Ulusal Gündem

Thursday, Sep 09th

Last update:12:51:09 PM GMT

You are here: SİYASET Strateji

Strateji

“Kürtçü” Feodalizm ve Kardelen Elif...

e-Posta Yazdır PDF

ramazan-demirTürkiye Cumhuriyeti Devleti; iç ve dış kaynaklı sosyal, siyasal ve etnik ayrışma riskiyle karşı karşıyadır... Türkiye birçok yönden kuşatma altındadır!!! Haziran 2010 tarihi itibarıyla en önemli sorunu Türkiye’nin, etnik kimliğe dayalı bölücülük hareketleridir. Cumhuriyeti yıkıp yerine “İslam Kürt Cumhuriyetini Kurmak” amacıyla 1925’te Türkiye Cumhuriyeti Devletine isyan eden hainler, bugünlerde “kahraman” addedilip anılmaktadır. Bir büyük kentin sokaklarının duvarlarına, onun “şerrüt” kokan surat afişleri asılmaktadır... Bir anlamda 1925’te yapılan kalkışmanın tekrarı için ortam hazırlanmaktadır...

**

Etnik bölücüler ne istiyor? Amaçları nedir?  Bu soruların net cevabının ortaya konulması gerekir. Artık açıkça ifade edilen ve Türkiye Cumhuriyetinden istenenler şunlardır; 1- Anayasanın teklif edilmesi dahi yasak olan ilk üç maddesinin değiştirilmesi, 2-Devletin kurucu unsuru olarak “iki millet” varlığının ifadesi ve buna uygun bir devlet yapısı, 3- Etnik kökene göre ana dilde eğitim, 4- Bölgesel özerklik veya otonomi...

Evet, şimdilik istenenler bu ana başlıklarla ifade edilebilir... Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu istekleri kabul edecek mi? Etnik kimliklere göre devlet yapılanması isteğini esas alan ayrışmayı benimseyecek mi? Bütün mesele budur...

**

Türkiye karar verme aşamasında...

Türkiye Devleti bu istekleri karşılayıp karşılamayacağına karar vermelidir... Dünyaya duyurmalıdır... Terör gücüne dayalı istemlere göre devlet yapısını ve anayasasını değiştirip değiştirmeyeceğine karar vermeli ve ona göre terörle topyekûn bir mücadele başlatmalıdır... Siyasi iradenin ve devletin kurumları bu noktada tavır belirlemelidirler...

Terör örgütü ve ona destek veren tüm odaklar, bu amaçlara ulaşmak için aşamalı stratejiler uygulanmaktadır. Bunun için sürekli taktikler değişmekte, hedeflere saldırılar çeşitlenmektedir. Amaçlarına ulaşmak için çok yönlü ön hazırlıkları yapmak gerekiyor; bunun için de Türkiye Cumhuriyeti Devletini “operasyona açık bir ülke” konumuna getirmek ilk etapta varılması gereken hedeftir...

Nitekim aşamalı olarak sürdürülen ve zaman içinde şiddetlenen terör olayları bundan sonra da farklı şekil ve şiddetlerde devam edeceğe benziyor. Zira buna destek veren “kuşatma” faktörleri ve odaklar giderek niyetlerini ve nihai hedeflerini açıklamaktan geri durmamaktadırlar.

“Kürtçülük” hareketleri yeni değildir. Tarihi bir vakıadır. Türk milletine ait devlet egemenliğini ve bağımsızlığını yıkmak için bugün de “Kürtçülük” kartı kullanılmaktadır. Amaca yönelik kurgulanmış nihai hedef, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmektir. Dün “yok” edemedikleri Türk milletini, bugün farklı silahlarla zora sokulmaktadır. Emperyalistlerin Birinci Cihan Harbinde başaramadıklarını, bugün terör örgütü aracıyla, AB’ne üyelik kamuflajı ile başarmaya çalışmaktadırlar. Emperyalizme karşı kazanılan Kurtuluş Savaşı, Batı tarafından bir türlü hazmedilememiştir.

Her fırsatta Türkiye gagalanmaktadır; oluşturulan suni sorunlarla birikmiş kinlerini, bilenmiş nefretlerini dışa vurmaktalar; “öç almak” emperyalistlerin ana hedefleridir... Hedef tahtasına oturtulan değer, cumhuriyetin kurucu felsefesi olan “millilik” özelliğini önce sulandırmak, sonra da yok etmektir...

**

Kuruluş felsefesi ve kurucu kadrolar...

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu kadroları ve kuruluş felsefesinde güdülen temel ilke, milletin birliği ve bütünlüğüdür. Kurucu unsur olan Anadolu halkı arasında “milliyet” ya da “etnik” ya da “din” ya da “mezhep” ayırımı yapılmadan, tek kimlikli halk (İslam kimliği ile) ortak kimliği ile Türkiye Cumhuriyet Devleti inşa edildi... Ulus Devlet oluşturmak için de Türk milleti üst kimliği ortak kimlik olarak benimsendi...

Şimdilerde bu “kurucu unsur” söylemi farklı amaçlar için kullanılmak istenmektedir. Bölücü örgütün siyasal ve sosyal kanadını oluşturan kravatlı ve papyonlu feodalizm artıkları ile ne olduğu belli olmayan eksantrik “numaracı cumhuriyetçiler” ve ılımlı İslâmcı-liberal diplomalı cahiller “ortak kurucu halk” statüsünü gündeme getirmektedirler. Etnik ayırıma dayalı “ortak kurucu halk” fikri, cumhuriyet düşmanı eksantrik diplomalılar ile “numaracı cumhuriyetçiler” ile “din tüccarı” ılıman İslâmcı-liberaller tarafından savunulmaktadır.

