Ulusal Gündem

Monday, Sep 06th

Last update:12:29:02 PM GMT

Bilim

Dolor ut id enim dolor auctor a Aenean Vestibulum lorem egestas. Nunc egestas ut tempus felis quam elit orci ut congue porttitor. Congue non est velit Vivamus hac iaculis neque Morbi faucibus et. Nibh nibh consectetuer semper pretium Cum mauris justo eros Donec Nulla. Ligula Nunc lacus quis dui adipiscing euismod Nam mus mus eu. Aenean at vel interdum nunc elit lorem id nulla nunc Proin. A.

Bilgi Yok Olmuyor

e-Posta Yazdır PDF

haluk-berkmenUzayda ‘karadelik’ adı verilen birtakım gök cisimleri bulunuyor. Bunlar ölü yıldızlardan arta kalan öylesine yoğun cisimler ki yakınlarındaki tüm nesneleri içlerine çekmekte, ışığı dahi dışarı salmamaktadırlar. Karadelikleri uzayda doğrudan göremiyoruz. Varlıklarını ancak yan etkileriyle, parçaladıkları ve içlerine doğru çektikleri yıldızları gözleyerek tespit edebiliyoruz. Karadeliklerin matematik kuramı ile uğraşmış olan İngiliz matematikçi S. Hawking bu cisimlere giren nesnelerin yok olduklarını ancak bilgilerinin yok olmadığını, Temmuz ayında Dublin’deki bir bilimsel konferansta kabul etti. Yani, karadelikler başka evrenlere açılan kapılar olmuyorlar. Yuttukları cisimlerin bilgisini şimdi olmasa bile, ilerde (parçalandıklarında) geri vereceklerine inanılıyor. Zira, Kuantum Kuramına göre bilgiyi tümüyle yok etmek mümkün değil.

Bilgi (enformasyon) bize aktarılan bir enerji olarak da görülebilir. Bu enerjiyi ya içselleştirir ve yararımıza kullanırız, veya geri yansıtarak ondan uzak da kalabiliriz. Okulda öğrenip de bir süre sonra unuttuğumuz bilgi ikinci türden, yansıttığımız, kulaktan dolma bilgidir. Bir de katılımcı olarak içselleştirdiğimiz, kendimize mal ettiğimiz bilgi vardır. Bu tür bilgi asla tümüyle yok olmaz. Bir süre küllense bile, bir süre sonra tekrar kolaylıkla kullanılır hale gelebilir. Örneğin, bisiklete binmek bilgisi asla yokolmuyor. Aradan yıllar geçse bile kısa sürede hatırlanıp kullanılır hale getirilebiliyor.


Bilgiyi içselleştirmek için ondan yararlanmak ve onunla bütünleşmek gerekir. Yani, bilginin içerdiği enerjiyi kendi enerjimiz haline getirmedikçe onunla bütünleşmiş olmayız. Biz, bilgi enerjisi ile bütünleştiğimizde ortaya ikisinin toplamı değil, ikisinin toplamından daha fazla enerji içeren bir enerji oluşmuş olur. Çünkü, o bilginin taşıdığı enerji ile kendi bilgimizin enerjisi kaynaşarak daha üst düzeyde birleşik bir enerji alanı oluştururlar. Yeni oluşan ‘bütün’ ise daha önceki parçaların bilgilerinin toplamından daha fazla bilgi içerir.

Bilgiyi ölçebilmek için söz konusu sistemin Entropi’sine bakmak gerekir. Entropi, bir sistemdeki karmaşanın ve belirsizliğin ölçüsüdür. Karmaşa ve belirsizlik ne kadar fazla ise Entropi de o kadar büyük olur. Örneğin, suyun Entropi’si buzun Entropi’sinden fazladır. Çünkü, buz içindeki su molekülleri sudaki durumlarına göre daha düzenli bir şekilde dizilmişlerdir. Buz suya göre daha az karmaşık ve moleküllerin dizilişi buzda daha bariz ve belirgindir. Düzen arttıkça Entropi de azalmaktadır. Bu bakımdan su buharının Entropi’si sudan daha fazla olması gerekir. İki veya daha fazla parçadan oluşmuş bir bütüncül sistemin Entropi’si de parçaların birbirleri ile ilişkili olmamaları durumunda Entropi’lerin toplamından ibarettir. Ancak, parçalar arasında bir bağ (bir ilişki) varsa oluşan yeni sistemin Entropi’si, ayrı ayrı Entropi’lerin toplamından daha az olur. Demek ki ortaya fazladan bilgi eklenmiştir ve bu bilgi bütüncül sistemin içselleşmiş bilgisi durumundadır.

Bilgi bir kere içselleştikten sonra artık kendi özelliğimiz haline geliyor ve her an kullanıma hazır halde bulunuyor. Bilgiden anında yararlanmak demek o bilgiyi an içinde kullanmak, yani an içinde yaşayarak ‘farkındalığı arttırmak’ demek oluyor. Bizlerin de zaten yaşamdaki en önemli görevimiz farkındalığı arttırmak ve etki-tepki çemberini kırabilmek değil midir? Farkında olmayan insan sürekli etki-tepki mekanizması içinde günlerini geçirir ve yaşamda hiçbir anlam da bulamaz.

Farkında olan insan sorumluluk almaktan çekinmez. Çünkü sorumluluk almakla gerek kendine, gerekse yaşadığı çevreye ve topluma düzenleyici katkılarda bulunur. Her düzenleyici davranış da Entropi’yi azalttığından aynı zamanda bilgiyi de arttırmış olur. Bilginin toplumda artması demek daha dengeli, huzurlu ve düzenli bir yaşam tarzının topluma hakim olması ve dolayısıyla toplum içindeki her ferdin daha mutlu olması demektir. Bizler, yaşadığımız toplumun bireyleri olarak bağımsız nesneler değiliz. Sürekli olarak çevremizle enerji alış-verişi içindeyiz. Yaşadığımız çevrenin temiz ve düzenli olması, insanların sorumlu ve bilgili olması hem kendi mutluluğumuz hem de toplumun genel refah düzeyi için son derece önemlidir.

Doğada hiçbir şeyin tek başına olmadığı ve sürekli çevresi ile etkileştiğini Kuantum Kuramı da söylüyor. Bu kurama göre gözleyen ve gözlenen ayrılmaz bir bütün oluşturuyor. Yani, sadece gözlemek olayı bile bilgiyi içselleştirmemiz için yeterli oluyor. Ama bilgi aktif hale gelmedikçe, yani yararlı bir şekilde kullanılmadıkça içimizde kalmakta devam ediyor ve etkin de olamıyor. Bilgi sahibi olmak ne kadar önemli ise, o bilgiyi hem kendi hayrımıza, hem de bütünün hayrına kullanmak da o derece önemlidir. Bilgiyi sadece kendi faydamız için kullanırsak bencil ve çıkarcı oluruz. Sadece çevremizi düşünür ve kendimizi hiçe sayarsak kendimize zarar verebilecek davranışlar içine de girebiliriz. Bu bakımdan hem kendi hayrımızı hem de bütünün hayrını düşünerek davranmak bilgimizi en yararlı ve etkin şekilde kullanmak anlamını taşır.


Bütünün hayrını düşünürken kendini karşısındakinin yerine koyabilmek, onun bakış açısı ile bütünleşmek, yani bir çeşit empati kurmak gerekmektedir. Bu yaklaşımı özellikle sorumlu bir mevkide bulunduğumuz zaman kullanabilmemiz gereklidir. Bunu da sonradan, akıl ve mantık yürüterek değil, anında ve doğal bir farkındalık içinde yapabilmek önemlidir. Bir başka şekilde “Farkında olmak, olaylara bütünsel bakabilmektir” de denilebilir. Herhangi bir eyleme girişmeden önce onun getireceği sonuçları önceden görüp değerlendirmek son derece önemlidir. Bu noktada hem bilgi, hem sezgi, hem de farkındalık devreye girmesi gerekir. Sadece yavan bilgi ile empati kuramayız. Sadece sezgi de faydalı eylem için yeterli değildir. Her üçü bir arada olduklarında ise yararlı ve hayırlı bir içsel gelişim içinde bulunma şansımız kat kat artmış olur.

Günümüzde bilgi iletişimi öylesine hızlı ve anında olmaktadır ki içsel gelişim sadece dinlerin güdümünde kalmayıp Yeniçağ biliminin de etkisiyle, yeni boyutlar kazanabilmektedir. Yeni boyuttan kasıt, alışılagelmiş düşünce kalıplarının dışına çıkarak hem kendimizi hem de çevremizi dıştan inceleyen bir gözlemci boyutuna yükselebilmektir. Bu türden bir farkındalık durumunda Kuantum kuramının sözünü ettiği ‘Tünel olayı’ gerçekleşmiş olur. Tünel olayı, aynı zamanda, yerellik varsayımının da geçerli olmadığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. Yani, her etki mutlaka bir yerel nedene bağlı olmayabilir. Bazı etkilerin nedenleri farklı zamanlardan veya farklı uzay bölgelerinden kaynaklanabilirler. Biz onları, yerel bakış açımız içinde, tam olarak algılamakta güçlük çekebiliriz.

Ancak bazı bilimsel fikirlerin mekan bakımından bağlantılı olmayan insanlar tarafından ortaya atılışı bize yerel olmayan etkilerin varlığına işaret ediyor. Bu olgu, alınan bilginin içselleşmesi durumunda o ana kadar var olduğu bilinmeyen yeni bilgileri ortaya çıkardığı, yani bir bakıma yeni bilgilerin ortak şuur tarafından yaratıldığını gösteriyor. Bu ortak şuura ister Morfogenetik alan deyin, ister Arketip adını koyun, varabildiğimiz son nokta bizi aşan Tanrısal bir bütünselliğin var olduğudur.

Doç. Dr. Haluk Berkmen (Fizik)

http://okder.org.tr

Karagöz-Hacivat devam ediyor… Ali Demirsoy

e-Posta Yazdır PDF
Çağımız, bir alanda olabildiğince uzmanlaşmayı sağlamış insanların olduğu bir toplumun başarılı olacağını öngörmektedir. Bu kadar bilginin basit yöntemlerle ve kısa süreli eğitimlerle elde edilemeyeceği artık herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle de gelişmiş ülkeler, gelişmiş olsalar bile, bu yarışta geriye kalmamak için, yine de en büyük yatırımı eğitime yapıyorlar. Eğitilmişleri dünyadan para karşılığı toplamanın da çarklarının dönmesi için önemli bir anahtar olarak görüyorlar.

Böyle baktığımızda başarılı olabilmek için bir ülkenin gençlerinin en uygun ve en verimli şekilde eğitilmesinin bu planın omurgasını oluşturduğunu söyleyebiliriz. İyi seçilmemiş, iyi yönlendirilmemiş bir eğitim politikası, gençlerini ziyan etmenin ötesinde hiçbir şey sağlamaz. Türkiye bunu yaptı mı? Görünürde Türkiye'nin en başarılı ve akıllı eğitim politikası Köy Enstitüleriydi (nitekim bugün sağduyulu Türklerin yanı sıra, dünyanın birçok ülkesindeki eğitim politikacıları tarafından beğenilmesi bu nedenledir). Ancak, yabancı dostlarımız ve içerideki işbirlikçilerin bitmez tükenmez kışkırtmaları ile bitirildi.

Eğitim dünyamız birçok olumlu ya da olumsuz süreçten geçti. Sonunda özellikle Yüksek Öğretim Kurulu'na (YÖK) teslim oldu. YÖK'ün bir kararı bilinen bir nedenle en çok tartışmaya açıldı: Meslek Liselerinde okuyanların üniversiteye girişinde, aldıkları puanı belirli bir katsayı ile değerlendirme (ek-1). Bu katsayı işine siyasi partilerin tümü, meslek kuruluşları, üniversiteler (öyle diyorsam da inanmayın; çünkü üniversitelerin dili 1982 yılından bu yana ağır bir enfeksiyondan dolayı ağızlarının içinde kıpırdayamıyor), Genel Kurmay, bu meslek liselerinden (daha doğrusu bir meslek lisesinden, İmam Hatip Liselerinden) mezun olanların dernekleri ve birlikleri, yaşamını ve kariyerini belirli bir zümrenin desteğine borçlu olanlar, belirli makamlara yeteneklerinden dolayı değil bu ilişkilere destek verdiği için getirilen bir zamanların makam sahibi kişileri ya da bugünkü siyasetçiler aktif olarak katılmaktadır.

"Bir insanı çalıştığı konuda ne kadar bilgili ve becerikli yetiştirirseniz o kadar başarılı olursunuz" gerçeği bir yana atılarak, bu katsayı sinsi bir planın ve politikanın aracı haline getirildi. Hatta siyasi rejimimizin ve demokrasimizin sembolü haline getirildi.

Dönelim katsayı henüz gündemde olmadığı dönemlerdeki gizli ya da açık eğitim politikalarına. 1940'lı yılların ortalarında alınan bir karar ile 1950'li yıllarda uygulamaya geçirilen İmam Hatip Liseleri, Türkiye'ye ihtiyacı kadar aydın, bilgili din hocası yetiştirmeyi amaçlamıştı. Daha sonraki gelişmeler ile bu okullar liselere dönüştürüldü. Bu liseden mezun olanların isterlerse, başarılı iseler, daha yüksek kısımlarda, yani Yüksek İslam Enstitülerinde ya da İlahiyat Fakültelerinde okuma hakkı getirildi. Kimsenin itiraz etmeyeceği, edemeyeceği akıllı ve iyi niyetli bir karar ve uygulamaydı. Özellikle bu liselerden mezun olanların bu yüksek okullarda ya da fakültelerde okuyabilmesi için de onların yararına ek avantajlar getirildi. Bununla da kalınmadı, bu liselerden ve yüksek okullardan mezun olanlara hemen iş bulma güvencesi bir çeşit sağlandı.

Aynı şekilde meslek okullarından mezun olanlara da kendi dallarında yüksek okullara ya da fakültelere devam edebilmeleri için ek avantajlar sağlandı. Ancak iş bulma güvencesi yok gibiydi. Ancak, bu okullardan yetişenler, bilgi ve becerileriyle, piyasanın en çok aradığı insanlar oldukları için, iş bulmada zorluk çekmiyorlardı. En önemlisi de kaliteli üretimde ülkemize büyük katkılarda bulunuyorlardı. Gelecekte de bu okullardan mezun olacaklar üretimimizin bel kemiğini oluşturacaktır. Dolayısıyla bu okullara ne kadar yatırım yapar ne kadar önem verir ve mezunlarını kendi alanlarında ilerlemek için ne kadar teşvik edersek, bu ülkeye o kadar hizmet etmiş olacağız. Katsayı uygulaması -öğrencileri kendi alanlarında daha yüksek eğitime taşımada kolaylık sağlayacağı için- bu teşvikin en önemli ayağını oluşturmaktadır. Üç yıl boyunca torna, tesviye tezgâhında uygulamalı eğitim görmüş, mesleğinde el becerisini geliştirmiş birini, üçüncü yılın sonunda, eğitimini sadece teorik ve genel bilgilere dayandırmış normal lise mezunları ile -kendi alanlarında ek avantaj sağlamadan- yarıştırırsanız, "elinizi vicdanınıza koyunuz" bunun neresi, hakkı teslim etmek olur? Böyle bir yarışta Teknik Lise mezunlarının başarılı olacak öğrenci sayısı, kayda alınmayacak kadar az olacaktır.

Meslek Liselerinden mezun olanlara kendi bölümlerinde daha yüksek eğitim olanağını sağlayabilmek için üniversite giriş sınavlarında aldıkları puanı, kendi eğitim alanları ile ilgili yüksek okulları ya da fakülteleri seçtikleri takdirde, belirli bir katsayı ile çarpmak onların önünü açacaktı. YÖK de bunu yaptı. Meslek Liselerinden mezun olanlara kendi meslekleri ilgili yüksek okullarda ya da fakültelerde eğitim yapabilmeleri için belirli bir katsayı ile çarparak daha yüksek puan almalarını sağlandı. Bu katsayıyı kaldırırsanız, meslek yüksek okullarının hiçbir avantajı kalmayacaktır.

Ancak yukarıda değinilen bu engel daha çok Teknik Meslek Liseleri mezunları içindir; çünkü onların eğitim programı ağırlıklı olarak üniversite giriş sınavında hiç soru gelmeyen daha çok teknik (atölye-çizim vb gibi) derslerden oluşmuştur; buna karşın İmam Hatip Liselerinin eğitim programı zamanla değiştirildiğinden, neredeyse normal liselerin tıpatıp aynısıdır. Bunda ne var diyebilirsiniz. Bütün bunlar çok kurnazca hazırlanmış planlardır.

