birlik olması gerekmektedir. Bugün yine tam bağımsız Türkiye şiarı, gençliğin en büyük sloganı olmalıdır. Bugün gençlik Mustafa Kemal' e gerçekten sahip çıkmalıdır.

Bugün Deniz Gezmiş'i, Hüseyin İnan'ı, Yusuf Aslan ı ve daha nice Devrimciyi mirasımızdan aldığı güçle, bu iğrenç işgale karşı direnecek ve halkına yine umut olacak güçtedir. 68 in bağımsızlık haykırışı günümüze ışık tutmaktadır. Darağacında son sözleri ''Tam Bağımsız Türkiye'' diyen Deniz Gezmiş i, Hüseyin İnan ı, Yusuf Aslan ı ve nice tam bağımsızlık yolunda yürüyen devrim şehitlerini saygıyla anıyorum...

Tekerrür eden tarihten ders alma özrümüzü, Türkiye tarihinde çok önemli bir yer tutan 60'lı 70'li yılların çok iyi sorgulayıp, bilgi edinip daha sonra fikir sahibi olarak bir parça gidermemiz mümkün olacaktır.

Hiçbir kanun, fikirleri yok edecek yetkiye sahip değildir. Halkın haklarını, hürriyetlerini ve canlarını alabilirsiniz lakin fikirlerini, şereflerini almaya yetecek yetki ve iktidar, hiçbir yasada, hiçbir kimsede yoktur. Olamayacaktır...

İçimizdeki güç, inanç, vatan sevgisi, bizim tüm zorlukları aşmamızı sağlar. Dıştaki ve içteki düşmanlarımızın oyunlarına alet olmamızı engeller. Damarlarımızda akan kan ve inançlarımız bu denli güçlüdür.

Eğer vatanımızı toprak olarak kabul ettiysek; işçimizi, köylümüzü, madenimizi, nehrimizi bir parçası saymışsak elbet kısa çöp uzun çöpten hakkını alacaktır. Köhne düzen, bunak düzen saltanatın daimi sürmeyecek.

Kıtlıklarda, kıranlarda, namussuzluklarda, satılmışlıklarda Mustafa Kemaller, Denizler, Yusuflar, Hüseyinler olup kanlı karanlıktan doğup geleceğiz...

İstekleri ve eylemleri olması gerekenin tam bağımsız, sömürüsüz, ayrı inançlara sahip, aynı topraklarda yaşayan, aynı havayı soluyan insanların kardeşçe yaşayabilecekleri huzurlu bir Türkiye de yaşamaktı, Yırtılan bir pankart gibi, şehirlerin ortasına çığ düşürdüyse öfkeleri, en az bir karıncanın yüreği kadar namuslu, çalışkan elleri ve yürekleri...


Aylin SAPAZ

Su uyur düşman uyumaz

e-Posta Yazdır PDF

nuray-gunaySu, Dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamının devamı için doğada olması en önemli maddelerden biridir. İnsan vücudunun %70’i sudur. Dünyanın da üçte ikisi suyla kaplıdır. Bu suyun %97.4’ü okyanuslarda ve denizlerde bulunmaktadır. Yüksek oranda tuz konsantrasyonu içermesi nedeniyle bu tip suların kullanılabildiği alanlar çok sınırlıdır.

Tatlı su kaynakları dünya su kaynaklarının %2.6’sını oluşturmaktadır. Bu miktarın da %99’undan fazlası kutuplarda buzullar halinde ya da yer altında bulunduğundan kullanıma uygun tatlı su kaynakları çok sınırlıdır. Dünyada bir yılda kullanılan tatlı suların toplamı 3.8 milyar litredir. Bu suların yaklaşık %70’i tarımsal, %20’si endüstriyel, %1’i evsel olarak kullanılmaktadır. Gıda ve içecek sanayilerinin payı %18 kadardır. Tatlı suyun en bol olduğu kıta olan Asya’yı, Güney Amerika, Afrika, Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya izler. Kişi başına su tüketimi ise tam tersi bir sıra izler. Bir ABD vatandaşı 500 lt, İngiliz 200 lt su tüketir. Emperyalist ülkelerdeki bu insafsızca su tüketimi bağımlı ülkelerde kişi başına günde 10 lt’nin altına düşer.