Bunlar, Anayasamızın, Türk Devleti’nin kuruluş esaslarını belirleyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddesinin değiştirilmesi için çığırtkanlık yapmaktadırlar. Bunların amacı, Türk Devleti’nin kuruluş esaslarını belirleyen, ana ilkeleri gösteren Anayasa maddelerinin değiştirilmesi yoluyla etnik temele dayanan bölücü, “Kürtçü” ekibin işini kolaylaştırmaktır.

Terör “timleri”nin siyasi kanadını oluşturan dünün feodalizminin bugünkü artıkları, her fırsatta; “Bu devlet için beraber şehitler verdik; bu ülkeyi beraber kurtardık. Bu devleti beraber kurduk” demeleri, etnik ayırımcılığı öne çıkarma gayretidir; bu amacın dışa vurumudur; “Kürtçülük” yapmalarına kılıf hazırlamaktadırlar...

Demezler mi ki mademki kurtardın ve dahi kurdun bu devleti, o zaman sıkıntın nedir? Neyin eksik kaldı? Bu devlette yapmak isteyip de yapamadığın, olmak isteyip de olamadığın nedir?

Kurtuluş Savaşının ilk yıllarına gidelim; Amasya, Sivas, Erzurum toplantılarını ve buralarda alınan kararların içeriğini, hedeflerini, amaçlarını hatırlayalım... Hatırlanmıyorsa okuyalım yeniden... Anadolu’da kurtuluş kıvılcımını çakan Gazi Mustafa Kemal, Cumhuriyeti kurarken, tabii ki yalnız değildi; dar bir kadronun yerine milletin birlik ve bütünlüğüne dayalı bir devlet inşa ediyordu...

Anadolu halkının her kesimini temsil eden Birinci Milli Meclis vardı yanında; etnik ve dini inanca dayalı bir ayırım asla yapmamıştır. Ne cumhuriyetin kurucusu olan kadrolar, ne de devletin kuruluş felsefesi olan “millilik” yani “milliyetçilik” ilkelerinde bir ayırım, ayrıştırma yoktur; olmamıştır da... Kuruluş aşamasında ne Türk ne de başka bir etnik zikredilmeden bütünleştirici ve birleştiricilik esas alınmıştır. Kurucu felsefenin temeli, bu vatan için, bayrak için, iffet için, hürriyet için çarpışanları, gazi ve şehit olanları hiçbir şekilde ve durumda “etnik kimliklerine” göre ayırmamışlardır. Bunun aksini söylemek, yazmak gaflettir, ihanettir...

**

Filistin’deki ihanet ve Türkiye...

Türk milleti Birinci Cihan Harbinde 9 cephede savaştı. Çanakkale cephesi hariç diğer tüm cephelerde yenilgi aldı. Bazı cephelerde ihanete uğradı. İhanete uğranılan cephelerden biri de, bugün uğruna ülkenin huzurunu feda etme aymazlığını göstermek için ajite hamasi nutukların atıldığı, kalemlerin “cihat” kustuğu Filistin cephesidir... O Filistin cephesi ki, o toprakları ve halkının canını korumak için orada bulunan Osmanlı askerine ihanet ettiler. O Filistinliler ki, İngilizlerle iş birliği yaparak, Osmanlı ordusunu arkadan hançerleyerek yenilmesini sağladılar... Arap-Filistinliler yüzünde 150 bin Mehmetçik esir oldu... Filistinliler ki sonraları vatan topraklarını 3-5 bin kuruşa Yahudilere sattılar...

Bu 150 bin esir Mehmetçik, İngilizlerin Uzakdoğu sömürgelerinde, yol-köprü yapımında, su kanalları açılmasında, kırbaç ve dipçik altında çalıştırıldılar; esaret altında öldüler; bugün bu 150 bin Mehmetçiğin mezar taşları bile belli değildir... İşte size, uğruna, İsrail’le savaşma (!) eşiğine geldiğimiz Filistin...

**

Milli kimlik...

Çanakkale’de şehit olan askerlerimiz arasında farklı milliyet ve dinden olanlar vardı; bunlar Rum, Musevi ve Ermeni etnik kökenli askerlerimizdi, onlar arasında hiçbir zaman etnik ayırım yapılmadı, düşünülmedi de... Hepsi Osmanlı ordusunun mensubuydu ve vatan için düşmanla savaştılar... Onlar, aynı vatan için aynı cephede çarpışan kardeşler olarak anıldılar. Din ve milliyet ayırımı yapılmadan herkes kardeş olarak bilindi, vatanları için şehit olmuş insanlar olarak vatanın bağrına “evlâdımız” olarak verildi...

Emperyalistler, Anadolu’daki bu kurtuluş hareketini bir türlü hazmedemedikleri için, Lozan’da, son anda dahi, milli birlik ve beraberliğe “çomak” sokmak istediler; bugünkü Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin bir kısmını içine alan “Batı Ermenistan” ve “Kürdistan” yaratmak istediler... Fakat kurucu felsefe ve kadrolar buna da izin vermediler...

Lozan’da bu ülkede yaşayan bütün Müslümanları herhangi bir “alt kimlikle” tanımlamadan, herkese, ırki anlamdan uzak ortak kimlik için Türk denildi; işte ortak ifade; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyen Atatürk, bu ortak kimliği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kimliği ile pekiştirdi. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi işte bu “milli” kimlikle Milliyetçi Türkiye oluştu...