Ne yazık ki ülkemizde herkes, amacına ya da niyetine ulaşabilmenin yolunun, o isteğe bir demokrasi takısı eklemekten geçtiğine inandırılmıştır. Siz bir muz cumhuriyeti olmadığınıza göre, Devlet Planlama Teşkilatınız kısa ve uzun vadeli planlar yaparak yatırım yapacağınız alanları ve bu alanlarda hangi elemanları yetiştirmeniz gerektiğini planladığına göre, hangi tip okulların açılacağının, hangi sayıda açılacağının, ne kadar öğrenci alınacağının ve bunların ne kadarının da daha yüksek eğitime geçişinin sağlanacağını planlamış olmalıdır. Bu teknik okullar -genel liselere göre- özel yapılı liselerdir. Buradaki öğrenciler, özel alan bilgilerinin yanı sıra, becerilerini de geliştirmek durumundadırlar. Devlet bu becerilerin geliştirilmesi için genel liselere göre çok daha büyük yatırımlar yapmak zorundadır; çünkü eğitimlerinin önemli bir kısmı alet ve edevata dayanmaktadır. Bu yatırımı ve harcamaları alan kişilerin, benim canım başka bir şey istiyor diyerek, elini kolunu sallayarak istediğini yapabilmesi bir demokratik hak değildir; bu başka birinin okuyacağı kaynağı israf etme anlamına da geldiği için kınanması gereken bir durumdur. Eğer ben bu olanakları kullandıktan sonra, canımın istediği yerde okumak istiyorum diyecekse, bunun da ödenmesi gereken bir bedeli olacaktır; bu bedel bölümü dışında bir yerde okumak isteyenlere uygulanacak daha düşük katsayıdır.

Burada dikkatten kaçan başka önemli bir husus daha vardır. Eğer bir öğrenci meslek lisesinde okuyup da mesleği ile ilgili olmayan bir fakülteye ya da yüksek okula girmeyi düşünmeye başlamışsa, orta öğrenimde dikkatini verip öğrenmesi gereken derslerden çok, üniversite sınavında normal lise mezunları ile gireceği ortak sınavdaki konulara eğilmeye başlayacaktır. Meslek lisesindeki öğrenmesi gereken bilgileri özümseyemeyecektir. Üniversite sınavında da katsayısız bir yarışmaya gireceği için elindeki tüm imkânları kullanarak dershanelere kaynak aktaracaktır.

Şu demokrasiye bir daha bakalım. Bir adam karşılığını ödeyerek istediği yerde yemek yiyebilir, istediği yerde tatil yapabilir, istediği yerde oturabilir; ancak arzuladığı işi yetkili olarak yapamaz. Çünkü belirli özel bir eğitimden geçmiş bir kişinin kazanmış olduğu kalıcı vücut becerileri ve belirli bir mantık yapısı oluşmuştur. Konservatuarı bitirmiş bir piyanistin, yaşamına demirci ustası olarak devam etme isteğini ya da tersini; yıllarca güreş sporu yapmış birinin buz revücüsü olarak yaşamına devam etmesini ya da tersini; eğitim süresince çok farklı alanda bilgi sahibi olmuş birinin bu alanla hiç ilgisi olmayan konularda eğitimini devam ettirmesini ne ölçüde akıllıca bulabilirsiniz? Özellikle bu eğitimleri sizin ve benim vergilerimle finanse edilmiş ise. Demokrasi bunun neresinde? Demokrasi başka birinin haklarına ve çıkarlarına saygı göstermedir. Ben bu öğrencileri ülkemde belirli konularda uzmanlaşmış insan yetiştirilmesini sağlamak için finanse ettim. Bu ülke plansız programsız muz cumhuriyetleri değildir.

Eğitim dünyamızın son yarım yüzyılını dikkatle izleyen kişi ve kurumlar bu katsayı oyunlarının bizi nereye sürükleyeceğini tahmin ettikleri için tepki göstermektedirler. O zaman da dünyadan haberi olmayan ve günlük yaşayan bir kesim, bu katsayıya neden Genel Kurmay ya da bilmem ne barosu karışıyor diye suçlamaya girişiyorlar. Esasında suçlanması gereken kesim, hiçbir fikirsel ve eylemsel katkı sağlamadan, sonuçlardan sürekli şikâyet eden kesimdir; bunların başında da ne yazık ki üniversitenin suskun hoca takımı gelir (özellikle 12 Eylül'den sonra).
Sonuç olarak katsayı uygulaması ile her iki meslek okulundan mezun olanların kendi dallarında yüksek tahsil yapabilmeleri diğer düz meslek liselerinden mezun olanlardan çok daha kolay bir hale getirilmişti.

Dünya, kendi konusunda uzmanlaşmış insanların dünyası olduğu için bu uygulama da çok akıllıcaydı. Burada önemli bir şey daha vardı. Biz muz cumhuriyeti olmadığımız için, önümüzdeki yılda, önümüzdeki beş yılda (beş yıllık planlar), önümüzdeki 10 ya da 30 yılda neleri yapmayı, nelere yatırım yapmayı planlamak zorundaydık. Buna göre de, ağırlık vereceğimiz alanlara uygun ve sayıda ara eleman yetiştirmek zorundaydık. Ona göre tornacı-tesviyeci, elektrikçi, marangoz, kalıpçı, motor ustası vb. ara elemanları yetiştirecektik. Buraya kadar anlatılanlar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, aklın ve sağduyunun bir ürünüdür.

Ancak Karagöz-Hacivat kültürüyle yetişmiş bir toplumda, bunların, akıl ve izanla yürümesi beklenemezdi. Çünkü söyleneni tersinden anlama, tersini yapma, geleneğimizdi. Teknik Meslek okullarına gerekli önem verilmedi, hoca kadrosunun güçlendirilmesi hiçbir zaman sağlanmadı (Teknik Meslek Lisesininkiler hariç, İmam Hatip Liselerine en başarılı öğretmenler tayin edildi ve bu okulların eğitici eksikliği yaşamamalarına özen gösterildi). Bunun sonucu olarak, Teknik Eğitim Liselerinden mezun olanlar, çok defa dört işlemi yapmakta dahi zorlanmaya başladılar. Plana-programa uygun sayıda okul açılmadığı ve gerek duyulandan daha çok öğrenci alındığı, gerek duyulmayan alanlara da çok sayıda öğrenci alındığı için, sadece kalite düşmedi, halkın gözünde meslek okullarının (İmam Hatip hariç) değeri düştükçe düştü. İtibar azalınca, kalite düştü; kalite azalınca da itibar düştü ve bu günlere geldik. Siyasiler için, bu değerli eğitim kurumları, gençlerin meşgul edileceği yerlere dönüşmüştü.

Bu arada Amerika Birleşik Devletleri'nde, dünyanın geleceği şekillendiriliyordu. Türkiye'ye biçilen rol, seksen yıllık laiklik mücadelesinden vazgeçirilerek, ılımlı İslam ülkesi haline döndürülmesi ve bu yolla Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerine Amerika'nın çıkarları için sızmanın sağlanmasıydı. Bu politika ile bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. Birincisi, manipüle edilmiş politikacısıyla, askeriyle, halkıyla Amerika'ya tam biat etmiş bir ülke edinilmiş olacaktı; ikincisi böyle bir yola itilmiş bir ülke-hiçbir zaman dünya ortamını etkiyecek bir bilimsel atılımı sağlayamayarak-oluşabilecek potansiyel tehlike önlenmiş olacaktı.

Esasında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi; tabii ki anlayana. Atatürk'ün ölümünden 9 yıl sonra, 1947'de Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'nin NATO'ya girebilmesi için Türkiye'de din eğitiminin zorunlu hale getirilme koşulunu ileri sürmüştü. Yarım yüzyıl sonra Müslüman kanı içen ve içmeye de kararlı olan, Müslümanları büyük şeytan olarak tanımlayan, Haçlı Seferi çağırısı Busch gibi iki defa seçilmiş başkanı olan böyle bir ülkenin Türkiye'ye din eğitimini dayatması acaba iyi niyetinden mi kaynaklanmıştı? Atatürk gibi ileriyi göremeyen ve sezinleyemeyen o günün Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, İkinci Milli Şef, herhalde bu dayatmaya karşı koyamayarak, İmam Hatiplerin açılması için ilk kararı aldı. Esasında bu karar Atatürk Devrimlerini kırılmasına yönelik en büyük çatlaktı. Tohum atılmıştı, yeşermesi ve meyve vermesi zamanla bırakılmalıydı...

Böylece, İmam Hatip Liseleri, gereksinimden çok daha fazla sayıda (hem devletin hem de halkın belki de kaynağı bir yerlerde olan gizli desteklerin sayesinde) devreye sokuldu. Buradan mezun olacak öğrenci sayısı, bırakın Türkiye'yi İslam âleminin tümüne yetecek sayıya ulaşmıştı. İmam Hatip Liseleri mezunları nerelerde istihdam edilebilirdi ki. Ancak Atatürk ilkelerini içine sindirmiş bir kesimin ve laik Cumhuriyeti kollama görevi verilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tepkisini de çekmeye başlamıştı. Sonuçta 28 Şubat Muhtırası olarak bilinen sert tepki siyaset dünyamıza girdi. İmam Hatip Liselerinden mezun olanların kendi çalışma alanlarının dışındaki eğitimlere kayması, katsayı uygulamasıyla önlenmeye çalışıldı. Ancak YÖK, geleceği iyi sezinleyemeyen atama yöneticilerden oluştuğu için, tehlikenin farkına varmadan, İmam Hatip Liseleri ile diğer meslek okullarını aynı potaya koydular. Esasında birbirlerinden ayırmış olsalardı, bugün hükümetlerin gerçekten Teknik meslek okulları öğrencilerini mi yoksa imam hatiplerini mi korumak için bu kadar hiddetlendiğini öğrenmiş olacaktık.

Özünde, katsayı uygulaması mesleğinde rahat yükselmek isteyenler için önemli bir destekti. Örneğin, teknik meslek liselerini bitiren biri tekniker ya da yüksek mühendis olmak istiyorsa, kendi alanlarında tercih ettikleri fakülteye, üniversite girişinde aldıkları puanlar normal liselere göre daha yüksek puanla çarpılacağı için, çok daha avantajlı duruma geçiyorlardı. Bu nedenle böyle bir katsayı uygulaması, meslek liseleri için önemli bir avantaj getirmişti. Ancak, böyle bir uygulama, haddinden fazla okul açılmış ve haddinden fazla öğrenci alınmış imam hatip okulları için bir dezavantajdı. Mezun olsalar eskisi gibi hepsini alacak devlet kadrosu bulunamayacaktı. Bu, madalyonun görünen yüzüydü; görünmeyen yüzünde başka nedenler yatıyordu. Ilımlı İslam'a (bu terim Amerikalılar tarafından bizi kandırmak için uydurulmuştur; ılımlı İslam diye bir şey olamaz) dönüşme için bu öğrencilerin yargı, yönetim ve idari sisteme getirilmesi planlanmıştı; katsayı uygulaması bu planları bozmuştu. İstenen nitelikte savcı, yargıç, vali, kaymakam ve benzeri makamlara adam (hatta orduda subay; ancak askeriye İmam Hatip Liselerinden öğrenci almadığı için görünürde bu proje bir türlü gerçekleşememişti) temin etme projesi suya düşüyordu. Her zaman olduğu gibi demokrasi havarililiği ile bu katsayı ortadan kaldırılmalıydı.

Basın önüne çıkan siyasiler, sürekli "bu okullardan mezun olacak birkaç kişi istediği yere girecek diye niye bu gençlerin önünü tıkıyorsunuz" diyorlar. Katsayı konmadan önce İmam Hatip liselerine girmek için başvuranların sayısının 220.000 civarında olduğu söyleniyor. Katsayı konduğundan sonra bu sayının 70.000'ne düştü açıklandı. Yani insanların İmam Hatip okumak için niyetleri olsaydı bu sayı pek az oynayacaktı; hâlbuki büyük ölçüde devlet desteği alarak bu okulları bir köprü gibi kullanmayı düşünen bir kitle ile bu kitleyi gizli ya da açık siyasi ikbali için kullanmayı hedef haline getirmiş siyasi bir kadronun işbirliği söz konusudur. Eğer insanların gerçekten İmam Hatip okuyarak bu konuda halkı aydınlatmak gibi bir düşünceleri olsaydı, katsayı onlara çok büyük bir avantaj sağlamıştı; kendi alanlarında yüksek tahsil yapmanın kapıları büyük ölçüde kendilerine açılmıştı; bunu ret etmemeliydiler. Hâlbuki katsayı uygulaması bu liselere başvuranların sayısını çok büyük ölçüde azaltmıştı. Çünkü esas niyet başkaydı. Açıkça hedef bir kadro devrimi ile seksen yıllık hayali gerçekleştirmektir.

Bunun için seçilmiş insanların tepkilerinin en etkili bir şekilde gösterilmesi gerekiyordu. İlişkilerinden dolayı birçok makama atanmış (oda genel sekreterliği, rektörlük, YÖK başkanlığı) ve sonunda da meclise seçilerek Milli Eğitim Bakanlığı yapmış bir şahıs, katsayı tartışması gündeme gelince ortalığa düşüp fikir açıklamaya başlıyor. Demokratik haktan, dürüstlükten, uygarlıktan ve mesleklerin öneminden dem vuruyor. Ancak hiç kimse kalkıp da bu şahsa şu soruyu sormuyor: Samsun 19 Mayıs Üniversitesi'ne rektör olarak atanırken, sağlık okulu ya da sosyoloji gibi bir meslekten gelmene karşın, döner sermayeden para alabilmen için, tıp fakültesinin temel tıp bilimleri fizyoloji gibi çok özel bilgi donanımı isteyen bir bölümüne atanmanı neden yaptırdın? "Düşünce sisteminde, bir işi yapabilmek için o mesleği ayrıntısıyla bilme gibi bir bilinç olsaydı, İmam Hatiplilerin kendini daha iyi geliştirebilmesi için İlahiyat Fakültelerine, Teknik Mesleki Lise mezunlarının da mühendislik fakültelerine girmesini kolaylaştıracak düzenlemelere karşı çıkmazdın" diyemiyor. Böyle bir karşı koymayı, çarpıtmayı, sosyoloji ve sağlık lisesi bilgisiyle tıp fakültesi profesörlüğü yapabileceğini düşünen bir insan yapabilirdi. Zavallı ülkem kimlerin eline kaldı...

Yeni YÖK yönetimi bu iş için özel olarak seçilmişti. Görevini de yerine getirdi. Katsayıyı kaldırdı. Ancak, İstanbul Barosunun başvurusu üzerine Danıştay, Kasım/2009'da oy birliği ile bu katsayıyı kaldırma işlemini iptal etti. YÖK'ün karara yaptığı itirazı da 10.12.2009 tarihinde "normal liselerde okuyanların hakları zarara uğruyor" gerekçesiyle ret etti. İşte malum basın ve yönetici kesimin, birdenbire ayağa kalkarak feryat etmesinin nedeni budur. Plan bozulmuştu. Ilımlı İslam hayali tehlikeye giriyordu. Bunun üzerine YÖK başkanı, bu kararları görmezlikten gelerek "ne edip edip düşündüğümüz uygulamayı devam ettirmek için bir yol bulacağız; hazırlanmış B, C, D hatta E planlarımız var" diye, hukuk devletinin yargısına bir çeşit bayrak açtı. Yargının verdiği kararı geçersiz kılabilmek için dolambaçlı yolların daha önce hazırlamış olduğu beyan edildi.

Bir katsayı için gecesini gündüzünü katıp, yargının kararını bir an önce etkisiz hale getirmek için çırpınan kurumlar ve siyasiler, bunca yıldır bilimin anası sayılan matematik, fizik, kimya, istatistik, biyoloji ve sosyal alanlardaki çok önemli bilim alanlarından mezun olanlar ile ilgili neden bir kanunu çıkarmamışlardır; çıkaramamışlardır. Biliyor musunuz? Koca Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana 85 yıl geçmiş olmasına karşın, yasalarında bir biyolog, kimyacı, matematikçi, fizikçi, istatistikçe ve sosyal alanlarda birçok mesleğin adı sanı yoktur; yasalarımıza göre bu meslek grupları tanımlanmamıştır (mühendis unvanı takılanlar hariç). Bu nedenle yetkileri ve sorumlulukları da yasalara göre tanımlanmamıştır. Uygar bir devlet için utanç verici bir durum. Sanki taş devrinde yaşıyoruz ve bu devlet kendini yüceltecek mesleklerin çıkarlarını 85 yıldır görmezlikten gelerek, anlattığımız nedenlerden dolayı bir zümreye uygulanan katsayıyı kaldırmak için bir saniye vakit geçirmeden yollar aramaya başlıyor. Zannetmeyin ki bu yaklaşımla öküzün altında buzağı aranıyor; o buzağı çoktan erginleşti, dölleyeceği cumhuriyet çocuklarını arıyor...