Bir araştırmaya göre 2050 yılında Dünya nüfusunun %60’ı yeterli su kaynaklarına sahip olmadan yaşamak zorunda kalacaktır. Su büyük bir hızla dünyanın en önemli ve stratejik kaynaklarından biri olmakta, tüm dünyada su kaynaklarının kontrolü ve yönetimi, siyasi ve ekonomik rekabetin, uluslararası anlaşmazlıkların başlıca nedenlerinden birisi haline gelmektedir. Su, petrolün statüsü gibi devletler tarafından gerektiğinde silah kullanılarak korunacak ulusal bir çıkar olarak görülecektir. Dünyada 214 uluslararası nehir, göl havzası vardır. Bunlardan bazılarının ortak kullanımı zorunluluğu nedeniyle ülkeler arasında çok ciddi problemler yaşanmaktadır. Bu bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir. Bu bölge su bakımından oldukça fakirdir. Su nedenli çatışmaların çıkabileceği bölgeler şunlardır:

* Etiyopya-Mısır

* İsrail-Ürdün-Filistin

* Türkiye-Suriye

* Bostwana-Nabiya-Agola

* Çin-Hindistan

* Bangladeş-Hindistan

Su, yakın zamana kadar insanlığın kullanımına sunulmuş doğal bir kaynak olarak kabul edilmekteydi. Ancak sanayinin gelişimi, doğal su kaynaklarının hızla kirletilmesi, plansız yerleşme, ormanların yok edilmesi vb. nedenlerle tatlı su kaynakları hızla yok olmaktadır. Azami kâr için doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesi esası üzerine kurulu kapitalizm bu sonucu hazırlamış, doğal bir kaynak olarak kabul edilen su, şimdi bir mal olarak ekonomideki yerini almıştır. Ülkemize baktığımızda diğer Ortadoğu ülkelerine kıyasla daha fazla su kaynağına sahip olduğumuzu görüyoruz. Ancak bunlar verimli kullanılamamaktadır. Önümüzdeki yıllarda su sıkıntısı yaşayabiliriz. Bu gerçeğe rağmen ülkemizin dereleri, nehirleri, gölleri ve yer altı sularına göz dikenler, ülkemizde düzenledikleri Su Forumu’ndan sonra hedeflerine ulaşmak için derelerin su kullanım hakkı sözleşmesi ile birlikte özel sektöre devrini tüm Türkiye’nin gündemine getirmişler, mevcut iktidar tarafından bu isteklerin yerine getirilmesi hazırlıklarına hemen başlanmıştır. Hidroelektrik santrallerinin yapımı ülkemizin enerjide dışa bağımlılık ilişkilerinin bir çözümü olarak sunulmaktadır. 1700’ün üzerindeki HES (Hidro Elektrik Santral) projesinin büyük kısmının yapımına başlanmıştır. HES için ne havza planları yapılmış ne de Bilimsel Çevre Etki Değerlendirme raporları oluşturulmuştur. Doğu Karadeniz’den Muğla’ya, Tunceli’den Antalya’ya kadar ülkemizin dört bir yanında doğa ve insan ilişkisi geri dönüşemez bir biçimde yok edilmiş, buraları şantiye alanlarına dönüştürülmüş, sermayenin insafsızlığına terk edilmiştir. Tüm Türkiye’de suyun ticarileşmesi dolayısıyla yaşam hakkımıza karşı yapılmış inanılmaz bir saldırı başlatılmıştır. Dereler kaynaklarından alınarak borular içerisinden geçirilmekte, su doğanın yaşamından bölge halkından koparılmaktadır. HES yapmak için sıraya giren sermaye sahipleri enerji üretimi maskesi altında asıl baraj gövdesinde toplanan suya sahip çıkmakla ilgilidirler. İktidar, ulusal servet kaynaklarının üstüne barajlar konması (HES projeleri), ulusötesi emperyal kuruluşlara eşsiz güzellikteki doğamızı mahveden maden arama, çıkarma haklarının verilmesi ile meşguldür. Çiftçi tarlasından geçen dereden toprağını, çoban sürüsünü aynı dereden sulayamaz hale getirilmiştir. Köylümüze, çiftçimize anasını alıp gitmek düşmüştür. Suyun ticarileşmesine karşı çıkan birçok doğa ve çevre dostu dernek, vakıf halkı bilinçlendirmek, projelere son verilmesini sağlayabilmek adına etkin mücadeleler vermektedirler. Birbiri ardına açılan mahkemelerde verilen kararlar HES projelerine durun demektedirler. - İkizdere Derneği, 2008 yılında “Turizm Vadisi” ilan edilen Rize’nin İkizdere Vadisi üzerinde 21 adet HES projesi için çalışma yürütülmekte olduğunu, vadiyi yok edecek bu projelerin durdurulması gerektiğini açıklamıştır.