Etnik ayırımcılığa set çekilerek ulus devlet kuruldu. Sakın ola ki Türk kelimesini bir ırkın temsili olarak algılamayalım... Bunun böyle olmadığı, Türk milleti denilirken asla “ırki” anlam yüklenmediğini, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna katkı veren, cumhuriyet vatandaşı olan herkesin bu ortak milli kimlik ile temsil edildiği, bunun da birlik ve bütünlüğü temsil eden kültürel kimlik anlamı taşıdığını tekrar edelim...

**

Ortak kimlik; Türk Milleti...

Bu, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes; ister Türk, ister Kürt, ister Ermeni, ister Rum, ister Boşnak, ister Arap olsun hepsinin temsil edildiği ortak kimlik Türk milleti kimliğidir. İllaki ayırım yapılmak isteniyorsa, o zaman, devletin kurucu unsurlarını temsil eden tüm kültürlerin “devletin kurucu ortağı” olarak tanımlamak gerekmez mi!!!??? Olaya bir de bu açıdan bakmak gerekir... 

Çanakkale Savaşı Türk milletinin diriliş savaşıdır. Emperyalizme karşı vatan savunmasının ana ruhu, istiklale inanma ruhudur; vatan savunma inancıdır; sarsılmaz imandır... Anadolu’da çakılan kıvılcım, Kurtuluş Savaşı’nın kıvılcımıdır; Kurtuluş Savaşı ise emperyalizme kafa tutmaktır; hürriyet ve istiklalin yanan meşalesidir...

Bu meşalenin aydınlığında ve ısısında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur... Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin kuruluş savaşıdır... Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında şehit olan askerlerin milliyetleri ve din-mezheplerini tayin etmek ne kadar mümkündür? Örneğin Çanakkale’de savaşan askerler arasında Arap, Türk, Kürt, Boşnak, Kafkasyalı vardı. Bunlar arasında kimin “kim” olduğunu tayin edecek bir sistem olabilir mi? Öyle bir sistem olsaydı o zaman ayrışma olurdu, birlik-beraberlik ruhu olmazdı... Bugünün “Kürdistancıları” arasında acaba kaç tanesinin ailesinden Çanakkale’de, İstiklal savaşında şehit oldu? Çanakkale’de, İstiklal Savaşında şehit olan Doğulu Mehmetçikler o gün de Türk milleti “milli” kimliğine sahiptiler, bugün de onların soyları bu kimliğin öz evlatlarıdır.

Bugünün ayrılıkçılarının ataları da dün ayrılıkçıydılar ve milletin kurtuluş hareketine katılmamak için bahaneler ürettiler... “Kürdistancılar” acaba, geçmişlerine ait soydan, İstiklal Savaşında ve Çanakkale Savaşında kaç tane “şehit” vermiş olduğunu araştırdılar mı? Dünün ayrılıkçılarının kalıntıları, güya dün “kurucu ortak unsur” olmuşlar da bu bahane ile Anayasanın temel maddelerinin değişmesini istemekteler!!!

**

“Kürtçü” Feodalizm...

Konuyu araştırmak için kaynakları karıştırdığımız zaman, Anadolu’da, ta Osmanlıdan beri başlayıp bugün bile devam eden “Kürtçülük” hareketlerinin bir özetini verirsek birçok insanın aklını başına getirebilir.

Şu gerçeği bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır; Osmanlı Devleti; Batılı emperyalistlerin, Osmanlının bünyesindeki etnik kimlikleri kaşıyarak, ayrıştırarak yıktıkları bir imparatorluktur. Önce “hasta adam” olarak ilan ettiler sonra parçaladılar, geriye kalan son vatan parçası Anadolu’yu işgal ettiler... Osmanlıyı parçalayıp paylaşmak yetmedi; çok zor şartlarda ve imkânsızlıklarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu hazmedememişti emperyal güçler...  Genç cumhuriyet de tehdit altındaydı... Henüz ilk yıllarıydı; emperyalistler yine etnik ayrıştırma kozunu kullandılar; “şeriatı getirmek, dini korumak” için halkın inançları istismar edildi, cumhuriyet ve onun kurucu felsefesi “din düşmanı” gösterilerek cahil vatandaşlar kışkırtılmış, yeni isyanlar başlatılmıştı Anadolu’da... Cumhuriyeti kuran kadrolar, Osmanlının etnik ayrışmadan dolayı yıkıldığını biliyorlardı ve bunun için de Cumhuriyete yönelik bölücü “Kürtçü”  faaliyetleri yakından izliyorlardı. Cumhuriyet döneminde Anadolu’da çıkan isyanların çokluğu, emperyalistlerin Türkiye üzerindeki emellerinin hiç bitmediğini gösteriyor...

Kürtçülük hareketlerinin bir kısmı mahallî ve sınırlı kişilerin feodal güçlerini devam ettirmek için isyanları olduğu kadar, tamamen bölücü amaçlara yönelik “Kürtçülük” isyanlarıdır da... İşte bu isyanlardan bazı örnekler ki bunların belli başlıları yaklaşık 38dir; onları burada ifade etmek bir zarurettir.