Demokratik hakların ihlali ile konuşmaya girildi. Ancak burada bu insanlara yapılan yatırımın bir bedeli olmalıdır diyen kimse çıkmadı. Esasında Teknik Meslek Liseleri kimsenin umurunda değildi. Esas sorun İmam Hatiplerdi. Ancak bu niyeti gizleyerek, haklı çıkmak için başka önemli bir neden daha vardı; ülkenin sanayisi ara elamanda sıkışıyordu. İyi de Teknik Orta Eğitimden mezun olanlar zaten kapışılıyor; öğrenci bulmada da önemli bir sorun görünmüyor; bütün mesele okulların kalitesini yükseltmede ve sayısını artırmada yatıyor. Hükümetler kaliteyi yükseltmek için yeterince destek vermiyor; sorun burada yatıyor. Bu desteği özellikle mezunları ara eleman olarak düşünülmeyecek bir meslek okulundan (İmam Hatipler) esirgemiyor. Çünkü bir dönemin başbakanının (Necmettin Erbakan'ın) dediği gibi, bu okullar bu zihniyetteki partilerin arka bahçesini oluşturuyor.

Ancak Amerika'nın ılımı İslam hayali yine de gerçekleşmeyebilirdi. Çünkü ne de olsa, İmam Hatipler Tevhid-i Tedrisat Yasası ile Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetimindeydi ve Kemalizm ruhu yine de hala bu bakanlıkta esiyordu. Dolayısıyla İmam Hatiplerden mezun olanlardan beklenen verim alınamayabilirdi. Nitekim 1950 yıllarından bu yana tüm kışkırtmalara karşın İmam Hatip mezunlarının cumhuriyete karşı tavrı beklenen kadar olumsuz olmadı.
Ancak dünyada enerji krizi beklenilenden daha hızlı bir şekilde ilerliyordu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Doğu'yu ve Orta Asya'yı (bu yolla Rusya'yı ve özellikle Çin'i) denetime alma hayali gecikiyordu. Amerika bu projeye pamuk ipliğiyle bağlanamazdı. Başka bir yol bulunmalıydı. Bulundu da, ana okuluna kadar indirilen kuran kursları, cemaat okulları ve cemaat öğrenci evleri. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde, özellikle İslam'ın egemen olduğu yerlerde bu okullar yaygınlaştırmalıydı. Ne de olsa bu okulların sembolik ruhani lideri kendi denetimlerindeydi (şimdi de kanatlarının altında).
Bu yeni cemaat okullarının öğrenci profili İmam Hatipliler gibi de değildi; en zeki ve başarılı öğrenciler arasından seçiliyorlardı ve bu öğrenciler kendini bu amaca adamış öğretmenler tarafından normal devlet liselerine göre çok daha başarılı bir şekilde eğitiliyorlardı.( İmam Hatip Liselerindeki gibi birçok öğrenci parasız yatılı öğrenim görebiliyorlardı). Nitekim Uluslararası Bilim Olimpiyatları'na seçilen öğrencilerin, büyük bir kısmı, bazen tümü bu oklardan geliyordu. Yaklaşık 14 yıl boyunca sorumluluğunu üstlendiğim Uluslararası Biyoloji Olimpiyatlarında ve gözlediğim diğer dallardaki olimpiyatlarda durum hep böyleydi.
Dolayısıyla İmam Hatipler gibi üzerinde kolayca operasyon yapılabilecek ve denetim altına alınabilecek okulların dışında, çok daha iyi eğitilmiş, yetenekli ve çalışkan öğrencilerden oluşmuş yeni bir kaynak oluşturulmuştu. Üstelik bu yeni okullar düz lise statüsünde olduğu için, üniversitelerin her alanına katsayısız girebilecek hakka da sahiptiler. Artık İmam Hatip Liseleri dikkati başka yöne çekmek için ve sadece belirli bir siyasi akıma (yerine göre partiye) destek vermek için kullanılabilirdi...

Türkiye'de Amerikan güdümlü olduğu söylenen ihtilal ve muhtıraların hemen hepsi (27 Mayıs (?), 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat) uzun sürede başarılı olamamıştı. Daha etkili bir yol bulunmalıydı. Bugün Amerika tarafından özenle korunan bu okulların hamisi, görüntülü ses kaydında şu cümleleri söyleyerek bu yazının ana fikrini açıklıyordu: "Emelimizi gerçekleştirebilmemiz için önemli mevkileri, makamları, hatta orduyu sessiz sedasız, yavaş yavaş, sabırla ele geçirmeliyiz. Ondan sonra Allah'ın inayetiyle İslami idareyi egemen kılarız". Amerika'nın yeni planı sessiz, silahsız darbeydi.

Yaklaşık 20 yıldan bu yana başarılı eğitim veren ve gerçekten de günümüzün bilgilerini en iyi şekilde öğreten bu okulların mezunları beklenen yetkili kadrolara yerleşmeye başladı. Eğer Türkiye bir yolunu bulup bu kadroyu Cumhuriyetimizin Kuruluş İlkelerine bağlı bir yapıya dönüştürmeyi sağlayabilirse önemli bir kazanç sağlamış olur; başaramazsa bu sefer Amerika'nın planının tutması kaçınılmaz olur.

Katsayı sorununu basit bir hak arayışı şeklinde göstermenin ötesinde, rejim ile ilgili önemli bir niyetin ipuçları şeklinde değerlendirmenin zamanı gelmiş, geçmiştir de. Esasında tartıştığımız kat sayı değil, geleceğimiz...

Bakın en yetkili ağızlar, Danıştay'ın kararına ideolojik bir karar diyerek karşı koyuyorlar, neredeyse gayri ihtiyari şuur altındaki düşüncelerini yansıtarak Danıştay'ın ortadan kaldırılması gibi bir sözcüğü de -sonradan düzeltmeye kalkışılsa da- ağızlarından kaçırıyorlar. Şimdi ben soruyorum: İdeolojik bir yönü olmayan bir konuda, ideolojik bir karar alınabilir mi? Siz ideolojik bir nedenle bir uygulamayı başlatmışsanız, verilecek her kararın da bu ideolojiyi etkileyecek bir yanı olacak yani ideolojik bir karar olacaktır. Aynı şekilde, parti kapatmada da, türban işinde de aynı mantık geçerlidir. Bir parti akşam sabah bölücülük yapıyorsa, onu yapanlara destek sağlıyorsa, yasalar bu tip eylemleri yasaklıyorsa, yargının alacağı karar ideolojik olarak değerlendirilebilir mi? Tabii ki karar ideolojik olmayacaktır; hukukun emrettiği kurallar içinde olacaktır; ancak belirli bir ideolojiyi etkilediği için de taraf olacaktır (nitekim 11.12.2009 tarihinde Anayasa Mahkemesince DTP kapatılması buna tipik örnektir). Bu durum bizde hukuk anlayışının da gelişmediğini gösterir. Siz gizli ya da açık niyetlerle ideolojik uygulamaları başlatacaksınız; yargıda bunun aksi kararlar çıkınca da alınan kararı ideolojik olarak değerlendireceksiniz ve kurumları töhmet altında bırakacaksınız. Bu uygar bir ülkenin ve yönetimin anlayışı olmamalı.

Demokrasiyi bir insanın tercihini bağımsız olarak yapması ve sonuçlarını da benimsemesi ya da duruma göre katlanması olarak da tanımlayabiliriz. En çarpıcı örnek olarak şunu söyleyebiliriz: Bir insan çalışmıyorum derse, açlığa da katlanmak zorundadır. Bu meslek liselerine girenleri hiç kimse yasal olarak zorlamıyor; mezun olduklarında kazanmış oldukları hakları ve kısıtlamaları bilerek giriyorlar. Nasıl oluyor da -zorunlu nedenlerle bile olmadan- başında bilerek ve kendi isteğinizle girdiğiniz bir sürecin sonuçlarını demokrasi dışı olarak tanımlıyorsunuz? Demokrasi, ilkeleri ve belirli bir dünya görüşü olanların rejimidir. Hacivat-Karagöz oyununu sevenlerin bunu anlayacağından kuşkum var.

Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi


Ek-1
YÖK
Madde 45 - (Değişik: 17.8.1983 - 2880/26 md.)
a. Öğrenciler Devlet Yükseköğretim Kurumlarına, esasları Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilen sınavla girerler. Sonuçların değerlendirilmesinde adayların ortaöğretimdeki başarıları dikkate alınır. Ortaöğretim kurumlarını birincilikle bitiren adaylar kendileri için yükseköğretim kurumlarında ayrılacak kontenjanlara, tercih ve puanları göz önünde tutularak yerleştirilir.
Yükseköğretim kurumlarına öğrenci seçiminde, adayların ortaöğretim süresindeki başarıları Yükseköğretim Kurulunun uygun göreceği şekilde Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından geliştirilecek bir yöntemle ek bir puan olarak tespit edilir ve yükseköğretim kurumlarına giriş sınav puanlarına eklenir.
Bir mesleğe yönelik programlar uygulayan liselerin mezunları, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenecek aynı alanda bir yükseköğretim kurumuna girerken, başarı notları ayrıca tespit edilecek bir katsayı ile çarpılmak suretiyle değerlendirilerek giriş sınavı puanlarına eklenir.
e. (Ek: 29/6/2001 - 4702/2 md.) Mesleki ve teknik orta öğretim kurumlarından mezun olan öğrenciler istedikleri takdirde bitirdikleri programın devamı niteliğinde veya buna en yakın programların uygulandığı, öncelikle kendi mesleki ve teknik eğitim bölgesi içinde yer alan veya bölgesi dışındaki meslek yüksekokullarına sınavsız olarak yerleştirilebilirler. Sınavsız olarak meslek yüksekokullarına devam ederek mezun olan öğrencilerin yüzde onundan az olmamak üzere ayrılacak kontenjanlara göre alanlarındaki lisans programlarına dikey geçiş yapmaları sağlanır. Bununla ilgili esas ve usuller, Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu işbirliği ile çıkartılacak yönetmelikte belirlenir.
f. (Ek: 29/6/2001 - 4702/2 md.) Mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarından herhangi birini bitirip de mesleki ve teknik eğitim bölgeleri kapsamı dışındaki bir yükseköğretim programına girmek isteyen öğrenciler, üniversite giriş sınavlarına başvurabilirler.

“Eger Akilli Tasarim” olsaydi, “Akilli Tasarimcilar” olmayacakti.

e-Posta Yazdır PDF
"En büyük tehlike akilsizligi, akillilik olarak gördügünüzde baslar"

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi

Bazi bireylerde kalitsal bir nedenle ortaya çikan sorunlar "Anomali" ya da "Hastalik" olarak adlandirilir. Iyi bir tasarimda bu anomalilerin hiç olmamasi ya da çok seyrek olmasi beklenir. Hâlbuki bugün tibben her insanda dogustan en az 10 anomalinin oldugu söylenir. Bu normal tasarlanmis bir arabanin beklenilmeyen bir ariza göstermesi gibi bir seydir. Kâgit üzerinde böyle bir hata beklenmez; imalat sirasinda ortaya çikar. Dolayisiyla buna üretim hatasi denir ve suç tasarlayicisina yüklenmez. Akilli tasarima göre bir canlinin tasarlanmasindan ölümüne kadar geçen süreçler dogaüstü güç tarafindan denetlenmektedir ve dolayisiyla hem tasarim asamasinda hem de üretim süreci içerisinde -biz fani varliklarin kusuru olmadan- ortaya çikabilecek tüm aksakliklardan dogaüstü güç sorumludur. Ancak hem yetkili ve her seye kadir ol hem de hata yap ikilemini çözemeyen dogmatikler, çikari "Takdiri Ilahi", yani dogaüstü gücün istegi ya da takdiri olarak sunarak hem kendilerini hem de karsilarindakileri kandirmanin yolunu bulmuslardir. Elimizde olan ya da olmayan gelebilecek her olumsuzlugun faili ya da sorumlusu bulunmustur: Bir türlü hesap soramayacagimiz, ulasamayacagimiz, ne eder ne yaparsa iyidir diye inandigimiz Dogaüstü Güç; çogumuza göre Tanri. Böylece insanlik tarihi boyunca kusurumuz olsun ya da olmasin ugradigimiz her zarari büyük bir tevekkül (kabul) ile benimseyecegimiz bir felsefeye saplanmis olduk.

Ancak herkeste her zaman görülen, yani bir anomali olarak degil de, genel bir tasarim hatasi olarak herkesin gözledigi yapi ve isleyislere ne diyecegiz; bu sefer "Taktiri ilahi" demeyle atlatamayiz. Çünkü takdir, birçok seçenegin arasinda birisine layik görülen bir seyi ifade eder. Yani basimiza bir bela gelmisse, yüce Tanri o is için beni seçmis demektir. Dogmaya inaniyorsaniz yapacaginiz bir sey olamaz, kabul edeceksiniz. Eger inanmiyorsaniz nedenini arastiracaksiniz, gerekirse er ya da geç çaresini bulacaksiniz. Ancak, bir kusur sadece bir toplumun birisinde degil de herkeste bulunuyorsa, o takdiri ilahi olmaktan çikmis, genel bir tasarim kusuru olmustur. Bu tasarim kusurlari eger her seyi bilen ve her seye kadir bir varlik tarafindan yapilmissa, o zaman bu varligin, kullari olan bizler için iyi niyetinden kusku duyabiliriz. Çünkü hiç kimse durup dururken kitle halinde eziyet etmeyi amaçlamaz. Bunun tanimi psikolojide ya da sosyolojide hos olmayan çok agir bir tanimdir...
Gelin görün ki, ortaligi akilli tasarim velvelesine veren birçok insan (bunlarin arasinda ne yazik ki bilim adami; hatta bilimlerin bilimi diyebilecegimiz biyoloji alaninda çalisanlar), asagida yüzlercesinin arasindan verilmis sadece birkaç genel kusurun neden dogaüstü güç tarafindan reva görüldügünü bir türlü açiklayamiyor. Moleküler ya da hücre düzeyine indigimizde hatali tasarimla ilgili onlarca örnek verebiliriz. Ancak bu örnekler çok akademik kalacagindan, bu konuda yeterince bilgisi olmayanlar anlamakta zorlanabilir diye verilmemistir. Dogustan yüksek tansiyon, seker hastasi, çesit çesit yetmezlikler, kas ve kemik bozukluklari ve benzer onlarcasini kisiye özgü oldugu genel bir durumu yansitmadigi için -genel bir tasarim hatasi olarak- gündeme getirmeyecegiz. Bu nedenle verecegimiz tasarim hatalarina iliskin örnekler özellikle hemen herkesin her zaman tanik oldugu çocuklardaki bazi kusurlardan -yani genel tasarim hatalarindan- seçilmistir. Bunun nedeni, akilli tasarimcilarin, ortaya çikmis kusuru, ergin kisinin suçlarina -günahlarina- baglamasindan kurtulmak içindir.

1. Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes sunun farkindadir. Çocuklar dogduklarinin ilk birkaç ayinda bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yasayarak ailelerini ve kendilerini perisan ederler. Bu gaz ya anadan geçer ya da çocugun sindirim sistemindeki tasarim hatasindan kaynaklanir.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, agaçtan agaca atlarken anasinin sirtina yapisarak, her siçrayista sürekli gazini çikaran bir canlinin böyle bir sorunu olmamistir. Bu nedenle primat yavrulari gaz sancilari çekmez. Ne zamanki dogal yasamdan ve dogal evrim sürecinden ayrildik, bu sorun karsimiza çikti. Ancak evrimsel yapisal degisim, sosyal evrime ayak uyduramadigi için, zamaninda gerekli önlemler olusamadi.

2. Çocuklarin iç kulak ile agiz arasindaki östaki borusu, normalden kisa oldugu için agizdaki mikroplar sik sik orta kulaga geçer ve bir sürü soruna neden olur. Primatlarda bu sorun var mi; büyük bir olasilikla yok.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, sosyal gelismeleri ögrenebilmek için, kafasi beklenilenden çok daha büyük olarak dünyaya gelmeye zorlanmis bir çocukta bu sorunun ortaya çikmasi kaçinilmazdir. Acaba dogaüstü güç insanin sosyal yasama geçisini bilemiyor muydu? Yoksa böyle bir ödüle karsi ceza mi uygulamaya kalkisti?

3. Çocuklarin, özellikle kiz çocuklarinin idrar kesesini disariya baglayan kanal eriskinlere göre kisa olmasi nedeniyle sik sik idrar yollari hastaliklarina tutulmaktadir. Ne olurdu bu boruyu biraz daha uzun olarak yaparak yaratsaydi?
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, dört ayaginin üstünde gezen bir canli için bu kisaligin büyük bir sakincasi yoktu; ne zaman ki, yere inip de ilk olarak otura otura sonra iki ayagimiz üzerinde gezmeye basladik; oturdugumuz yerdeki mikroplar çok daha kolay içlere kadar girebildigi için bu sorunlar ortaya çikti. O zaman sormazlar mi, beni iki ayagim üzerine kaldirirken, bu boruyu niye bir iki santim uzatmadin?