- KAÇED Başkanı Yeğen, bölgede planlanan HES projelerinin ekolojik, ekonomik ve sosyal pek çok soruna sebebiyet vereceğini söyledi.

- Özer, Rize’de 62 HES projesi geliştirildiğini, bölgede telafisi imkansız zararlar meydana geleceğini savundu.

- Dünyanın en önemli kanyonlarının ardarda sıralandığı Küre Dağları’na 6 santral yapılacak olması bölge halkını ayaklandırdı.

- Ekonomi bahane edilerek altın madenciliğine kurban edilmeye çalışılan eşsiz “Kozak Yaylası”nın maruz kaldığı bu durum düpedüz işgaldir.

- Senoz Derneği yönetim kurulu üyesi Av. Münir Yazıcı, Senoz Vadisi’nin doğal, kültürel, tarihi ve sosyal özelliklerine dikkat çekerek vadide yapımı devam eden HES’lere karşı 5 ayrı dava açıldığını ve hepsini kazandıklarını kaydetti.

- Antalya’da, hali hazırda 59 HES projesi varlığını koruyor. Kumluca Alakır Çayı’nda planlanan 3 HES inşaatının yapımı köylülerin mücadelesi sonucu durduruldu.

- Doğader’in de üyesi bulunduğu Bursa Su Platformu, Dünya Su Günü etkinlikleri çerçevesinde 20 Mart 2010 günü düzenlenen etkinlikte su kaynaklarının, dere, akarsu ve göllerin özelleştirilmesine karşı çıktı.

- Erzurum’un Karadeniz’e yakın kesimlerinde akan dereler üzerine yapılacak 100 HES için DSİ, Tortum’da düzenlenen toplantıda, AKP milletvekili Muzaffer Gülyurt, vatandaşların projeler nedeniyle akarsulardaki kırmızı benekli alabalıklarla birlikte tüm canlıların yok olacağı söylemleri ve TEMA İl Temsilcisi Işıl Bedirhanoğlu’nun projelere itirazı üzerine “HES’lerle ilgili olarak buraya gelenlere yardımcı olunuz, yoksa canınız yanar.” dedi.

Ülke genelinde 1700’ü bulan HES projelerine karşı verilen mücadelede her geçen gün ulusal kaynaklarımızın korunması lehinde yeni bir yargı kararı daha veriliyor ve projelere dur deniyor.

Ulusal kaynakların emperyal kuruluşlara peşkeş çekilmesi işbirlikçi, faşist yönetimlerin egemen olduğu ülkelerde hunharca sürdürülmüştür, sürdürülmektedir. Ulusal Parti olarak ülkemize, insanımıza, kaynaklarımıza ve geleceğimize yapılan saldırıları durdurmanın tek yolu kapitalizmi yenmek, Atamız’ın Kurtuluş Savaşı’nda başardığı gibi, onları geldiklere yere göndermek ilk hedefimizdir.