Bu isyanları kimler ve nerede çıkartmıştır? Burada sorulacak bir soru vardır; Anadolu’da bu isyanlar olurken bu feodal güçlerin amaçları milli devleti ve cumhuriyeti mi korumak ve kurmaktı? Bu “Kürtçü” hareketlerin amaçları Osmanlıyı birlikte kurtarmak mıydı, Türkiye Cumhuriyeti Devletini birlikte kurmak mıydı? Bu soruların cevabı aşağıdaki “Kürtçü” isyanlar listesinde saklıdır!

**

“Kürtçü” isyanlar...

1- Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul); 2- Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul); 3- Zaza isyanı (1820); 4- Yezidi isyanı (1830- Hakkari); 5- Şerefhan isyanı (1831- Bitlis); 6- Bedirhan isyanı (1835- Botan); 7- Garzan isyanı (1839- Diyarbakır); 8- Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari); 9- Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre); 10- Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan); 11- Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin); 12- Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis); 13- Koşgiri isyanı (1920- Koşgiri); 14- Nasturi isyanı (1924- Hakkâri); 15- Jilyan isyanı (1926- Siirt); 16- Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır); 17- Seyit Taha ve Seyit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli); 18- Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır); 19- Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani); 20- Güyan isyanı (1926-Siirt); 21- Haco isyanı (1926- Nusaybin); 22- I. Ağrı isyanı (1926); 23- Koçuşağı isyanı (1926- Silvan); 24- Hakkâri-Beytüşşebab isyanı (1926); 25- Mutki isyanı (1927- Bitlis); 26- II. Ağrı isyanı; 27- Biçar harekâtı (1927- Silvan); 28- Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929- Eruh); 29- Zeylan isyanı (1930- Van); 30- Tutaklı Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulanık-Hınıs); 31- Oramar isyanı (1930- Van); 32-III. Ağrı harekâtı (1930); 33- Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis); 34- Abdurrahman isyanı (1935-Siirt); 35- Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt); 36- Sason isyanı (1935-Siirt); 37- Dersim isyanı (1937-Tunceli); 38- PKK terörü (1984-...).

Soru: Bu isyanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devletine “kurucu unsur” olmak için mi yapıldı?

**

Doğu-Batı eşit düzeyde kalkınmalı...

Genç Türkiye Cumhuriyetinin temel felsefesine düşman ayrılıkçı ve dinci odaklar, her fırsatta cumhuriyet aleyhine faaliyette bulunmayı ilke haline getirmişlerdir. Kürtçülüğün devlet için tehlikeli unsur olduğunu gören kurucu kadrolar, Türk-Kürt akrabalık bağları ve din birliği nedeniyle tek ortak kimlik altında bütünleştirmeyi amaçlayan devrimler yaptılar. Ekonomik-sosyal ve eğitsel bağlamda geri kalmış bölgelerde -ki bu bölgeler genellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriydi- büyük hamleler yaptılar, ekonomik, eğitsel ve sosyal alanlarda bölgenin kalkınması için devlet var gücüyle çalıştı...

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ne kadar kamu yatırımı varsa, hepsi Atatürk’ün Cumhuriyetle yaşadığı 15 yıllık bir sürede yapılmıştır. Onun ideali ve hedefi Tunceli ile İzmir’i, Hakkâri ile Ankara’yı aynı çağdaş düzeye getirmekti. Bu konuda Atatürk’ün düşünceleri, Doğu gezisinde Sabiha Gökçen’e söyledikleri satırlarda açıktır.

Genç cumhuriyet, toplumdaki ayrıcalıklı sınıfları ortadan kaldırmak istiyordu. Bu gerçekleştiği takdirde ağa ile topraksız köylü (reaya), şeyh ile mürit, seyyid ile ümmet, aşiret reisi ile göçebe halk arasında fark kalkacaktı. Mustafa Kemalin bu düşüncelerine, devrimlerine karşı duran Kürtçü feodalizm her fırsatta isyanlar çıkarıp vatandaş üzerinde kurduğu hegemonyayı sürdürmek istiyordu.

Doğuda vatandaşı “mal” gibi kullanan ağalar, şeyhler, seyyidler, aşiret reisleri bu değişime şiddetle karşı çıkıyorlardı. Tipik örnek olarak Dersim (Tunceli), Şeyh Sait isyanları verilebilir. Bu isyanlarda “Feodal Kürtçülük” temel alınmıştır. Fakat bu ayrımı yapanlar yine ağalar, şeyhler, seyyidlerdir. Şeyh Sait, elinde tuttuğu “şeylik” feodalite gücünü kaybedeceğini anladığı için cumhuriyete karşı isyan etmiştir. “kâfir rejimi cumhuriyeti yıkacağım, şeriat Kürt devletini kuracağım” diyerek etrafındaki müritleriyle devlete isyan etmiştir. Bunların amacı feodal güçlerini sürdürebilmektir; yüzyıllarca anasını ağlattıkları halkın birey, vatandaş olmasını istemiyorlardı. Fukara halkın ayırımcılıktan haberi zaten yoktu... Tıpkı Koçgiri isyanında olduğu gibi...

Devletin Doğu Anadolu’da kırmaya çalıştığı yerel feodal güç, yüz yıllardan beri devam eden feodalizmdir; Atatürk’ün yaşamı süresince yapılan çağdaşlaşma devrimleri, her seferinde, bu bölgede feodalizmin kurşunlarına hedef olmuştur... Devletin dirayetli ve kararlı duruşu sonucunda Dersim’de feodalizme son verilmiştir; ağalık, şeyhlik, seyidlik, reislik hegemonyası kırılmıştır. Fakat Dersim’de hiç unutulmayacak acılar da bırakmıştır...