4. Penisteki sünnet derisi çogunluk herhangi bir soruna neden olmadan dogum olmasina karsin, bir kisminda idrar yapamayacak derecede kapali oldugu için önemli sorunlara neden olmaktadir. Bu derinin eriskin olmadan kesilmesi ise Musevi ve Islam inancina göre tanrinin istegidir. Bu derinin atilmasi sirasinda, yine bu iki dinin de ortak olarak birlestigi inanca, yani çocuklarin suçsuz olarak dogdugu inancina karsin, milyonlarca çocugun sünnet islemi sirasinda mikrop kapmasindan dolayi ölmesini nasil açiklayacaksiniz? Günahsizlarin ceza çekmesi hiçbir ögretide hos karsilanamaz.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, bu deri kapali durarak idrar yollarinin ve penis basinin olasi enfeksiyonlari önlemek için meydana gelmistir. Dogal ortamda er ya da geç normal islevini görmeye baslar; ancak bezlere sarilmis kapali ortamda yetistirilen bir bireyde bu aksakligin giderilmesi zor olur.

5. Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin, çocuga bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yaziyor. Bunu muhakkak almalisiniz diyor. Burada birisi yaniliyor, ya doktor ya da dogaüstü güç. Çünkü akilli tasarim olsaydi, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmis olacakti.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, insan, günes isiginin çok yogun oldugu Dogu Afrika'da evrimlestiginden D vitamininin olusmasi için ek bir kaynaga ihtiyaç duyulmamisti. Ne zaman ki kuzeye yayildi, eksiklik ortaya çikti. Düzeltilebilir miydi? Çok basit birkaç önlemle bu eksiklik giderilebilirdi. Zaten canlilarin hemen hepsi (bizden baska yer degistiren iki memeli hariç) bulunduklari yerde kaldiklari için gerekli D vitaminini sentezlemektedirler. Bunu yer degistiren insan yapamadigi için, gittigi yerde özellikle günes isinlarinin eksikliginden dolayi bozukluk ortaya çikmaktadir. Eger akilli tasarimcilarin inandigi gibi insanoglu orta kusakta bulunan bir yerde dünyaya inmis olsalardi, böyle bir eksikligi yasamayacaklardi. Demek ki bir enlemden öbür enleme geçince akilli tasarim akilsiz tasarim haline dönüsmüs. Niye düzeltilmemis? Doga akliyla degil, seçenekleri rastlantiyla seçtigi için her zaman dogru yolu bulamaz; bu nedenle de bu güne kadar jeolojik dönemlerde bagrinda barindirdigi yaklasik 20 milyon (belki 100 milyon) canli türünü bu akilsiz tasarima kurban etmistir.

6. Hemen hemen hiçbir isleve sahip olmayan 20 yas dislerimiz çogumuzun korkulu rüyasi olmus; birçogumuza kötü günler yasatmistir. Dogmatikler bunun için kem küm bir seyler söyleseler de hiç kimse inandirici bir açiklamasini yapamamaktadir. Inançlara göre insan aynen yaratilmissa, evrimlesmemisse, 20 yas disleri de insanin basina bela olarak verilmistir.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, bu disler otçul (daha çok ot yedigimiz) dönemde ögütme isinde kullaniliyordu; daha sonra omnivor (yani her seyi yer hale geçince), özellikle de yiyeceklerimizi pisirerek daha yumusak hale getirince gerek kalmadigi için dogal seçilim ile ortadan kaldirma sürecine sokulmustur. Evrim, sabirli ve sürekli bir isleyisin adi oldugu için de, hemen ortadan kaldirilamamis, zamana birakilmistir.

7. Osteoporaz (kemik erimesi). Bugün kirk yasini geçmis herkesin korkulu rüyasidir ve geçici de olsa tedavisi için önemli harcamalar yapilmaktadir. Her seyi bilen dogaüstü güç, ömrümüzün ortalarinda neden bizi olusturan iskeletin içini bosaltsin ve kiriklarla ugrastirsin. Bunlarin içine her besinimizde bolca bulabilecegimiz kalsiyumu yerlestirme güç mü olacakti? Yoksa bu da mi takdiri ilahi hanesine yazilacak?
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, kemikler islev gördügü sürece ve dogada güç kullandigi sürece saglikli kalir; sürekli kitap okuyan ve dua eden birinin, kemikler (bu baglamda kaslar) üzerindeki tonus (basinç etkisi) azalacagi için içini bosaltmasi kaçinilmazdir. Evrim, gerçekler üzerinden islev yapar, acimasizdir, tarafsizdir; duygular ve sevgiler üzerinden degil...

8. Elli yasini geçmis her erkegin akli prostatindadir. Çogunluk dogru dürüst iseyemez, olur olmaz yerde isemeye kalkisir; bu nedenle kana kana bir sey hatta su bile içemez. Tuvaletin basinda dakikalarca bekler. Daha sonra eseysel islevleri aksadigi için karisindan azar isitir; asagilanir; semavi dinlerin üstün varlik olarak tanimladigi o erkek süklüm püklüm bir kediye (kedi bile denmez olsa olsa pisik demek gerekir) dönüsür ve daha da vahimi er ya da geç kanserlesmeye baslar. Doksan yasina gelmis bir insanin %90 prostat kanseri olma olasiligi vardir. Dogmatikler akillarini kutsal kitaptaki bilgilerle bozduklari ve prostat da bu kitaplarin bulundugu dönemde bilinmedigi için birkaç yakin ayet ve hadisle belki geçistirebilirler; ancak en iyisi bu konuya hiç deginmemektir...
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, o size der ki, prostat bezi, sahneye çikarken ozmos, yani su geçislerini düzenleme gibi bir görevi üstlenmek için ortaya çikmisti; ancak zamanla baska islevleri de yüklenince, olmasi gerekenden fazla bir görevi daha üstlendi ve basarili da olamadi. Eger bir varligi korkularindan arindirmak için tasarim yapmis olsaydiniz, iki paralik bir sifinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak, evrim gelecek için plan kurmaz, o anda gereksinme duyulan seyleri en iyi sekilde seçmeye kalkisir. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.

10. Menopoza girmis her kadinin rahim kanseri ve meme kanseri korkulu rüyasidir. Çocuk yapma yetisini yitirmis ve baska bir görevi kalmamis bir organin vücuttan kaldirilmasi çok zor biyolojik islem degildir. Böyle bir korkuyu insanlara yasatmanin ne anlami var?
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, o size der ki, doga bir canlinin üreme gücünü yitirmis bir bireyi barindirmak gibi bir lüksü olmadigi için uygun yöntemi gelistirme denemesine girismemistir.

11. Neredeyse her üç kisiden biri omurga rahatsizligi çekmektedir. Diger canlilara bakiyorsunuz beli kayan canli yok gibi. Bu insana eziyet niye? Akilli tasarimcilar "Tanrinin verdigi organi korumak gerekir" diye bir yaklasimla konuyu savsaklamaya kalkisirlar.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine yürüyen atalarimiz, agirligi tüm omurgaya dagittigi ve onu da dört noktadan topraga verdigi için böyle bir sorunla karsilasmadi. Ancak iki ayagi üzerine kalkinca, agirlik merkezi 4-5. omurlarin arasina yogunlasti, burasi da yeterince kasla desteklenemedigi için ve evrim mekanizmasi deneme-yanilma yöntemi ile çalistigi yani çok agir isledigi için de bu kadar kisa süre içinde gerekli önlemi gelistiremedi. Böylece öne uzattigimiz iki elimizle tutacagimiz bir kiloluk bir yük, kaldiraç misali 4-5. omurlara 20 kiloluk bir baski olusturdu.

12. Hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fitik ve özellikle kasik fitigi niye insanlarda görülüyor diye düsünebilirsiniz. Akilli tasarimcilar ancak bir önceki yaniti verebilirler.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine gezdigimiz için iç organlar özellikle testislerin vücut disina çiktigi kanala (ingunial kanala) basinç yapmiyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktik, iç organlar basinç yapinca, özellikle belirli bir yastan sonra bagirsaklar bu kanaldan disariya sarkmaya baslar. Evrimsel gelisme bu aksakligi niye düzeltmedi? Ya bir çikar yol bulamadi ya da gelistirmek için yeterince zaman bulamadi. Akilli bir tasarim olsaydi hem bu sorunu hem de yukaridaki sorunu bir çirpida çözecek çareyi yürürlüge koyardi.

13. Eskiye ait insan fosillerine bakiyoruz; çürük dis hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayi); ancak ne zaman ki besinlerini ögütüp, pisirmeye ve özellikle de tahilla beslenmeye basliyorlar, o zaman dis çürükleri ortaya çikiyor. Dogaüstü güç insani vahsi bir hayvan gibi dogada dolassin diye mi tasarladi? Uygarliga geçecegi ve geçiste yasanacak sorunlar tahmin edilemez miydi? Akilli tasarimcilara sormaniza gerek yok; çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili zaten insan neslinin atasi olarak kabul etmiyorlar. Insanin zembille gökten indigine inaniyorlar.
Ancak bir evrimciye sorarsaniz, "dis çürümeleri neden oluyor?" diye, o size der ki, tahilla beslenme, mayalanmaya bagli olarak agizda asidik tepkimelerin ve asinmalarin meydana gelmesini tetikledigi için olmustur diyecektir. Bu tasarim hatasini giderebilmek için de aksam-sabah macunlarla firçalama yoluna gideriz.

14. Aksam sabah hamdolsun verdigin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çesitli yiyecek verdigi için. Pekâlâ, yaklasik 400.000 bitki olmasina karsin niye daha çok çesitli meyve ve sebze sunmadigini bir türlü aklimiza getirmiyoruz. Çünkü olandan baskasini düsünemiyoruz. Düsünebilmeniz için evrim mantigina sahip olmaniz gerekir; o da bizde yok.
Insan olustuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak, bugün nimet olarak tanimladigimiz sebze ve meyvelerin ve keza hayvanlarin hiç birini göremeyiz. Doga, elmayi, armudu, kirazi, kayisiyi, portakali, seftaliyi, misiri, domatesi, salataligi, kabagi, nohudu, seker pancarini, karnabahari, lahanayi, kivircigi, marulu, Çin marulunu, kirmizilâhanayi, Montofon inegini, Holstein inegini, Legorn tavugunu ve bugün kullandigimiz daha onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimlestirmemistir. Ama her devirde evrim mantigina sahip insanlar oldugu için "akilli tasarim ürünü olarak belirtilen" verimsiz varliklari insani tasarimla çok daha kullanilabilir ve verimli hale getirdiler. Siz, domatesi, seftaliyi, elmayi, portakali ve yukarida yazilan bitki ve meyveleri dogaya birakin belirli bir süre sonra asillarina döneceklerdir, yani evrimsel tasarima. Montofon ineginin, Holstein ineginin ve Legorn tavugunun zaten dogada üreme sansi olmayacakti. Kivircigi, marulu, karnabahari, lahanayi, Çin marulunu, aysbergi, süs lahanalarini, brokoliyi, kirmizilâhanayi dogaya birakin yillar sonra yumrulari sadece bir findik bilemedin ceviz kadar kalmis Bürüksel lahanasina döndügünü göreceksiniz. Insan olmasaydi misir bitkisi ise hiçbir zaman olmayacakti. Doga insani düsünerek bunlari evrimlestirmedigi için, bizim amacimiza en uygun sekli vermedi. Akilli bir tasarimda esrefi mahlûka neden en iyisinin sunulmadigini merak etmis olmalisiniz. Nede olsa insan olmanin en önemli özelligi merak etmektir. Daha iyi bir tasarimin yapilma zevki insana mi birakilmis dersiniz (böylece akilli tasarimcilara zor zamanlarda kullanabilecekleri bir açiklama da vermis oluyorum).
Bütün bu degerli yiyeceklerimiz dogada bugünkü haliyle bulunmuyor. Dogal isletiminin hatalarla dolu olmasindan dolayi, anormallikler, örnegin poliployidi dedigimiz kromozom çogalmalari nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler olusuyor ya da dogaüstü gücün bizim için esirgedigi kalitsal kombinasyonlari insanlar islah yoluyla kendisi yapiyor.

Dünya tamamlanmamis bir tasarimdir-Van Gogh

Bir anlamda dünya tamamlanmamis bir tasarim oldugu için evrim sürmektedir. Eger her sey mükemmel tasarlanmis olsaydi, evrimlesmeye gerek duyulmayacakti. Halbuki canli daha iyi daha etkili daha uyumlu yapiyi kazanabilmek için 3.8 milyar yildir daha yetkin olmayi aramaktadir, yani evrimlesme çabasi içerisindedir. Bir zamanlar denizanalarinin daha sonra baliklari daha sonra kurbagagillerin daha sonra sürüngenlerin daha sonra kus ve memelilerin ortaya çikisi bu tasarimi daha basarili hale getirmedir. Tanrisal bir tasarimda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini gelistirme gibi bir mantik olamaz. Bir taraftan Tanrinin her seye kadir olduguna ve deneme yanilma yöntemiyle dogruyu bulma gibi bir savurganliga gerek duymayacagina inanma, diger taraftan da zaman içinde organizasyon bakimindan gittikçe daha gelismis canlilarin dünyada sirasiyla yer aldigini, organizasyon bakimindan ilkel olanlarin zamanla ortadan kalkip yerini daha gelismis organizmalar biraktigini gözleyip de evrim fikrine inanmama, ancak akilli tasarimcilara yakisir.


Hemserim ve yakin dostum olan ressam Prof. Dr. Zafer Gençaydin, bir gün bana biliyor musun Ali, Ortaçagda dogmasi ve Ortaçag mantiginda yasamasi gereken birçok insan, herhalde yanlis bir planlamadan dolayi ne yazik ki zamanimizda dogmustur; dogmakla da kalmamis bir kismi üniversitelerde hoca olmuslar, dedi.

Ah, Tanri dünyayi yeniden yarataydi,
Yaratirken de beni yaninda tutaydi;
Derdim: "Ya benim adimi sil defterinden,
Ya da benim diledigimce yarat dünyayi."
Ömer Hayyam

Daha önce degindigimiz gibi, evrim gelecek için plan kurmaz, tasarim yapmaz; o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan sekilde seçmeye kalkisir. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. Iste bu nedenle dünyada bu güne kadar yasamis canlilarin %96'si yeni degisimlere çözüm yolu bulamadigi ya da daha önce basarili bir sekilde gelistirdigi özellikleri ile devam edemedigi için yasam sahnesinden silinmis, yerlerini daha basarili olanlara birakmislardir. Burada dogmatikler ile evrimciler arasinda düsünce bakimindan çok derin bir fark vardir. Dogmatikler, bu cümleden dinciler, akilli tasarimcilar ve benzerleri görüste olanlar basarilinin (güçlünün) tanimini farkli anlarlar. Bu nedenle de doganin isletim sistemini bir türlü anlayamazlar. Hatta bir televizyon tartismasinda, bir biyoloji profesörü (o günlerde Biyologlar Derneginin de baskaniydi), bana dönerek hoca hoca, ne diyorsun, bir bakteri bir filden daha güçlü mü ki daha basarili diyorsun. Dogmatiklerin güçten kasti, kas gücü ile sinirlidir. Esasinda bu görüsleri sonlarini da hazirlamaktadir. Çünkü gücü, sosyal yasamda silah, anarsi, terörizm, para ve kaba kuvvet olarak bilirler. Hâlbuki bir evrimci, kas ve kemik gücüne dayanmayan bilgi ve becerinin daha üstün oldugunu gözlemleri ile ögrenmistir. Bir virüsün bir fili yok edecegini bilir. Çünkü evrimsel seçilimde kaba güç degil (bu güç ancak ayni türün bireyleri arasinda daha saglikliyi -erkek kavgalari gibi- seçme için kullanilan evrimsel bir yöntemdir), çevrenin kosullarini en iyi kullanan, kalitsal materyalini gelecek kusaklara en hizli ve en çok aktaran (çogalan) ve baska bir türü kullandigi ince yöntemlerle alt edenler ayakta kalir; yapamayanlar elenir.

Akilsiz tasarimin en akillica yönü, akilsiz olmasidir. Hiçbir zaman tasarlayarak bir sey olusturmaz. Tek amaci vardir: Olabildigince çok çesit üretmek. Bunun için israftan kaçmaz, daha dogrusu onu israf olarak görmez. Bu nedenle bir balik özelligi birbirinden farkli bir milyon yumurta birakir. Bir tanesinin ortama uyum yapmasi basaridir. O seçmeyi dogaya birakir; bu nedenle dogal seçilim diyoruz. Üç bes bireyin yasayabilecegi bir ortama milyonlarca yumurtanin birakilmasinin baska ne anlami olabilirdi? Bu nedenle kural olarak dogada yavrularini eksiksiz ya da kayipsiz büyüten hiçbir canli yoktur diyebiliriz. O zaman bugünkü kosullarda neredeyse insanlarin dogurduklari çocuklarin hepsi yasiyor diyebilirsiniz. Tam bir Akilli Tasarimci mantigi. Iyi de o çocuklari yasatmak için dogada hiç olmayan ilaçlari ve aletleri kullanarak onlari basarabiliyorsunuz. Yani Akilli Tasarimcilarin mantigiyla Tanri tasarimina karsi gelerek, o tasarimin hatalarini ilaçlarla aletlerle düzelterek...