Nuray Günay

Atatürk, İnönü, Hitler ve Erdoğan - Orhan Çekiç

e-Posta Yazdır PDF

Orhan-cekicBaşbakan Erdoğan’ın İsmet Paşa’yı Adolf Hitler’e benzetmesi geniş bir polemiğe yol açtı. Bunun hemen ardından Başbakan Erdoğan gazetecilere bu kez Atatürk’ün İsmet Paşa’ya gönderdiği 19 Şubat 1931 tarihli bir mektuptan söz ederek, “…Aaah Atatürk ah!...asıl siz bu mektubu bir görseniz!...” anlamında bir gönderme yapınca bütün basın bu mektubun peşine düştü ve ortalık karıştı ama Başbakan Erdoğan dahil herkes değerlendirmelerinde yanıldı.

Bu yazı işte bu yanılgıya işaret etmek için kaleme alındı…

Atatürk Konya’da tetkiklerde bulunuyordu. 21 Şubat 1931 Cumartesi günü İsmet Paşa’ya gönderdiği bir telgrafla (yani 19 Şubat tarihli bir mektupla değil. Zira seyahat halindeyken kimseye mektup yazmaz, telgrafla mesaj gönderirdi), özetle şu bilgileri ve talimatı veriyordu:

“…Gezi boyunca uğradığım kentlerdeki müzelerimizi de ziyaret ettim. Büyük bir arkeolojik zenginliğe sahip olduğumuzu gördüm. Ancak bu konuda yeterli uzman elemanımızın olmadığı bilgisini aldım. Bu nedenle, yurt dışına eğitime gönderilecek talebelerin bir kısmının bu alana tahsis edilmesi yararlı olur fikrindeyim…”

Telgrafın buraya kadarını ele geçirenler buradan bir polemik çıkaramayacaklarını görünce biraz da “…ne varmış ki bunda…” anlamında soruşturmayı sürdürdüler, hatta işin aslını bana da sordular. Telgrafın devamını bulanlar ise konuyu çözer gibi olmuşlardı. Zira Atatürk telgrafında şöyle devam ediyordu:

“…Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabe içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki şaheserleri kıymette bazı mebâni (yapılar) vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alâeddin Camii, Sahip-Ata medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescid ve İnce Minare, derhal ve müstacelen (süratle)  tamire muhtaç bir haldedirler. Bu tamirin gecikmesi, bu âbidelerin kâmilen (tümüyle) inhidamını mucip olacağından (çökmesine yol açacağından), evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin (boşaltılmasının)  ve kâffesinin mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin (tümünün uzman kişiler gözetiminde tamirinin)   temin buyrulmasını rica ederim.”

Durum şimdi daha anlaşılır olmuştu. Bu telgrafa göre pek çok tarihî eserimiz ve camimiz asırlardır ihmal görmüş, bakımsız bırakılmıştı. Derhal onarılmazlarsa yıkılabilirlerdi. Üstelik bu eserlerin bir kısmı da askerlerce depo gibi kullanılıyordu. Bunları da asker acilen  boşaltmalıydı…İşte Başbakan Erdoğan bu noktaya dikkati çekmeye çalışıyordu. Gerçekten de İkinci. Dünya Savaşı boyunca  Türkiye’yi tüm baskılara rağmen  savaşa sokmayan İsmet Paşa benzer eleştirilere sıkça maruz kalacak, “…camileri buğday ambarlarına çevirdiği, onu da askere yedirip halkı aç-sefil bıraktığı…” propagandası yaygın olarak aleyhine kullanılacaktı.

Belli ki Başbakan, Atatürk’ün asker konusundaki eleştirisini günümüzdeki “asker karşıtı politikalara” malzeme olarak kullanmak istiyordu. Oysa Atatürk’ün hemen  ertesi gün, 22 Şubat 1931 Pazar günü Konya Ordu Evi’ni ziyareti esnasında  “ordu” için yaptığı konuşmayı bilse, bu polemiğe girer miydi acaba?