Dikkatinizi çekti mi hiç? “Açılım” şampiyonları neden hiç feodalizmin yıkılmasına, ortadan kaldırılmasına yönelik söylemleri olmuyor? Hâlbuki terörün ilk çıkış noktası, feodalizme karşı isyandır... Bugünkü bölücü örgüt önce “ağa bımırın” (ağalar ölsün) sloganıyla işe başlamıştı... Şimdilerde ağalıktan, şeyhlikten, aşiretten bahseden hiç yok! Bunda bir gariplik yok mu?

**

İsyan için din istismarı...

İsyan için halkın hassas olduğu değerler kaşınıyor, öne çıkarılıyor ve menfaat bağlantılı korku atmosferi yaratılıyordu. Öncelikle din konusu, sonra etnik kimlik istismarı yapılarak devlete düşmanlık körükleniyor ardından isyan ediliyordu... Aslında isyanın amacı feodal yapılarını korumak ve derebeyliklerini sürdürmekti, yüz yıllardan beri süregelen feodal güç sömürüsüne devam etmekti... Buna halkın dini ve etnik kimliği alet ediliyordu... İşte yukarıda örnekleri verilen 38 “Kürtçülük” isyanın, bu feodal odakların hegemonyalarını koruma amacına yönelik olduğunu anlamamız gerekiyor... Bugün sürdürülen terör isyanı da, aslında, feodalizmin yeni modellerinin gereğidir. Dünün feodal kalıntıları yeni kimliklerle yine halk üzerindeki hegemonyalarını sürdürmek istemektedirler... Bugün “Kürtçülük” vasıtasıyla feodal güçlerini korumaya çalışanlar, kravatlı ve papyonlu okumuşlardır... Bunların kimisi avukat, kimisi mebus, kimisi de bakan... Kimisi silah ve eroin kaçakçılık ağası, kimisi de terör ağası... Hepsi de bir güç olma peşindedir... Bunların hiç birinin derdi ve amacı, “Kürt” halkının sıkıntısını gidermek, onların aş iş sahibi olmalarını sağlamak değildir... Bunu, mutlaka, herkesten önce kendini “Kürt” sanan veya öyle hisseden vatandaşların anlaması gerekir ki “Kürtçü feodalizm”in maskesi düşebilsin...

**

Cumhuriyet dönemindeki isyanlar...

Yukarıdaki listeye dikkat edilirse, bu isyanların çoğunun 1920 ve sonrası tarihleri kapsadığı görülecektir. Yani Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde olmuş isyanlar... Anlaşılan odur ki “Kürtçü feodalizm”in amacı vatan kurtarmak, devlet kurmak gibi bir uğraşları olmamıştır... Osmanlı döneminde de devleti korumak için herhangi bir gayretlerinin olmadığı gibi...

Sormak lazım; Kurtuluş Savaşı verilirken, yine o zamanın “Kürdistancıları” acaba neyin peşindeydiler? Milli kurtuluş için savaşmak mı, yoksa yeni feodal isyanların tertibi içindeler miydi? Başta İngiliz, Fransız ve Sovyet emperyalizminin maşası mıydılar? Neredeydi o zamanlar, “ortak kurucu unsur” olmak isteyen bu “Kürtçü feodalizm”in temsilcileri!?

Bre “Kürdistancılar”, gerçekleri ne kadar kamufle ederseniz ediniz, mutlaka “takke düşer kel görünür” tekerlemesi hatırdan çıkarılmamalıdır... Hangi fırçayı ve boyayı kullanırsanız kullanın, güneşi renklerle karartamazsınız...  Türkiye cumhuriyetinin kimliğini taşıyan herkes Türk milleti kimliği ile temsil edilir. Bu kimlik birleştirici ve bütünleştirici kimliktir.

Ayırımcılık yapanların, nifak tohumunu ekenlerin bu topraklarda iflah olmaları mümkün değildir; tarihte olamadıkları gibi...  İllaki ‘ayırımcılık yapacağım’ diyenlere söylenecek son sözümüzün söylenme zamanı daha gelmedi... Eğer bu topraklarda birlikte yaşamak isteniyorsa, herkes Türk milleti ortak kimliğiyle temsil edilecektir; hem bu topraklarda yaşamak isteyeceksiniz hem de ‘benim dediğim olacak’ deme hakkına kimse sahip değildir...

**

Kardelen Elif’ler...

İstanbul Halkalıda, askeri personeli taşıyan servis minibüsüne bombalı saldırıda bulunan terör örgütüne karşı; yürekli bir genç eş, cesur annenin feryadını duyduğumda tüylerim dikken diken oldu, boğazımda düğümler oluştu; yutkunmak istedim olmadı; zayıf göz pınarlarım birden şenleniverdi...

Kendisinin de “Kürt” olduğunu söyleyen Muşlu “Kardelen Elif” bakınız nasıl haykırıyordu; “Ben de Kürdüm, orada büyüdüm... Benim hakkımı savunmak siz hainlere mi kaldı... Bu asker oldukça bu vatanda, bu bayrak asla inmeyecek... Bu vatan bölünmeyecek... Vatan sağ olsun... Eşim tabancasını bile çekemeden kalleşçe arkadan vurdular, hainler... O hainleri sevindirmeyeceğim, ağlamayacağım, üzülmeyeceğim... Oğlum yok ama kızımı var, onu asker olarak yetiştireceğim...”