Tasarim hatasina yer yoktur. Doga mükemmel bir mühendis degildir; varsayilan bir dogaüstü güç gibi her seyi bilen, planlayabilen ve gelecegi gören bir isletim sistemi de degildir. Var olani kullanarak o günkü kosullara en iyi uyumu yapacaklari seçen bir sistemdir. Bu nedenle doganin isletim sisteminde keske söyle olsaydi özlemini dile getiremeyiz. Çünkü istek, ancak akilli bir varlik tarafindan yerine getirilir; akilsiz olan bir yapi tarafindan degil. Doganin akli yoktur; onun akli evrimin isleyis tarzi ve yöntemidir. Bu nedenle, ancak dogaüstü güçlere dua ederiz. Geçmiste dogal güçlere de (günese, aya, yildiza, firtinaya, atese ve yüzlercesine) dua ettik; yararini görmedigimiz için hemen hemen büyük bir kismimiz bu yakarmayi biraktik; bu sefer sekiz cihetten münezzeh (yani önde, arkada, sagda, solda, altta, üste, içte ve dista bulunmayan) varliklara yöneldik; dilerim bu sefer basaririz... Sesimizi ve yakarislarimizi duyan olur...


Dogadaki bazi mekanizmalari anlayabilmek için evrim kavrami ve bilgisi kaçinilmazdir (dogmatiklerin böyle bir bilgiye ihtiyaçlari yoktur, olmayacaktir da) . Örnegin kendi kendinize sorabilirsiniz, niye bir balik bir milyon yumurta meydana getiriyor da ancak 3-5 tanesi erginlige ulasabiliyor. Bir insan dogal ortamda 10 çocuk doguruyor da ancak 1-2 tanesi erginlige ulasabiliyor. Bu bir savurganlik, materyal, zaman ve imkân yitirilmesi degil midir? Akilli tasarim en az malzeme ile en çok üretim yapmanin adidir. Hâlbuki doga bu bakimdan inanilmaz derecede savurgandir. Iste bunun neden böyle olmasi gerektigini ancak evrim bilimi bize veriyor. Çünkü akilli bir tasarimda, her sey önceden planlanir ve tasarlanir. Eger Ay'a gidecekseniz ona göre bir uzay gemisi, Mars'a gidecekseniz ona göre "bir" uzay gemisi tasarlarsiniz. Ne bir eksigi ne bir fazlasi vardir ve bu yapilar akilli tasarimlardir.


Doga bizim bildigimiz akla sahip olmadigi için, sorunun altindan kalkabilmek için (böyle bir ifade de dogru degildir; çünkü bu da bir akli ifade eder; esasinda öyle oldugu için bize akilli gibi görünüyor) çesit yaratma pesine düsmüstür. Bu nedenle bir canli birbirinden özellikleri bakimindan kademe kademe farkli olan çok sayida döl üretme stratejisini gelistirmistir. Bir milyon tohumdan biri ya da bir milyon yumurtadan sadece biri, daha önce hiç karsilasilamayan bir ortamda basarili özellikleri kombine etmis ise, o ayakta kalir digerleri elenir. Sadece insan için örnek verelim: Her çiftlesme sirasinda 300 milyon sperm üretilir, kural olarak sadece biri döllenme islevini yapar. Ancak bu spermlerin ve yumurtalarin sayica çoklugu ayni bir disiden ve ayni bir erkekten özellikleri bakimindan farkli 70 trilyon çocugun meydana gelmesini saglar. Bu incirde de böyledir, narda da böyledir, balikta da öyledir. Bir önceki paragrafta verdigimiz uzay gemisi örnegini buraya tasirsak, önceden amaçladigimiz inilecek gök cismine göre gemi planlanmadigini, binlerce, milyonlarca gemi yapilip uzaya gönderildigini, bunlardan birinin ya da birkaçinin bir rastlanti olarak bir gök cismine inmesi ve tasidigi özellikleri açisindan orada gelisebilecek durumda olmasi halinde, yeni bir uygarligin, biyoloji açidan yeni bir türün dogusu gerçeklesir. Böyle bir çesitlilik zorunluluktur; çünkü gelecekte neyle karsilasacagini bilmeyen bir sistem, çikis yolunu olasiliklari ve çesidi artirma ile bulabilirdi. Iste doganin bu savurganca görülen isletim sistemi, böyle bir nedenle korunmustur. Ne kadar akilli bir sistem olursa olsun, gelecekte ne olacagini tam kestiremez ve bu da yok olmayla sonlanabilir. Evrimcilerin düzensizlikler içindeki düzen dedigi sistem; rastgele seçilim bu nedenle basarili olmustur. Bu, düsünemeyen bir sistem için mükemmel bir stratejidir. Akilli tasarim olsaydi her ortama göre kalitsal bir birlesim imal edilirdi. O zaman da niye bundan 600 milyon yil önce balik, 500 milyon yil önce sürüngen, 300 milyon yil önce memeli, 50 milyon yil önce insan dünyada bulunmuyordu diye sorarlar? Çünkü doga rastgele, deneme-yanilma ile ancak bu kadarini basarabildi. Akilli bir tasarim olmus olsaydi, bu kadar zahmetli bir yolu asmaya gerek olmayacakti. Aksini dogada kanitlayan tek bir örnek yoktur.
En çok sevilen ya da degerli sey özene bezene tasarlanir ve dikkatle imal edilir. Insan Tanri gözünde en degerli varlik olmasina karsin en çok defekti (bozuklugu) olan tür gibi görünüyor. Simdilik insan soyunda adi konmus 9.000 çesit kalitsal hastaligin oldugu bilinmektedir. Bir fabrika düsünün ki, herkesi kapsayacak bir tasarim hatasindan degil (onu daha sonra ele alacagiz), sadece kisilere özgü tasarim ve imalat hatasindan dolayi 9.000 çesit bozuklugu olan ürün imal ediyorsunuz ve buna da akilli tasarim diyorsunuz. Ya akilliligi bilmiyorsunuz ya da tasarim ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sikistiginizda takdiri ilahi diyorsunuz.
Bunlara kullanildigi zaman ortaya çikan "yaslanmaya bagli hastaliklar" dâhil degildir. Bu hastaliklarin sayisi büyük bir olasilikla yeni tanimlarla birlikte on binlerin üzerindedir.


En ilginç olani da hekimlerin büyük bir kisminin akilli tasarima sicak bakmalaridir. Bu, kendi mesleklerini bile tanimiyorlar anlamina gelir. Doktorluk, kalitsal ya da sonradan ortaya çikan bir eksikligin giderildigi meslektir. Çogunluk da tasarim hatalarinin düzeltilmeye çalisildigi bir meslektir. Akilli bir tasarimi, oransal olarak bir anlamda çok daha zayif akilli sayilabilecek birileri düzeltiyor.


Ancak bütün bunlari görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi sadece insana özgü olan yargilamayi gerektirir. Insan dogasi geregi ben merkezli (antroposentrik) oldugu için, her seyi kendi çikari açisindan degerlendirir. Ben yasiyorsam ve özellikle de iyi yasiyorsam, bu çok iyi kurulmus tanrisal bir düzenin sonucunda olmaktadir. Ancak, henüz erginlige ulasmadan ölen kardeslerim için böyle bir yargi geçerli degildir. Benim çocuklarimin eli yüzü düzgün ise, bu tanrisal akilli bir tasarimin sonucudur; ancak komsunun bütün aileyi ömür boyu sikintiya sokan sakat dogmus çocugu "Tanrinin benim halimden sükretmem için yapmis oldugu bir düzenlemedir". Tanrisal tasarimda acaba bencillik ve narsistlik bir ön kosul mudur?

Pekâlâ, bu kadar insan neden doganin mükemmel bir düzen içinde isledigine inaniyor ve her seyin mükemmel olduguna inaniyor? Ilk olarak insani insan yapan empati yoksunlugundan. Çünkü baskasinin kusuru, eksikligi ve derdi onu ilgilendirmiyor. Bu kadar kusuru görmemezlikten geliyor. Ancak en önemlisi, normalin ve anormalin ne oldugunu tam bilmiyor, tanimlayamiyor. Örnegin diyor ki bak ne güzel yiyecekler verilmis yememiz için. Simdi ben soruyorum, ne verilseydi ayni seyi söyleyecektiniz. Baskasini bilmiyorsun ki. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz? Baska renkleri tanimiyorsunuz ki bu yargiya sariliyorsunuz. Gördügümüz renkler isik bandinin yüzde biri bile degil; akilli bir tasarim olsaydi biz çok daha zengin renkleri görecektik. Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildigimizi biliyor; bu nedenle daha fazlasini da talep etmiyor. Tanrisal bir tasarimda daha fazlasini talep edebilirdik. Ancak bir evrimci görme pigmentlerinin olustugu dönemde, günes isinlarinin en yogun mavi, yesil, kirmizi bantlarda yeryüzüne ulastigini bu nedenle böyle bir tasarimla yetindigini biliyor. Eger bu dönemde X, alfa, beta isinlariyla da karsilasmis olsaydik, onlari da taniyacak sistemi gelistirebilirdik ve bugün çogu ortamda ortaya çikan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanikli bir kalitsal molekül gelistirebilirdik. Bu cümleden bir seyi özellikle vurgulamak istiyorum: Her seyi büyük bir tasarim olarak görenlerin, "bu da beklenen bir seydir, sasilacak nesi var ki" diyebilecekleri bir tasarimlari var midir? Önünü ve arkasini, nedenini bilmediginiz, nasil olustugunu bilmediginiz her sey, yani basitten karmasikliga dogru giden yolu yani evrimsel süreci tanimadiginiz sürece, uca ulasmis her sey sizin için mucizenin bir ürünü olarak görülecektir. Bu basit bir hesap makinesini bile anlayamayan birinin bilgisayari anlamaya kalkismasi kadar sig bir yaklasimdir. Akilli tasarimcilar! Evrimde basitten karmasikliga giden yolu ögrenmediginiz sürece sizin hiçbir seyi anlama ve görme sansiniz olamayacaktir. Ya ögrenin ya da yoldan çekilin.


Eger akilli tasarimla yetinmeye kalkissaydik ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarimimiz, ancak dünyanin yüzeyinde ince bir katmanda yasamaya izin veriyor. Insani degerli bir varlik olarak niteleyen yüce bir yaratici bizi evrensel bir karantinaya niye sokmus dersiniz? Bütün bu ortamlarda yasayabilecek bir donanim verebilirdi. Ancak insan bu dünyanin çocugu oldugu için, evrimleserek olustugu için ne bulduysa onunla yetinmistir. Evrim gelecegi tahmin edemez, göremez; ancak çesidini artirarak olasi bir uyumun gerçeklesmesini saglayabilir. Bunu da her zaman basaramaz. Bazen de belirli bir dönem için basarir; ancak kazandirdigi özellikler degisen kosullar yüzünden o canliyi çikmaz sokaga sokarak ortadan kalkmasina neden olur.

Ancak, en önemli yargi ve yanilgi, yine akilli tasarimcilardan elde edilebilir. Çünkü akilli tasarimcilarin hemen hepsi bütün bu sistemin mükemmel oldugunu savunur ve dayandiklari inançlar ise insani evrenin efendisi olarak kabul eder ve onlari "Esrefi Mahlûk", yani mahlûklarin efendisi olarak görür. Bu demektir ki, insan yapilabilinecek ve elde edilebilinecek her güzellige layiktir. Bu güzellikleri insandan esirgemek, esrefi mahlûk dedigimiz varliga kötülüktür.

O zaman gelin sizinle bir biyolojik oyun oynayalim. Insani yeniden tasarlayalim. Sürekli kendini onarmayla ölümsüzlük olabilirdi; ancak o zaman dinsel ögretideki öbür dünya sorgulamasindan kaçmak anlamina gelirdi ki, bu dinsel ögretilerin belini kirar. Çünkü dayandiklari en önemli dayanak öbür dünyadaki görülecek hesabin cezasi ve ödülüdür. Bu güzel tasarimi tutucularin hiçbiri kabul etmeyecegi için rafa kaldiralim. Öyle bir tasarim yapalim ki, hem dini ögretiler zarar görmesin hem de herkesin isine yarasin. Bilindigi gibi zaman insan için en önemli deger olmustur. Yapacagimiz isi ne kadar hizli ve dogru yaparsak o kadar basarili olur, rahat ederiz. O zaman vücudumuza -bize inanilmaz katkilarda bulunacak- hiçbir zarari olmayacak yeni bir tasarim ekleyelim derim. Örnegin, dogada, en az 500 canli türünde çok az enerji kullanarak (kullanilan enerjinin %99'u isiga çevrilerek) isik çikarma mekanizmasi esrefi mahlûk biz insanlara sorunsuz monte edilebilirdi. Keza dogada, örtülerle açilip kapanabilen çok sayida göz yapisi da bilinmektedir. O zaman bir insanin bir parmaginin ucuna, açilip kapanabilen, ayni zamanda bir isik sistemiyle desteklenmis, hatta büyültme ve küçültme yetenegi olan bir göz sistemi yerlestirilebilirdi. Bunun biyolojik olarak olmamasi için hiçbir neden yoktur. Bugün sistemi yeniden tasarlama görevi en basit bilgisi olan bir biyologa verilse bile bunu rahatlikla basarabilir. Böyle bir ek yapinin insanogluna kazandiracagi olanaklari ve zamani düsünebiliyor musunuz? Bir makineyi sökmeye gerek kalmadan inceleyebilirsiniz; bir doktor bu parmakla vücudun herhangi bir deliginden girerek isikli ortamda dokulari ve yapilari inceleyebilir; bir mekâna girmeden anahtar deliginden içeriyi inceleyebilirdiniz. Sayisiz olanak kazandirir. Insanoglu bugünkünden çok daha rahat yasardi, çok daha ilerlemis olurdu. Nasil oluyor da basit bir adam bu denli yararli bir sistemi düsünebiliyor da, her seyi bilen bir varlik, bu imkânlari bizden esirgemis oluyor? Insan üzerinde buna benzer onlarca -yasami kolaylastiran- düzeltme yapilabilir ve yeni tasarim monte edilebilir. Bence akilli tasarimi savunanlar -onu bilgisiz, beceriksiz ve egoist duruma düsürerek- inandiklari Tanriya hakaret etmis oluyorlar. Kas yapayim derken göz çikariyorlar. Esrefi mahlûk ile sefil mahlûk arasindaki ince çizgiyi anlayamiyorlar. Bazen bu kadar kanita karsin birilerinin hala akilli tasarima tutunmus olmasini, dogrusu "yine de Tanrisal bir tasarim" olarak kabul etmeye mecbur kaliyorum; çünkü doga bu kadar hasarli düsünce sistemi olanlari bu kadar uzun süre sahnede tutmazdi; tutamazdi; ancak dogaüstü bir gücün yardimi ile böyle bozuk bir sistem borusunu öttürmeye devam edebilirdi.

ABD'de yaratilis düsüncesinin, 1987 yilinda (Edwards-Aguillard davasinda) Anayasa Mahkemesinin aldigi kararla devlet okullarinda okutulmasi Anayasaya aykiri oldugu gerekçesiyle yasaklanmistir. Bu dava sürecinde Nobel Ödülü kazanmis 72 bilim adami, 17 eyalet bilim akademisi ve 7 bilimsel organizasyon yaratilisin dini dogmalardan ve inançlardan olustugunu ve bilimsel olmadigini belirten bir yazi yayinladilar. Yaratilis ve akilli tasarim konusunda diretme özellikle Amerika'nin gericileri ve sömürge zihniyetinde olanlarca sürdürülüyor. Bizimkiler farkinda mi dersiniz? Mütedein (kendi halinde inanç sahipleri) olanlar ilk bakista "Yaratilis ve Akilli Tasarim Yaklasimlari"na geleneksel görüslerine ters düsmedigi için karsi çikmiyorlar. Ancak, Amerika'nin bu kirli amaçli zihniyeti, bizim gibi ülkelerde, özellikle satilmis kisilerce organize ediliyor ve yayginlastiriliyor. Bu konuda Türkiye'de yapilan ve karsiliksiz dagitilan yayinlarin bedelinin 21 milyon TL (21 trilyon YTL) oldugu belirtiliyor. Kaynagi? Bilinmiyor... Emniyet arastiriyor mu? Hasaaa...