Atatürk o gün, beraberinde Konya Valisi İzzet Bey ve 2. Ordu Müfettişi Fahrettin (Altay) Paşa olmak üzere, gece saat 22.00 sıralarında Ordu Evi’ne geldi.

Burada yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“…Arkadaşlar! …Bilirsiniz ki Türk Milleti, ne vakit yükselmek için adım atmak istemişse, bu adımların önünde daima pişva (önder, baş) olarak, daima yüksek millî ideali tahakkuk ettiren (gerçekleştiren)  hareketlerin pişdarı (öncüsü) olarak, kendi kahraman çocuklarından mürekkep ordusunu görmüştür.

Bunun içindir ki, Türk Milleti tehlikelere karşı, elinde kılınç, yürümeye müheyya (hazır) bulunan kahraman çocuklarına derin emniyet beslemiştir. Ve bu emniyeti daima besleyecektir. Bundan sonra da Türk Milleti’nin ulvî idealinin husulü için kahraman asker evlatları hep önde gidecektir. Bütün Türk Milleti; muvaffak olduğu her  hayatî şeyin kahramanı olarak  kendi ordusunu, ordusuna kumanda eden öz evlatlarından mürekkep zabitler heyetini, yüksek kumanda heyetini görmektedir…Bu millî tecelli ile daima iftihar edebiliriz.”

Atatürk bir taraftan askerin kullanımında olan sivil yapıların boşaltılmasını istiyordu ama diğer taraftan da ordu ve her rütbeden mensupları için işte böyle sesleniyordu.

Bu O’nun Konya’ya dokuzuncu gelişiydi.  Hareketinden bir gün önce 1931 yılı bütçe görüşmesine katılarak Kabineye başkanlık etmişti. O gün de Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşülmüş,  eğitim için Avrupa’ya gönderilecek öğrenciler konusu ele alınmıştı. Daha sonra seyahate çıkan Atatürk gittiği her kentte müzeleri ziyaret edip, Konya’da da benzer taleple karşılaşınca, İsmet Paşa’ya yukarıdaki telgrafı çekerek, “…hazır Avrupa’ya gönderilecek öğrenciler meselesini konuşuyorsunuz. Bu öğrencilerin bir kısmını arkeoloji sahasına kaydırın. Bu konuda büyük açığımız olduğunu gözlemledim. Ayrıca bazı çok önemli sanat eserlerimiz de çökmek üzere. Üzerinde çalışmakta olduğunuz bütçede, bu eserlerin bakım ve onarımları için de pay ayırın, yoksa geç olacak…”demek istemişti ve olay sadece bundan ibaretti. Basın bu ayrıntıyı bilmediği için, muhabirler dört yana dağılmış bilgi topluyorlardı.

Ancak hiç değilse şu kadarı bilinmeliydi :  Avrupa’da yükselen değerin nazizim ve faşizm olduğu dönemde, diğer ülkelerin de hızla komünizme kaydığı bir ortamda İnönü, istese diktatör olabilirdi zira O Balkanlardan, Çanakkale’den, Kafkaslardan, Suriye Cephesi’nden, İnönüler’den, Sakarya’dan, Büyük Taarruz’dan, nihayet Lozan’dan geliyordu…

İsmet Paşa’yı faşistlikle suçlayan Başbakan ise halkın içinden…Yani Kasımpaşa’dan, Rize’den, Siirt’ten…Övünülecek nokta budur.

Bu sonuç ise, demokrasinin zaferidir ve İsmet Paşa o demokrasiye giden yolun kapısını açandır. Bu gerçek değiştirilemez.

Tıpkı Anayasamızın ilk üç maddesi gibi…

Dr. Orhan Çekiç, Maltepe Üniversitesi

Sayfa 1 / 4

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1445
mod_vvisit_counterDün3426
mod_vvisit_counterBu Hafta15433
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay31858
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü539387