Sözleri içimi kavurdu... Türk-Kürt halkının yüksek ferasetine, sağduyusuna, birleştirici ve bütünleştirici ortak kimliğiyle örnek oldu... İşte size “Kürt” kökenli örnek “milliyetçi” Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı, kahraman ana, cesur eş... İşte Türk milletinin ortak kimliği, milli kimlik feryadı... Kürt-Türk kardeşliğinin simgesi Kardelen Elif...

**

Sonuç...

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun fukara ve eğitimi ihmal edilmiş halkını aldatarak, menfaatleri için kullanarak, feodalitelerini sürdürmeye çalışanların, dünden bugünlere geriye kalan feodalizmin artıkları yine meydanlardadır... Herkesten önce kendini “Kürt” sanan ya da öyle hisseden, fakat Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan, “Türk milleti” kimliği ile temsil edilmekten asla gocunmayan, bunu en büyük şeref sayan vatandaşlarımız; başta analar ve gençler olmak üzere, bölücülere gereken dersi mutlaka vermelidirler...

Onların aldatmacalarına değil, Cumhuriyet kanunlarına sonuna kadar bağlı olduklarını, her ortamda haykırmalıdırlar... Muşlu “Kardelen Elif” gibi cesur ve açık olarak hainlere karşı tavır koymalıdırlar... Türk-Kürt kardeşliğini devam ettirecek yine bu milletin kadim evlatlarıdır... Bölücü unsurları yok edecek, susturacak, zararsız hale getirecek yine Güneydoğulu kadim vatandaşlarımızdır... Ayrılıkçı teröre karşı, “Kürtçü feodalizme” karşı her ana, her genç, birer “Kardelen Elif” olmalıdır... Evet, haykırıyorum; Doğuda ve Güneydoğuda, Türkiye’nin her yöresindeki her vatandaşımız, her ana-bacı-kardeş-baba-dede-nine birer “Kardelen Elif” olmalıdır... Bunun başka çıkış yolu yoktur...

 

Prof Dr Ramazan Demir

30.6.2010

DEMOKRATİK ÖZERKLİK TALEBİ

e-Posta Yazdır PDF

aymet-aytarOkuma- yazma seferberliği sırasında Millet Mekteplerini takiben,
Halkevleri; 1932'de  3.CHP Kurultay kararıyla, ulus devlet toplumu inşası için kuruldu.
Halkın, Kemalist Devrimler ışığında  yetiştirilmesini ve  kitleselliğini  amaçlıyordu.
Dil-edebiyat, güzel sanatlar,tiyatro,kütüphanecilik,müzecilik,köycülük  ve daha bir çok konuda,
Çok önemli gelişmeler sağladılar.
1951' de kapatılmalarıyla  uluslaşma hamlesinde ciddi bir açık daha oluştu.        

*
Bugün kurumsal kimlik peşinde  farklı ideoloji, görüş ve inançta, kısıtlı, içe kapalı siyasi oluşumlar,
Demokratikleşme perspektifinde ortak dil, siyasal nicelik ve niteliklerini geliştirmeye çalışıyorlar.
AKP Siyaset Akademileri ortak amaçlarda birlik sağlamak için 81 ilde faaliyettedir.
Siyasetine binlerce vatandaşın katılımıyla, dirliğini sağlıyor....
BDP Eşbaşkanı AbdullahÖcalan'da ( ! )  birlik ve dirlik  için  aynı yöntemi talimatlıyor.

*
Nitekim,19-20 Haziran'da BDP Belediye Başkanları ve İl Genel Meclis Başkanları,
Diyarbakır,Kayapınar Siyaset Akademisinde;
"Özgür Demokratik Yerel Yönetim Anlayışının Geliştirilmesi, AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı" konusunu görüştüler...

*
BDP'li belediyeler yönetimlerinde  yeni bir model geliştirdikleri  iddiasındadırlar.
Örgütlü toplum,demokratik katılım,ekolojik yaklaşım ve toplumcu ekonomi modeliyle,
Kürtlerin konfederal  ulus,anayasa,siyaset ve vatan konseptinde,
Cumhuriyetin ulusalcı ve milliyetçi esası ve duruşuna karşı gelişiyorlar...
Toplantı sonuç bildirgesiyle yerel yönetimler üzerinden  "demokratik özerklik" gayretini ilan ediyorlar!

*
Avrupa Konseyinin, ortak ideal ve ilkeler doğrultusunda daha ileri bir birlik sağlanması yönünde,
Türkiye, "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı;
Kimi maddelerine çekince koyarak  imzalamıştır.
Şart; yerel makamları her türlü demokratik rejimin temellerinden biri kabul ediyor.
Vatandaşların kamu işleri sevk ve idaresinde bulunmasını en temel demokratik hak  sayıyor.
Özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesi,
İdarede adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşması hedefleniyor.
Ya, ulusal devletlerin egemenlik haklarının korunması kaygısı?
AB kurucu unsuru Maastricht Anlaşmasına konulan "yerindenlik ilkesi" kaygının giderilmesini temin ediyor.
Ne ki yerindenlik ilkesi; ayrılma ya da bölünmeye karşı geliştirilen bir hukuktur, iyi ama;
Konfederal taleplere engel olmuyor...