Akilli tasarim akimi, tarihin en cani ve kanli katililerinden biri olarak tanimlayabilecegimiz Amerika Baskani Bush'un müntesip oldugu (bagli oldugu) Kalvinist Kilisenin öncülügünde baslatilmistir ve akilli tasarim zirvasi bizzat Bush tarafindan defalarca telaffuz edilmistir. Kilise, akilli tasarimin ve yaratilisin okullarda okutulmasi için defalarca yüksek mahkemeye basvurmustur. Diyelim ki böyle bir yaklasimi kendi inançlarini güçlendirmek açisindan bir amaç olarak görmüs olabilirler. Ancak ayni kilise (kiliseler birligi) Amerika Irak'a saldirirken söyle bir karar aldi. Isa, hem Tanridir hem Tanrinin ogludur ve hem de Mesih'tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (idrak ya da anlama yetenegi yoktur); biidrakler insani sayilmazlar ve biidraklar üzerinde operasyon (burada öldürme ya da belki tibbi deney yapma bile olabilir) yapma insanlik suçu sayilmaz. Böylece Irak'taki katliam da mesru bir zemine oturtulmus oluyordu. Ancak, bu yaklasimdan "Akilli-Akilsiz Tasarim"la ilgili önemli bir sonuç da çikarilabilir. Demek ki "Akilli Tasarim"a inanmis Kalvinist Kilise, Tanrinin kendi inançlarinin disindakileri (Müslümanlar, Budistler, Ateistler vd. hatta Hiristiyan olup da baska mezheplere mensup olanlari bile) yani dünya nüfusunun yaklasik beste dördünün bozuk mal olarak çikarildigini kabul ediyor. Bir anlamda akilsiz tasarimi, üretim bozuklugunu tescil ediyor. Böyle bir kabul, onlarin Israil'deki, Gazze'deki, Irak'taki, Afganistan'daki, Vietnam'daki, Somali'deki katliamlara duyarsiz kalmasini sagliyor. Zaman zaman Müslüman ya da diger bir dinden olup da bu Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarilanlari gördügümde, Kalvinist Kilisesinin "Biidrak" tespitine inanacagim geliyor...

Akilli tasarimin görünürde çok sinsi bir siyasi boyutu da var. Amerika'da ortaya çikan bu egilimin zaten tarihten gelen çok geçerli bir temeli vardi: Kadercilik. Kadercilik, geçici olarak insanlari rahatlatmis; ancak uzun vadede çikmaza sokmus; ancak en önemlisi sömürü düzenine karsi çikamayacak kadar gözlerini kör etmisti. Batinin vahsi kapitalizminin sömürü düzeni kurabilmesi için, bu kadar köklü ve kapsamli bir ögreti biçimi bulunamazdi. Son birkaç on yil içerisinde sinsi organizatörler harekete geçti; ülkesindeki akilli tasarimcilar "kurulu düzene karsi çikmayan munis vatandaslar olacak" sömürülecek ülkelerin vatandaslari da hem mesgul edilecek hem de kolayca güdülebilecekti. Isbirlikçiler dünden hazirdi. Bu ülkelerde dini inançlari bugüne kadar sömürü araci olarak kullanan sayisiz insan vardi. Bunlarin, oynanan oyunu fark etmesi de mümkün degildi; çünkü kul kültürü ile yetismislerdi; söylenene tartismadan iman etmeleri basindan beri inandirilmisti.

Böylece dünyada ne olup bitiyordan haberi olmayan, aklini öbür dünya ile bozmus, bilimsel gelismeleri zindiklik olarak tanimlayan, lidere körü körüne bagli bir kesim yaratildi. Daha dogrusu böyle bir kesim vardi, sayilari artirildi. Sömürü düzeni tarihtekinin aksine bu sefer kansiz olarak kuruldu. Dönün bir dünyaya bakin, öbür dünya islerine daha çok zaman ayiran ülkelerin hepsi açik ya da kapali sömürgedir.

Bir toplumun hepsinin aydin olmasi arzulanir; ancak bu simdilik hayal gibi görünüyor. O zaman bilimi rehber yapmis, yaratici, kurulu düzeni tenkit edebilen, yeni seçenekler sunabilen, toplumu gelecegi hazirlayabilen insanlarin öne geçirilmesi yavas da olsa yine de bir gelismenin lokomotifi olabilir. Iste bu lokomotiflerin de önünün kesilmesi hem ülke içerisinde inançlari sömüren zümre için hem de ülke disinda yagmalamaya, sömürmeye ant içmis ülkelerin gelecegi için gerekir. Isigini ve yol göstericisini yitirmis bir toplumun sindirilmesi, sömürülmesi ve yönlendirilmesi zor olmayacaktir. Iste bu nedenle Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde, evrim kavramini özümsemis ve onu, topluma yolunu bulmasi için isik gibi tutacak insanlari saf disina atmak gerekirdi; onu da yeni kusak gericiler, yani Akilli Tasarimcilar yapiyor.

"Eger Akilli Tasarim" olsaydi, "Akilli Tasarimcilar" olmayacakti.

Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi

KURBANIN KURBANI OLANLAR

e-Posta Yazdır PDF
"Akıllı düşünenler doğruyu bulacaktır"

Hemen herkesin sık sık aklına gelen bir soru vardır. Acaba evrende bizden başka bir canlı, insan ya da insan benzeri bir canlı var mı diye? Onun olup olmadığını hiç kimse kesin bir şekilde söyleyemez. Ancak eldeki bilgilere bakarak bunun olasılığını söyleyebilir. Birçok bilim adamının üzerinde ortak birleştikleri görüş: Evrende birçok yerde, belirli koşulların olduğu yerlerin bir kısmında canlı diyebileceğimiz oluşumlar olabilir. İnsan ya da insana çok benzeyen bir canlı olabilir mi sorusuna ise pek çok bilim adamı çok temkinli yanaşırlar; olasılığının çok düşük olduğunu söylerler. Bu satırların yazarına sorarsanız; böyle bir olasılık yok denecek kadar azdır. Bundan, "evrende insandan daha gelişmiş canlı bulunmaz" yargısını kast etmiyoruz; daha gelişmişi de bulunabilir; ancak yapısı, işlevleri ve bilinen özelliklerinin tümü açısından aynı ya da benzeri bulunmaz yorumunu kast ediyoruz.

İkinci önemli bir soru hep aklımızı karıştırır. Acaba böyle canlılar varsa, onların vücutları hangi element ve moleküllerden oluşmuştur? Bizden farklı element ve moleküller varsa, bunu nasıl başarmışlardır? Örneğin silisten ya da demirden ya da hidrojenden ya da bizim bilmediğimiz bir elementten yapılmış bir canlı olabilir mi? Bunun yanıtı kesinlikle hayırdır. Çünkü:

1. Evrende sadece ve sadece ve her yerde 92 element (yüz küsuru bilinse de onların yarılanma - yani parçalanıp başka bir elemente dönüşme- hızı saniyelerle ölçüldüğü için bir yapı malzemesi olarak kullanılamaz) vardır. Bir elektron bir proton bir elementi -örneğin hidrojeni; iki elektron iki proton bir başka elementi -örneğin helyumu; üç elektron üç proton bir başka elementi -örneğin lityumu (sırasıyla devam eder, 93 elektron ve doksan üç proton uranyumu oluşturur), oluşturduğuna ve bu oranların çeyreği ve yarısı ile bir element oluşmadığına göre, evrende dünyadan bilinen elementlerden farklı bir elementin olması söz konusu değildir. O halde bir canlı olacaksa, kesin dünyada bilinen elementlerden oluşacaktır.

2. Evrende oluşan bir canlının moleküllerinin bizim şu anda kullandığımız elementlerden farklı bir çatısı olabilir mi? Bunun yanıtı da kesinlikle hayırdır. Evrende bir canlı varsa -kimya bilimine de güveniyorsak- biyomer olarak adlandırılan moleküllerinin iskeletini karbon molekülü oluşturmak zorundadır. Böyle bir yargıya varmak için çok güçlü kanıtlarımız var. Ancak bu kanıtları vermeden önce bir canlının en büyük gereksinmesi nedir ki böyle bir yargıya kuşku duymadan varabiliyoruz. İlk olarak bunu bilmeliyiz:

Canlı dış ortamla sürekli enerji ve madde alışverişi olan sistem olmalıdır ve yaşadığı sürece de belirli bir farkı korumalıdır. Bunun için çevreyi tanıyacak donanıma sahip olmalıdır ve en önemlisi taklit edilebilir moleküllerden oluşmamalıdır. Eğer yapısı taklit edilebilir moleküllerden oluşursa, 1) çevresindeki moleküller sessiz sedasız yapısına katılarak onun kendine özgün bir yapıda bulunmasını engeller, 2) bir canlı türünü diğer canlı türünden, aynı tür içinde ise bir bireyi başka bir bireyden ayıracak (biyolojik çeşitliliği oluşturacak) farklılaşmayı sağlayamaz. Çünkü taklit edilebilir moleküllerle yapısını oluşturmaya kalkışırsa bu çeşitliliği başaramaz. Bu nedenle sadece hidrojenden ya da sadece karbondan ya da sadece silisten oluşan bir canlı meydana gelemez. Çünkü molekülün çeşitlenmesi sağlanamaz. Taklit edilebilir. Böyle bir çeşitliliğin sağlanması için öyle bir element kullanılmalıdır ki, hem kendi üzerinde birden çok kimyasal bağ yapabilsin hem de çeşitli elementler ya da atomlar böyle bir çatıya (ya da çekirdeğe) bağlanabilsin; en önemlisi de taklit edilme olasılığını çok küçültebilmek için oluşacak molekülün boyutlarını çok büyük ölçüde büyültebilsin. Yani canlıyı oluşturacak bir molekül binlerce atomdan oluşan bir omurgadan ve bu omurgaya bağlı binlerce atomdan oluşmuş devasa bir yapı olabilsin. Bu tip molekülleri yapısında bulunduran bir sistem -ancak- canlılığı geliştirebilir. Şu anda dünyadaki durum böyledir; evrendeki durum da -kesinlikle- böyle olacaktır.

Kimyasal elementleri dizdiğimiz periyodik cetvelde bu özellikleri taşıyan neredeyse 10 kadar element var. Bu elementlerin ortak özelliği atomlarının dört bağ yapabilmesidir. Diğer elementler 1, 2 ve 3 bağ yapmalarına karşın; bu 10 element dört bağ yaparak aynı atom üzerinde çeşitliliği önemli ölçüde artırabilir. Dünyadaki canlıların moleküler çatı oluşturmak için kullandığı element -ayrıcasız- karbon atomudur. Bütün canlıların ana iskeletini bu element oluşturur. Aynı ya da benzer özelliği gösteren diğer dokuz element bir başka ortamda canlıları oluşturmak için niye kullanılmasın? Kural olarak kullanılabilir. Ancak geri kalan 9 elementin bazı fiziki ve kimyasal özelliklerinden dolayı, evrenin herhangi bir yerinde de canlı iskeletinin oluşumu için kullanılamaz. Çünkü bu elementler -örneğin karbona en yakın özellik gösteren, dört bağ yapabilen silisyum- bu çeşitliliği sağlayabilecek özellikleri taşımasına karşın, hiçbir yerde bir canlı vücudunun ana çatısı olamaz. Çünkü silisyum dioksit haline belirli sıcaklık aralıklarında gaz haline geçemez ve suda çözünemez, dolayısıyla kimyasal tepkimelerin olacağı hiçbir ortamda çözünmüş olarak bulunamaz. Yani belirli sıcaklıklarda tepkimeye giremez. Yüksek sıcaklıklarda bu istenen özellikleri gösterse de (örneğin gaz haline geçse ya da çözense de), bu sefer çok sayıda atomdan oluşmuş büyük (kompleks) moleküller oluşturamaz. Yaklaşık 70 kadarından fazlası kırılmadan birbirine bağlı olarak kalamaz (kovelent bağları kırılır); dolayısıyla büyük moleküller oluşturamaz. Dolayısıyla bir canlıyı oluşturacak yapının çatısını karbon atomu oluşturmak zorundadır. Bu karbon atomunun oluşturduğu yapı taklit edilemesin diye dev boyutlarda olmak zorundadır. Bu kadar büyük molekülün belirli bir mekânda bütün uzunluğunca özelliklerini koruyarak kalması çok zor olacağı için, oluşan bu molekülün, özellikle işlev gören ve tepkimelere katılan çeşitlerinde, belirli koşullarda kendi üzerine -özgün bir şekilde- katlanarak hacmini küçültmesi ve en önemlisi dış yapısı bakımından tanıyacağı ya da iş yapacağı diğer moleküllerle tanışıklığını sağlayacak yüzey şeklini alması gerekir (üçüncül yapı). Dolayısıyla şekil değiştirebilir olmalıdır.

Amino asitlerin bir yanının zayıf asidik bir yanının zayıf bazik özellik taşıması, kuvvetli asitler karşısında bazik, kuvvetli bazlar karşısında asidik özellik göstermesine (amfoterlik özelliği) bu da vücudun ani asit değişmelerinde korumasına yardımcı olur. İşte omurgasını karbon atomunun oluşturduğu, birçok birimin katıldığı, yan dallarla sayısız denecek kadar çeşitlenmeyi oluşturabilen ve kendi üzerine kıvrılarak değişik üç boyutlu şekiller alabilen bu molekülün adı bilim dünyasında protein olarak bilinir.

3. Evrende eğer başka bir canlı varsa, bu canlı belirli bir sıcaklık aralığındaki ortamlarda yaşıyor olacaktır. Örneğin biraz artısı ve eksisi ile 0-100 derece aralığında. Çünkü bu derecenin üstünde büyük moleküllerin yapısı bozulacaktır. Daha düşük sıcaklıklarda ise tepkimeler -aktivasyon enerjisi nedeniyle- istenen düzeyde gerçekleşemeyecektir.

Proteinlerin ortaya çıkışı ve evrimleşmesi

Proteinler, kural olarak bilinen 20 amino asitten yapılmıştır. Yaşamın moleküler başlangıcında bu yapıya katılan bilmediğimiz amino asitler olsa da, protein sentezleme sisteminin kodlama sistemi bunu bugüne kadar taşıyamadığı için bu konuda fazla bir şey söyleyemeyiz. Ancak bugün yaşayan canlıların tümünün, normalde canlılar tarafından meydana getirilen (sentezlenen); ancak zaman zaman canlı olmayan ortamlarda da oluştuğu bilinen hatta uzayda bile varlıkları saptanan amino asit dediğimiz birimlerden oluştuğunu biliyoruz. Dolayısıyla bilinen canlıların tümünün proteinleri 20 amino asitten yapılmıştır.

Canlılar evrimsel olarak ortak atadan meydana geldiği için bu amino asitlerin kullanılması ve canlı vücudunda protein şeklinde yapılandırılması, protein sentezi dediğimiz evrensel bir mekanizma ile gerçekleşir. Bilinen, yani ortak atadan bu yana gelmiş geçmiş canlıların hemen hepsi, bu 20 çeşit amino asidi (bileşimleri farklı olsa da) hiçbir fark gözetmeden kullanabilirler. En önemlisi bu moleküllerin sentezlenmesini yapan sistemler hemen hemen hepsinde aynıdır (ribozomların, haberci RNA'ların evrensel oluşu buradan kaynaklanır). Ancak canlıların geçirmiş oldukları evrimsel süreçte farklı dizilimleri kodlayacak DNA zincirleri seçildiği için ortaya çıkan proteinin amino asit dizilimi bakımından farklı olması kaçınılmaz olmuştur. Örgü makinesi gibi, ip aynı, makine aynı, yalnız takılan şablon (haberci RNA olarak bilinen mRNA) farklı olduğu için elde edilen örgünün deseni de farklı olmaktadır. Örülen bir kazağı söküp, ipi, bu makineye takarsak yeni bir desenle yeni bir kazak örmemiz mümkün olur. İşte et yeme ya da daha bilimsel bir anlatımla protein alma da böyle bir şeydir. Başka bir canlının sentezlemiş olduğu amino asitleri (tuğlaları) kendi vücudumuzun yapımı ve işlevleri için yeniden kullanmadır.

Kendine özgüllük

Her canlı farklı özellik kazanırken, taklit edilmesin diye farklı proteinleri geliştirirken, ortaya başka sorunlar da çıkmıştır. Başka bir canlının proteinini aynen alıp kullanmaya kalkışan bir canlı kendi özelliklerini yitirecekti. Bu nedenle başka birinin proteinini kullanmaya kalkışınca, o yabancı proteini temel molekülleri olan amino asitlerine kadar yıkmaya başladı ve böylece sindirim olayı gerçekleşti. Sindirim ana hatlarıyla bir proteini amino asitlerine ayrıştırma işlemidir. Eğer şu ya da bu şekilde protein ya da proteinin bir kısmı böyle bir işlemden geçmeden vücut içerisine girerse alerjik tepkimeler ortaya çıkar.

Amino asitlerin özgüllüğü olmadığı için, canlılar tarafından bir çeşit ham madde olarak kullanılırlar (tuğla gibi, çimento gibi). Bu nedenle proteinin iyisi ya da kötüsü yoktur. Proteini alınacak canlının vücudunda başka formlarda zararlı maddeler bulunmadığı sürece, proteinlerin sağlayacağı yarar aynıdır. Ancak bazı canlıların taşıdıkları protein içeriği -amino asit bileşimi- bakımından farklı olması ya da bir canlının vücudundaki bazı kısımların protein bakımından daha zengin olması bakımından canlıların tüketilmesi ya da vücutlarının belirli kısımlarının tüketilmesi yarar açısından farklı olabilir. Örneğin kırmızı bir kas ile bir başka dokunun ya da bir hayvansal doku ile bir bitkisel dokunun -amino asit bileşimi ve zenginliği bakımından- sağlayacağı yarar farklı olabilir. Ancak, sindirim işleminden sağlıklı bir şekilde işlemden geçmiş hayvansal ya da bitkisel dokuların tümü, birim miktardaki yararlanılabilir içeriği farklı olsa da aynı etkiyi gösterir. Çünkü amino asitler evrenseldir; fark gözletilmeden kullanılır. Bu açıdan bakıldığında şu hayvanın proteini bizim için zararlıdır ifadesini kullanmak doğru değildir. Olsa olsa bileşimi bakımından daha az yararlı olabilir diye söylenebilir.

 

Bitkiler neden et yemeye ihtiyaç duymazlar?

Elimizdeki bilgiler dünyada ilk olarak inorganik yollarla da oluşabilecek 16 kadar amino asidin canlılar tarafından kullanıldığını; daha sonra 4 farklı amino asidin daha yapım sistemine eklendiğini göstermektedir. Bununla ilgili olarak protein sentezleme sisteminin kodlarında önemli bir eklenti olmuştur (bu nedenle bazı amino asitleri tanıyan üç harften oluşan kodonların sadece ilk iki harfi kullanılır; daha sonra eklenen amino asitler için kodonların üç harfi de kullanılır). Evrimsel süreç içerisinde geliştirdikleri mekanizmalar ile bitkilerin hepsi kendilerine gerekli olan 20 çeşit amino asidi sentezleyebilirler. Ancak daha sonra böcek yiyen bitkiler bir mutasyon sonucu bazı amino asitlerini sentezleyemedikleri için bu eksikliklerini çeşitli şekillerde avladıkları ve sindirdikleri böceklerin proteinleri ile karşılamaya çalışırlar.

Hayvansal canlılar olarak nitelediğimiz canlılar 20 çeşit amino asidin ancak 12'sini kendi vücutlarında sentezleyebilmektedirler; diğerlerini bitkilerden almak zorundadırlar. Dışarıdan alınması gereken bu amino asitlere esansiyel ya da temel amino asitler adı verilir. Bu amino asitler: Valin, lösin, isolösin, treonin, metionin, lisin, fenilalanin, triptofan'dır. Böylece hayvanların doğrudan ya da dolaylı olarak bitkilere bağımlılığı doğmuştur. Bitkilerin içerdikleri amino asit miktarları da hayvanlarla aynı olmadığı için sadece bir bitkiyle beslendiğimizde vücudumuza aldığımız amino asit miktarı ve oranı protein sentezi mekanizmasını randımanlı bir şekilde çalıştıracak oranlarda olmayabilir. En güzel örneği beyaz kuru fasulye ile buğdaydır. Belirli amino asitler fasulyede daha çoktur (örneğin 4 tanesi) bunun dışında kalan dört amino asit miktarı bakımından da buğday ya da pirinç zengindir. Eğer kuru fasulye ile bulgur ya da pirinç pilavını 8 saat aralıkla yerseniz protein sentezleme sisteminiz randımanlı çalışmaz, çünkü sistem belirli amino asitleri bulsa da diğerlerini bulamaz ve sistem durur ya da randımanlı çalışmaz. Çünkü amino asitler depo edilmediği için bunları vücut bir araya getiremez. Eğer her ikisini aynı zamanda yersek birinde bulunan amino asit diğerini tamamlayacağı için sistem randımanlı çalışır. Kuru fasulye piştiği zaman yanında pilavın da pişmesi, bunun ikisini birden yiyen insanların daha sağlıklı olmasının gözlenmesinden kaynaklanan bir adet haline gelmiştir.

Bu gelişme süreci içerisinde önemli bir sorun ortaya çıkmıştır. Bitkilerin vücutlarında bulunan proteinlerin amino asit bileşimi ve birim hacimde bulunan protein miktarı hayvansal canlılardan büyük farklılık gösterir. Hayvansal canlılarda belirli bir bileşim içerisinde oransal olarak belirli amino asitler daha fazla; belirli amino asitler ise daha az bulunur. Dolayısıyla sadece bitkisel beslenen bir hayvanda beslenme bozukluklarının ortaya çıkması beklenir. Bunun üstesinden gelebilmek için bazı canlılar sindirim sistemlerinde ek önlemler almışlardır. En iyi bilineni geviş getirmedir. Böylece işkembede, bitkisel materyali kullanmak suretiyle bir hücreli canlılara protein (amino asit) ürettirilir. Çoğu canlı sade bitkilerle değil, menülerine belirli miktarda hayvansal dokuları da katarak bu eskilliği gidermeye çalışırlar. İnsan, bu eksikliği bu yolla gidermeye çalışan bir varlıktır. Dolayısıyla beslenmeleri bitki ağırlıklı olsa bile sağlıklı beslenebilmeleri için menüsünde hayvansal proteinleri bulundurma zorunluluğu doğmuştur.

Bunun iki önemli nedeni vardır: Birincisi sentezleyemediğimiz 8 amino asidi başka bir hayvansal doku ya da üründen yoğun olarak alma; ikincisi ise bitkisel dokularda ve ürünlerde bulunan amino asit oranları, hayvansal doku ve ürünlerden önemli ölçüde farklı olması nedeniyle birim başına alınan besinin daha az yararlı olmasından kaynaklanır. Yani belirli bir amaç için hayvansal doku ve ürünlerden alacağınız uygun karışımlı amino asit miktarını, ancak çok daha büyük sayılarda alacağınız bitkisel doku ve ürünlerle karşılayabilirsiniz. Kaldı ki, bitkisel doku ve ürünlerden alacağınız amino asitlerin hepsini kullanamayıp, bir kısmını oran bozukluğundan dolayı vücudunuzdan atmak zorunda kalabilmektesiniz. Yani sadece bitkisel beslenme rasyonel bir beslenme tarzı görünmemektedir.

Amino asitleri depo edemiyoruz

Evrimsel süreç içerisinde, vücutta aşırı birikmiş olan amino asitlerin belki tepkimelere girip de düzeni bozmaması için, ya da evrimin mekanizması bunun çaresini bulmada yetersiz kaldığı için, amino asitler vücutta 8 saatten fazla tutulamıyor ya yıkılarak başka bileşiklere (özelliklere yağlara) dönüştürülüyor ya da enerji olarak kullanılıyor ya da metabolize edilerek vücuttan atılıyor. Dolayısıyla düzenli olarak dışarıdan amino asit alınması zorunluluğu doğmuştur. Eksikliğinde beslenme yetersizlikleri ortaya çıkmakta; aşırı alındığında da vücuttan atılma sorunu ortaya çıkmaktadır. Sonuçta vücudumuzda amino asitler ancak bağlı olarak barındırılabilir; çözünmüş ya da serbest olarak saklanamazlar.

Eksik alınan ya da aşırı alınan proteinler hangi zararlara neden olabilir?

Bitkisel olarak iyi beslensek bile, bitkilerden aldığımız amino asit oranları hayvansal dokularınkine uymadığı için, her zaman belirli amino asit çeşitleri açısından bir eksiklik, belirli çeşitlerinde de fazlalıklar ortaya çıkacaktır. Protein sentezleme sistemimiz de bu amino asit çeşitleri eksiksiz olduğu zaman randımanlı çalışabilmekte, bazılarının yokluğunda sistem durmaktadır. Sadece bitkisel beslendiğimizde bu oran tutmadığı için protein sentezleme sistemi sağlıklı çalışmamaktadır. Bu nedenle eksik amino asitler bakımından zengin olan hayvansal besinlerin tüketilmesi önerilmektedir. En zengin olanı açıkça hayvansal kaslar olmakla birlikte, bu gereksinme hayvansal ürünlerden de (süt, yumurta, peynir vs) karşılanabilmektedir.

Bir insan, yaptığı işin yoğunluğuna, yaşa ve eşeye göre değişmekle birlikte, günde kendi kilosu kadar gram olarak kırmızı et ya da buna eşdeğer hayvansal ürün yemek zorundadır. Örneğin bir insan 60 kilogram ise günde 60 gram kırmızı et yemesi onun sağlıklı beslenmesi için yeterlidir. Bu miktarda düzenli amino asit alan insanların hücre duvarları ve organelleri çok daha güçlü yapılır; vücut direnci yüksek olur; hastalıklara karşı koyması daha kolay olur. Aksi durumlarda tek sıra tuğlayla örülmüş duvarlar gibi yıkılması kolay olur.  Fazlasını alırsak ne olur? Vücut protein sentezleme sisteminde daha fazlasını sentez etmediği için, fazlasını, ya yağa çevirerek vücudun bir yerlerinde depo eder ya da enerji açığı varsa dolaylı olarak glikoza çevirerek yakar ya da metabolize ederek böbreklerden üre ya da ürik asit şeklinde dışarıya atar. Böbrekten aşırı üre ya da ürik asit atılması sağlıklı değildir. Doku bozulmasına neden olur. Ayrıca ürik asit belirli bir miktarın üzerine çıkarsa özellikle guanin kristalleri alt eklemlerden başlamak üzere dokulara birikerek -gut ya da nikris hastalığına- acılara ve önemli rahatsızlıklara neden olur.

Bütün bunları göz önüne alan, insanlara sağlıklı beslenmenin yolunu gösteren bir bilim dalı "beslenme ve diyetisyenlik" diye bir bilim dalı ortaya çıkmıştır. Ancak temel yaklaşım, evrimsel açıdan getirmeye çalıştığımız bu görüştür. Bunu her insanın iyi bilmesi gerekir. Bu beslenme tarzını bilen ve elindeki imkânları en doğru ya da en akıllıca kullanan toplumlar belli ki gelişmiş uygar toplumlara, olanaklarını savurganca ve bilinçsizce kullananlar da geri kalmış toplumlara dönüşmüştür. Bunun en tipik örneklerinden biri kurban kesmedir.

Kurban kesmenin geçmişine kısa bir seyahat

Bir insan olarak şunu hiçbir zaman anlayamadım. İnsanoğlu, neden bir insanı yapma işlemini (seks) hep aşağılamış, onu bir suç ve günah eylemi olarak görmüş, bu işlemi gerçekleştirirken karanlık yerlere ve kuytulara çekilmeyi yeğlemiş de, bir insanı yasal ya da yasal olmayan yollarla asmayı, yakmayı, taşlamayı büyük meydanlarda gerçekleştirmeyi bir erdem saymıştır? Birilerine hoş görünmek için başka bir canlının eziyet çekmesini neden kutsal saymıştır?

İnsanlık tarihine bakıyorsunuz, İnkalardan Mayalara, Azteklerden Mısırlılara, Sümerlerden Greklere, Romalılardan Orta Çağlara insanları, olmadı ise hayvanları kurban etmek için büyük tapınaklar yapmışlar, büyük kuleler inşa etmişler. Doğa dinlerinin egemen olduğu yerler hariç her türlü eziyet etme kutsal sayılmış. Çoğu kültürde değişik şekillerde kurban etme ya da kurban kesme eyleminin görünmesi, belli ki kurban etme eylemi insanın dokusuna işlemiş bir tortu. Hepsinin özünde belirli bir çıkarı için başka bir canı ya da canlıyı feda etme, yerine göre korkutma, yerine göre doğaüstü güce yaranma, yerine gere çaresizliğini gizleme ya da giderme; yerine göre de belirli bir kesimin karnını doyurma güdüsü görülebilir. En ürkütücü olanı kurban merasimlerinin olabildiğince çok kişinin görülebileceği şekilde yapılmasını sağlamadır; bu bir anlamda kişileri kan dökmeye alıştırma eylemi olarak görülmektedir. Üzerinde daha da düşünülmesi gereken husus, kurbanı kesenin bizzat kendi kurbanını kesme eylemini gerçekleştirmesinin en muteber eylem olarak sunulmasıdır. Yarın yapılacak bir katliam çağırısına hazırlık ve alıştırma demektir. Kurbanın olabildiğince kesim sırasında eziyet çekmesinin istenmesi ise başka bir dramı oluşturmaktadır.

Kurbanın belli ki bir kitaba sığmayacak kadar geçmişi vardır. Ancak bizim mensup olduğumuz bölgenin kurban geleneğini biraz gerilere giderek öğrenmekte yarar vardır. Bunları yazarken de bu yazılanları dikkate alıp da başını ellerinin arasına alıp düşünen bir kuşak oluşturma ümidini taşıdığımı da zannetmeyin. Böyle bir kesimin değişmeyeceğini bilemeyecek kadar toplumsal gerçeklerden yoksun değilim. Binlerce yıldır değişmeye bir adım atmayı denemeyenlerin bu yazıyla kıpırdayacaklarını zannetmek saflık olacaktır. Benimki bilim adamı -bu sıfatı taşıyıp taşımadığımı bilemiyorum ama aydın- sorumluluğu, bir kişi çıkıp ne demek istediğimi merak ederse ve benimserse kâr kârdır derim. Biz ilk olarak mensubu bulunduğumuz bölgenin kurban geleneğinin çıkışından başlayalım.

Orta Doğuda kurban geleneğinin öyküsü

Bilinen en eski yerleşim yerlerinden biri Tevrat ve Kuran'da da adı geçen, İbrahim Peygamberin çıktığı Ur ve Uruk şehridir. Uruk ve Ur, şehir-devlet tarzı yerleşim yerleridir. Herhalde etrafı kerpiç duvarlarla çevrilmiş en fazla 300-400 kişinin ikamet ettiği yerler olmalı.

Bilinen ilk yerleşim yerlerinden biri kutsal kitaplarda da adı sık sık geçen bugün sadece iz halinde kalıntıları bilinen İbrahim Peygamberin doğduğu söylenen "Ur (Urfa?) ve birçok adetin ortaya çıktığı Uruk" şehridir, daha doğrusu şehir devlet yapısıdır. Bu şehirlerde oluştuğu bilinen kültür, bugün bizim birçok yaşam tarzımıza etki etmiştir. İbrahim Peygamber'in de Ur şehrinden köken aldığına ilişkin, birçok dinsel belgede ve Tevrat'ta açıklamalar vardır. Amerikalıların Irak'ta en son girdikleri şehirdir. Burada bulunan yazıtları acele ülkelerine kaçırmışladır (galiba Vatikan da foyaları ortaya çıkmasın diye bu saklama işlemine katılmış). Binlerce yazıt (kitabe) Amerikalı askerlerce ya tahrip edilmiş ya da kaçırılmış ya da bunu fırsat bilen yağmacılar tarafından ticari meta olarak çeşitli kişilere satılmıştır. Dinlerimizin ve geleneklerimizin başladığı zaman ve mekân ile ilgili bilgiler böylece büyük ölçüde tahrip edilmiş bulunmaktadır. Bu tahribatın bilinçli olarak yapıldığına ilişkin önemli emareler de bulunmaktadır. Çoğu kişi bu tahribatı kutsal kitapları koruma eylemi olarak değerlendirmektedir. Uruk şehrinde, iyiliklerin doğu kapısından, kötülüklerin de batı kapısından geldiğine inanılmıştır. Bu nedenle ölüler, batı kapısında gömülmekte ya da duvar diplerine atılmaktaydı.

Uruk şehri ilk tarım ıslahının ya da kültürünün yapıldığı yerlerden biri olarak biliniyor. Buğday tarımı buralarda başlıyor. Ancak hayvan yetiştirme henüz başlamamış. Bu nedenle güneş battıktan sonra sadece ruhban sınıfın kalmasına izin verilen ve köylülerin terk etmesi gereken şehir, bir anlamda kutsal bir merkez olarak da görev yapıyor. Bu şehre şu ya da bu şekilde gelmek isteyen duvar dışı halka - köylüler diyelim- şehre geldiklerinde bir hayvan getirerek kurban etme geleneği konuyor. Kurbanın üçte biri ruhban sınıfa, üçte biri fakirlere ya da egemen yöneticilere, üçte biri de gelenlerin eşleri ve dostları ile birlikte yenmesine ayrılıyor. Böylece kurbanın üçe bölünme geleneği de başlatılmış oluyor.  Bu bölgede yaşayan Sus sucrofa sucrofa bilimsel adıyla bilinen yabani domuz alttürü, insan leşini de rahatlıkla, karın kısmını deşerek yiyebilir. Tevrat'a göre koyun ve keçi tüccarı olan İbrahim Peygamber, elindeki keçi ve koyunları da satabilmesi için, ölüleri çok kötü bir şekilde deştiği için tiksinilen domuzu mekruh ilan edilmiş (ya da başka birileri tarafından edilmiş), yenmesi yasaklanmış ve yok edilmeleri bir çeşit dinsel bir amaç haline getirilmiş. Keçi mutena (en kıymetli) hayvan statüsüne yükseltilmiştir.