*
Türkiye'nin haklı olarak bölücü ve ayrılıkçı Kürtçü terör olarak adlandırdığı hareket;
Dünya'da, bir halkın demokratik siyasi hakları mücadelesi ve gerektiğinde başvurduğu şiddeti olarak algılanıyor!
Kimlikleri,dilleri ve kültürleri baskılanmaktadır!
Medeniyet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaadine rağmen yoksulluluğa ve suça yöneltiliyorlar...
Toplum olarak itildikleri noktadan sisteme direniyorlar ve gerektiğinde derinden gelen bir protesto duygusuyla şiddet gösteriyorlar!
Kürt isyancıları olarak algılanıyorlar...
Bunun anlaşılmasıyla birlikte  Abdullah Öcalan; ayrı bağımsız devlet olmak siyasetini arka plana almıştır.
Şimdi konfederal ulus,anayasa, siyaset ve vatan siyasetini geliştiriyor.
Günümüzün karşılıklı bağımlılıklar dünyasında  Kürtlere; uluslararası hukukun, angajmanların  önünü açıyor.
Konfederal Türkiye düşünde, ilk adım yerel yönetimler vasıtasıyla demokratik özerkliğin ilanıdır.
Siyaset Akademisi toplantıları sonuç bildirgesi bu hususta geleceği gösteriyor,

*
Sonuç bildirgesinde; AB, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nda Türkiye'nin çekince koyduğu maddelerin,
Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözülmesini olanaksızlaştırdığı,
Dolayısıyla bu maddelerden çekincenin kaldırılması konusunda mücadele kararı açıklanıyor!
Mesela yerel yönetimlerin planlama ve karar süreçlerinde söz hakkı, iç örgütlenme özgürlüğü,
Mali kaynakların kendi politikaları çerçevesinde kullanımı, hakların savunulması için uluslararası işbirliği talep ediliyor.
Avrupa'da, Amerika'da siyasi ofislere,lobilere, birimlere trafiğin artacağı ve Türkiye'nin baskılanacağı anlaşılıyor...

*
Konfederalist Kürtçü çaba ve terörü; ulusalcı ve milliyetçi  temelde Türkiye'yi kuşatıyor.
Ulusal ve milliyetçi kaygılar taşımıyan AKP iktidarının  vereceği   ödünlerle,
Türkiye'yi adım adım konfederal yapıya götüreceği  pek açıktır.
Terörle mücadelenin de ilk adımı olarak;
Önünde  engelleri ne ise mutlaka kaldırılması suretiyle,
Ulusal ve milliyetçi tema'da, bireyin demokratik hak ve ödevlerini çağdaşlaştıran bütün bir anayasa;
Çözüm olarak görülüyor.
Anayasal kararlılık ve bütünlük, birlik ve dirlik ile uluslararası hukuk ve angajmanların karşısında ve birlikte olmak gerekiyor...
Aksi halde Türkiye çözülüyor...

 

Ahmet Aytar Kılıçarslan

KONFEDERALİZME DOĞRU UFUK TURU

e-Posta Yazdır PDF
aymet-aytarOrta Doğu'nun geleceğini ilkin Ralph Peters, Newer Quit The Fight isimli kitabında yazdı.
The Atlantic Montly dergisiyle yeni Orta Doğu algısı; zihinlere yerleştirildi.
2006'da  bir Amerikan subayı; Türk subaylarının da bulunduğu NATO Savunma Kolejindeki brifingte;
Aniden çantasından bir harita çıkardı, görüntüyü ekrana verdi,  
Türkiye, Suriye,Irak ve İran topraklarında Kürdistan'ı, Federal Irak' ı falan gösteren harita!
Subay "Orta Doğu böyle olsaydı bu kadar sorun yaşanmazdı" dedi.
Önce Türk Askerinin protestosunu, ABD  bir özür ile geçiştirdi.
Fakat ezcümle "kağıt parçası operasyonu ve sonuçları" ile TSK üst komuta heyetini bütünüyle teslim aldı.
Ulusalcılar  hapishanelerde "out", karargâhtakiler " in" oldu...

*
Kürtler; Wilson Beyannamesi 12. maddesi  ve Irak Savaşı armağanı olarak  ABD' den bağımsızlık sözü aldılar.
Birincisi, Kuzey Irak'ta Kürt Bölge Yönetimi ve uluslararası güçler uygun bir zemin bekleyişindedirler.
Şu günlerde Kürt Bölgesi, Türkiye'nin yoğun desteği ile alt yapısını oluşturuyor.
Oluşan Kuzey Irak Kürdistan'ının dünyaya açılımında;Türkiye'nin Kürt Açılımı şu sıralar bu amaca yöneliktir.
İkincisi, Türkiye'de  ayrılıkçı Kürt hareketi; siyasal bir hareket olduğunu kabul ettirmiş bulunuyor.
BDP; demokratik ulus, demokratik anayasa ve demokratik vatan konseptinde konfederalist siyasetini, TBMM çatısı altında yapıyor.       
Belediyeler, sivil toplum örgütleri, siyaset akademileri gibi bir çok yasal kurum ve kuruluşla kitlesine erişiyor.
Kürdistan Toplulukları Birliği Türkiye Meclisi (KCK-TM) ve askeri kanat PKK; yeraltındadır!
"Silahlarını  bıraksınlar ve teslim olsunlar " teklifi  unutulmuş görülüyor.
Ayrılıkçı Kürtlerin yeraltı güçleri teslim olmak için muhatap bulamıyor!
Muhatapsızlıktan KCK-TM strateji koyuyor, PKK vurmaya devam ediyor!
Sanki ikisi birden bir başka hesaba yöneltiliyor!
Üçüncüsü ve dördüncüsü, İran Kürtlerinin  siyasal, kültürel ve sosyal hakları peşinde KCK ve PJAK'a , İran tüm gücüyle göz açtırmama peşindedir...
Suriye'de Kürtler, giderek demokratik haklarını Kürt Demokratik Şurasında seslendiriyorlar.      