  • Ancak, sevmediğimiz domuz ormanlaştırmada, daha doğrusu ağaçlandırmada en önemli hayvandır. Çünkü orman dibinde yumru ve böcek ararken, yandaki dişleriyle çizdiği ya da bir çeşit herk ettiği topraklar, düşen bitki tohumlarının yeşermesi için en uygun derinlik ve gevşemiş topraklardır. Bu nedenle domuz ormanda bulunur, orman da büyük ölçüde domuz tarafından geliştirilir.
  • Keçi, bilinen yaşam tarzı nedeniyle, bu bölge için bilinen en tehlikeli ağaç düşmanıdır. Geliştirilen bu inanç ve ticaret nedeniyle, yukarı Mezopotamya daha sonra Anadolu'nun tümü, semavi dinlerin yaygın olduğu tüm alanlar, hızla orman tahribine uğrayarak stepleşti ve çölleşti.

Hz. Muhammet Peygamber'e kadar bu gelenek böyle devam etti. İbrahim Peygamberin İsmail'i kurban etme öyküsü her dindarın bilmesi gereken bir öykü oldu. Hz. Muhammet döneminde çeşitli ganimetlerin bir araya toplanması ve deve sayısının artması ile kurban kesilecek hayvanlar listesine Hz. Muhammet döneminde deve de eklendi.

Kurban geleneği niye korundu, korunmaya devam edecekse ne yapılmalı?

Kurbanın bilinen birçok yaygın ve olumlu etkisi vardır.

1. Hayvan yetiştiricilerinin ellerindeki hayvanları paraya ya da takas yolu ile başka mallara çevirmesinin en kolay yolu, belirli zamanlarda kurulacak kurban hayvanları pazarı olur.

2. Fakirlerin en azından senenin belirli zamanlarında doyasıya et yemeleri sağlanır.

3. Kurban ile zengin-fakir gelir dağılımı biraz da olsa dengelenir.

4. Kurban sosyal bir etkileşime neden olarak insanların sosyalleşmesine belirli bir katkıda bulunur.

5. Kesilen kurbanın kazayı-belayı önlediği ve öbür dünyada sevap hanesine bir şeyler yazdıracağına inanıldığı için bir anlamda ruhsal bir rahatlamaya neden olur.

 

Bugünkü haliyle ve bugünkü anlayışla birçok zararlı yönü bulunmaktadır.

1. Sokak ortalarında herkesin gözü önünde bir insanın ruhsal dengesini bozacak derecede vahşi manzaralar yaşanmasına neden olmaktadır.

2. Kurban sahibine bizzat kendi kurbanını kesme (çok yaygın uygulanmasa bile) önerisi getirilerek, insanların vahşi ve gaddar yönü kaşınmaktadır.

3. Senenin çeşitli zamanlarında gelen Kurban Bayramı, ne yazık ki, belirli zamanlarda birçok hayvanın döllenme ve gebelik dönemine denk geldiği için üreme işlemini tamamlamadan birçok hayvanın kesilmesi büyük zararlara neden olmaktadır. Eğer bu evrensel bir uygulama olacaksa (olsaydı), kurbanlık hayvanların bu döllenme ve gebelik dönemleri dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlara denk gelecekti: Örneğin güney yarım kürede, güneş ışığının düzenleyici etkisinden dolayı, koyunlar ve sığırla kuzeydeki gibi çoğunlukla ilkbaharda değil son baharda doğururlar. Yani Ramazan ve buna bağlı olarak Kurban Bayramı takvimi evrensel gerçeğe uyum göstermemektedir.

4. Beslenme yetersizliği çekilen bir dünyada, bir hayvanın her parçasının ekonomiye kazandırılması akıl meselesidir. Boynuzu, kanı, tırnakları, yünü, kemikleri, derisi, hatta gübre olarak dışkısı en küçük kırıntısına kadar değerlendirilmek zorundadır. Bütün bu yan ürünlerden başlı başına bir sanayi bile kurulabilir. Hâlbuki kurban tam bir israf ve savurganlıktır. Alelacele özensiz kesilen deriler genellikle bir yerlerinden yırtılır ya da delinir. Yapağısı yeterince kullanılmaz. Kanı boşa akıtılır, tırnak, boynuz, iç organlar ve sakatat kısmı, dışkılar kural olarak o yana bu yana atılarak israf edilir, israf edilmeyle kalmaz, hijyenik birçok soruna neden olur.

5. Kurban Bayramı nedeniyle gerek kurban kesenler gerekse kurban eti alanlar bilinçsiz olarak et tükettikleri için birçok organını tahrip eder. Çünkü bir kişinin kendi kilosu kadar günlük gram cinsinden fazla et yemesi, karaciğer ve böbrek tahribatı demektir. Dinsel terminolojide bu kötü ve aşırı beslenmenin adı da "fakirin gözünün doyurulmasıdır".

 

İlla ki kurban kesmede ısrar ediyorsak bunu nasıl yapmalıyız?

Öncelikle ailesine günlük olarak yukarıda verilen miktarlarda et sağlayamayan birinin senede bir ya da birkaç gün için et kesmesi uygun olamaz.  Diyelim ki kurban kesmesi için tüm dini ve ahlaki kuralları yerine getirmiş biri için, kurbanın senenin ancak belirli bir zaman diliminde (yavru tutma dönemlerinin haricinde) kesilmesi, tam teşekkülü bir kesimhanede bu kesme işlemini yaptırarak olabilecek tüm organ ve yapılarının ekonomiye kazandırması gerekir.

Kurban etinin dağıtımı da yeniden bir esasa bağlanmalıdır. Diyelim ki belirli bir miktarını evi ve yakın dost ve akrabaları için ayırdı (geleneksel olarak 1/3 i); geri kalan kısmını belirli bir merkeze teslim etmeli. Bu merkez daha önce, özellikle yakın çevresinde, olmaz ise uzak yörelerde gerekirse yurt dışında tespit ettiği fakirlere, yukarıda verdiğimiz miktarlarda dağıtmalıdır. Bu dağılımda taviz verilmeyecek yönetim şöyle olmalıdır. Eğer bir aile fakir ise, aile bireylerini gerektiği şekilde besleyecek durumda değilse, bu ailenin başvurusu ve durumu incelendikten sonra, merkez, aile bireylerinin toplam kilosuna göre her gün belirli miktarda et teslim etmelidir. Örneğin çocukların, eşlerin ve varsa büyük anne ve babanın toplam kilosu 400 kilogram ise, o aileye her gün 400 gram et teslim edilerek dengeli beslenmesi sağlanmalıdır. Bu destek birkaç gün değil, sene boyunca yapılacağı için dengeli beslenme de sağlanmış olur.

Kurban kesme tarzını değiştirmeliyiz

Her ne kadar bilim adamı ya da uzman olarak kabul edilen kişiler, dogmalarından bir türlü kurtulamadıkları için (bu nedenle bunlara bilim adamı ya da uzman sıfatı vermek de doğru değildir) doğruyu söylemiyorlarsa da, suya sabuna değmemek için seslerini çıkarmıyorlarsa ya da bilgisizliklerinden ve çıkarlarından dolayı halka yanlış bilgi veriyorlarsa da, kurban kesme tarzı da ne yazık ki hiçbir uygar insanın onaylayacağı bir tarz değildir. Söylediklerinin hiç biri de doğru değildir.

Kurbanın kesilirken üç ayağının bağlanması bir ayağının ise kesilme sırasında çırpınması için serbest bırakılması ve en önemlisi boğazının belirli bir yere kadar kesilip, can çekişmesi için bir süre omuriliğinin kesilmeden bırakılması gerekiyormuş. Böyle yapılmasının nedeninin de kalbin durmayıp kanı boşaltması için yapıldığı söyleniyor Hiç kimse bunun doğru olmadığını söylemiyor ya da söyleyemiyor.

Çünkü omurgalıları tümü kalbi üzerinde taşıdığı iki düğüm ile (Sinoatrial -SA- ve Atrioventricular -AV- düğüm) kendi kasılmasını ve gevşemesini otomatik olarak düzenler. Yani kasılma ve gevşeme eylemini başka bir organdan emir almadan kendi düzenler. Bu nedenle kalbi çıkarıp uygun bir sıvının içine koyarsanız kalp çok uzun süre atmaya devam eder. En basit orta eğitim laboratuarlarında bile bu özellik kurbağa kalbinde gösterilir. Kurbağa kalbinin basit olduğu düşünülecek olsa bile aynı durum kalp nakillerinde vücuttan çıkarılan insan kalbi için de geçerlidir. Yaşamını destekleyecek uygun bir sıvıya alınan insan kalbi bu kapta çalışmaya devam eder. Ancak atmanın ritmi (yani hızlı ya da yavaş çarpması) omurilik aracılığıyla değil, beyin sapına (Medulla oblangata = omurilik soğanına) doğrudan bağlanmış Nervus vagus ve boyundaki kesilen yerden geçmeyen Nervus simpaticus diye iki sinir (simpatik ve parasimpatik) tarafından düzenlenir. Bu sinirlerin kesilmesi kalbin durmasını değil, ritminin bozulmasına neden olur. Yani siz omuriliği kesseniz bile kalp durmadan vücuttaki kanı boşaltır; birden bire durmaz. Nitekim omuriliği boyun kısmında tahrip olmuş birçok insan felç olsa da yaşamasına devam eder. Keza laboratuar denemelerinde boynunu kırdığımız kobay ya da sıçanların kalbinin attığını biliyoruz. Dolayısıyla anlatılanlar tümüyle bilime aykırıdır ve insanlara yanlış bilgi verilmektedir. Omuriliğin kesilmesi o canlının omurilik kesilme eyleminden sonra vücuttan gelen acıları duymamasını sağlar. Bu durumda bu tarz bir kesme eylemi bir canlıya acı ve ızdırap çektirmeden başka bir anlam taşımamaktadır. Hiçbir kutsallık bir canlıya acı çektirmeyi mubah kılmaz. Unutmayalım ki bu gerçeği sadece sınırlı sayıda insan değil dünyada çok kişi biliyor ve bizim bu tavrımızı hiçbir zaman uygarca bulmuyor.  Halkı anlıyorum; biyoloji bilgileri yeterli olmayabilir; duyduklarıyla yetinmiş olabilirler. Biz bu bilim adamlarını ne için besliyoruz merak ediyorum...

Yazdıklarım işi yarayacak mı?

Geçmişte Tanrılarına genç kızları kurban eden; bugün Hac Farizası diye bir günde 4 - 5 milyon hayvanı boğazlayarak etini çölün kumlarına gömen (neyse ki son zamanlarda bunların bir kısmının sadece etleri buzdolabına kaldırılarak fakir İslam ülkelerine gönderiliyormuş), yatırılarak deve kesmenin günah olduğuna inanan ve bu nedenle Arap Palası ile canlı hayvanı ayakta iken ayaklarını parça parça doğramaya başlayarak öldürmeyi (bu nedenle deve kurban edilirken görüntülemeye izin verilmiyor)kutsal sayan ve bu uygulamayı Tanrısal bir buyruk sayarak tartışmaya bile açmayan bir bir düşünceyi "bir bilim adamı, bir düşünür" olarak onaylamam beklenemez.

Bilimsel bir değerlendirme ile bütün bunları tarafsız ve analitik bir bakış açısından dile getiren böyle bir yazının, dogmasından bir türlü kurtulamamış bu kesimin takkesini önüne koyarak yeniden değerlendireceğini de beklemeyiniz. Kurban olayını bilimsel bir tartışmaya çekerek, insanlara yol göstermenin önemli bir zorluğu daha var. Kurban etinden, derisinden nemalanan birçok kurum türemiş bulunmaktadır (eğer bir hata yapmıyorsam, dolaylı ya da dolaysız nemalanan Diyanet Vakıfları, cami yaptırma dernekleri - bunların sayısının 50-60 bin  civarında olduğu söyleniyor-, insani yardımlaşma adı altında kurulmuş birçok dernek ve vakıf, Kızılay, Türk Hava Kuvvetleri, Mehmetçik Vakfı, yolunu şaşırmışlara arka çıkan Deniz Fenerleri ve başkaları). Bunların bir kısmı beklenen hizmeti götürmesine karşın, bir kısmının siyasetin batağına saplandığı son zamanlarda açık açık manşetlere yansımaktadır. Nemalananların, bu kadar büyük geliri, birkaç bilim adamının, düşünürün sözüyle bir tarafa bırakacaklarını, hedef kitlenin bu önerilerini düşünmelerine göz yumacaklarını mı bekliyorsunuz. Çok beklersiniz...

Gittikçe artan bir tutkuyla para hırsının arttığı dünyamızda, insani değerleri, dünya görüşü, geleneği ne olursa olsun, kazanmak için her şeyi mubah bilen bir dünyada, Kurban gibi getirisi olan ve istismara açık bir sorunu bir kalemde gündemden çıkaramazsınız.

Yine de bu topluma hizmet etmek istiyorsanız, er ya da geç karşılaşacakları çıkmazlardan kurtarmak istiyorsanız, ilk olarak o topluma yeni koşullar karşısında dogmalarını değiştirerek doğru yolu bulmayı öğretmelisiniz. Bilim adamlarının, düşünürlerin, aydınların en önemli görevlerinden biri bu olmalıdır diye düşünüyorum. Böyle bir aydınlamaya da en çok İslam ülkelerinin ihtiyacı olduğuna inanıyorum.

Dogmasından kurtulamayanlar, dogmasını yeni koşullara göre değiştiremeyenler er ya da geç çıkmaza gireceklerini bilmelidirler. Bütün bunları yapabilir misiniz? Dogmaya saplanmış, katı alışkanlıkları yaşam tarzı olarak benimsemiş insanlara hangi doğruyu sunarsanız sunun onları değiştirmek zordur.  Ben bu yazılanları yapmalarını beklemiyorum; onun için daha birkaç fırın ekmek yenmesi gerekir. Yazılanları -şimdilik- sadece anlasınlar yeter diyorum...

 

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi

 

 

Evrimin en koklu kaniti

e-Posta Yazdır PDF

Etiyopya'da 1994 yilinda ortaya cikarilan bir iskeletin, insanin evrimlestigi "insansilara" ait, bulunan en eski bulgu oldugu belirtildi.

Science dergisinde bugun 11 ayri calismayla aktarilan iskeletin, 50 kilogram agirliginda, 1,22 metre boyunda olan ve ormanlik bir bolgede yasadigi anlasilan bir disi insansiya ait ve 4,4 milyon yillik oldugu anlasildi.
Ardipithecus ramidus adiyla siniflandirilan canlinin iskeleti, bulunan 125 kemik parcasinin birlestirilmesiyle ortaya cikarildi.
Daha once bulunmus olan ve "Lucy" adi verilen en eski insansi iskeletinden 1 milyon yil daha yasli oldugu anlasilan ve "Ardi" adi verilen iskeletin, insanin evrimine iliskin yerlesIk bazi kanilari da degistirebilecek onemde oldugu kaydedildi.
ABD'nin Kent Eyalet Universitesi'nden antropolog C. Owen Lovejoy, bu bulguyla, "insanin sempanze benzeri bir canlidan evrilmedigini," fakat "insan ve sempanzenin ortak bir atadan geldiklerini" ortaya koyan deliller elde edildigini" savundu.
Kaliforniya Universitesi Insan Evrimi Arastirma Merkezi muduru Tim White da aciklamasinda, "buldugumuz ortak ata degil ama bulabildiklerimiz arasinda, ortak ataya en yakin olani" dedi.
White, insan ve sempanzelerin ortak atalarinin 6-7 milyon yil once yasadiginin sanildigini ifade etti. White, maymun, sempanze soyunun ve insan soyunun ayri ayri evrimleserek bugune geldiklerini, ortak atadan ayrilmadan sonra birbirinden bagimsiz olarak evrimlestiklerini soyledi.
Harvard Universitesi Arkeoloji ve Etnoloji Muzesi paleantropoloji yoneticilerinden David Pilbeam da "insan evrimi calismalarina iliskin en onemli kesiflerden biri" ifadesini kullandi.
Ardi, Etiyopya'da daha once de bitki ve hayvanlara ait cok sayida fosilin kesfedildigi Araf vadisinde bulundu.
Ardi'nin ust dislerinin bugunku maymunlarin uzun ve keskin dislerine degil, daha cok gunumuz insaninin kut dislerine benzedigini, bunun da Ardi'nin diyetinin agirlikli olarak "meyve ve kabuklu yemis gibi, agaclarda yetisen urunler oldugu" anlasildi. Ardi uzerinde yapilan calismalarda, el ve ayak yapisinin, bu insansinin agaclara tirmandigini ancak zamaninin buyuk bolumunu yerde gecirdigini gosterdigi anlasildi.
Ardi'nin pelvis ve kalca kemikleri, bu insansinin dik yurudugunu gosteriyor. Ayaklari, dik yurumeye olanak verecek bicimde. Ancak agaclara tirmanmasina da yardim edebilecek kadar buyuk ayak parmaklarina sahip.

AA
Washington-

Sayfa 1 / 5

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3612
mod_vvisit_counterDün3467
mod_vvisit_counterBu Hafta3612
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay20037
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü527566