*
Kuzey Irak Kürt Bölgesi Yönetimi lideri Mesud Barzani, görüşmelerde bulunmak üzere Türkiye'de bulunuyor.
Türkiye'nin Kürt Açılımından  payını almaya devam ediyor.
Başbakanla görüştükten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı ortak basın açıklamasında;
Çok ilginç bir niyet açıklaması yaşanıyor.
Barzani ve Davutoğlu'nun  kürsüsü arkasında alışılmadık  bir uygulama; yalnızca Türk bayrağı vardır.
Ne Irak ne de Kürdistan bayrağı bulunmuyor.
Gazeteci soruyor;"Neden?"
Davutoğlu "unutulmuş" diyor.
Tesadüf!  Başbakan  ile görüşme esnasında da Türk Bayrağı dışında bayrak bulunmuyor...
Davutoğlu'nun Irak Kürt Bölge Yönetimini ziyaretinde; Türk bayrağı yanında Irak ve Kürdistan bayrakları, pekâla hatırlanıyor...

*
Doğrusu Türk iktidarı ; ABD nin bölgede uyguladığı projenin de yönetimindedir.
Barzani'nin arkasında Irak bayrağını gösterse;
Olmaz! Barzani  Irak Kürdistan'ı lideridir, şu saatte şahsında istikbâle  kötü bir liderliğin görüntüsü verilir.          
Hem Irak hem Kürdistan bayrağını gösterse;
Olmaz! Statükoculuğun ne yararı var?
Ya da sadece Kürdistan bayrağını gösterse;
O da olmaz! İran, İsrail-Filistin  ve Türkiye sorunlarıyla kaynayan Orta-Doğu'ya  erken bir tiyo, neden gerekir?

*
Konjonktür uygun değildir!
İsrail ile ardarda çıkarılan krizler ve islami söylemlerle, İsrail karşıtı Arap halkları gönlünde yer alınmıştır.
Türkiye'nin dünyaya örnek ulusal bağımsızlığı yerine yeni söylemi;  hem Arap iktidarlarını  hem o kadar ağır sözlere rağmen, ne garip, İsrail'i de memnun ediyor.
Çünkü Filistin HAMAS, Gazze savaşıyla Orta Çağ şartlarına geriletilmiş,
Ve diğer Arap halkları; yönetimlerinden desteksiz,Türkiye'nin ulusal bağımsızlık haricinde islami söyleminden sarhoş edilmişlerdir.
İsrail- Filistin sorunu çözümü şimdi her zamandan daha yakındır...

*
Ya İran?
Türkiye boşuna mı Orta Doğu'nun önder ülkesidir?
Bölgenin güvenliği ve barışı ondan soruluyor.
O halde iki düşman İsrail ve İran sorunsalını elbette  Türkiye çözecektir...
Kürt Açılımında eksik kalem KCK-TM ve PKK;
Madem konfederal haklar peşindedirler, kendilerini gösterip, hakk etmelidirler;
Hem Türkiye'den hem İran'dan yüklenip ya da başka bir şekilde;
Yaptırımlarla yıpratılan  Ahmedinejat iktidarına, ekstra  yük  bindireceklerdir.
İran muhalefetini  iktidara yükselteceklerdir.
Sağlanabildiği taktirde İran, Irak ve Türkiye Kürtleri konfederal bir yapıda Türkiye'ye eklenecektir.
Yeni Osmanlı işbaşındadır...

*
Gelecek kimi haklı çıkaracaktır?
"Orta Doğu böyle olsaydı bu kadar sorun yaşanmazdı" diyen Amerikalı subayı mı,
"Ya da Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" diyen;- elbette Atatürk ölümsüzdür- bizi mi?           








Çekirdek Yalanlar

e-Posta Yazdır PDF
Çok değil, daha bundan üç dört yıl önce, yerlere tüküren bir kişiyi eleştiren sözde aydınlar  “ bu kafa ile Avrupa Birliğine girilir mi” diye akıl verirlerdi. Propaganda öyle sürdürüldü ki, herkes sahiden Avrupa Birliğine gireriz sevdasına kapıldı.

Batının Türkiye’yi cemaatlere, etnik kısımlara ayırıp atomize etme gayretleri o kadar sürdürüldü ki, AB’nin misyonerlik projelerine girmek için insanlar kuyruğa girdi.

Ağzını açanların birinci cümlesi, AB üyeliğine giriş koşullarını açıklayan ifadeler ile doluydu. İşbirlikçiler ağızlarının dolusu ile Avrupa Birliği diyorlardı.

Eş Başkan, her türlü halk karşıtı kanun ve yönetmelikleri çıkardığında Avrupa Şartları diyordu.

O günlerde, AB konusunda AKP’ye destek oldukları için eleştirdiğimiz DSP ve CHP’li dostlarımız üzerimize saldırıyorlar, İnternet sitelerinden isimlerimizi ve resimlerimizi kaldırıyorlardı.

Ama biz o zaman da biliyorduk ki, AB üyelik projesi emperyalist bir projeydi. Biz biliyordu ki, emperyalizmden demokrasi de gelmezdi. Demokrasi gerekli ise biz kendimiz yapmalıydık. Sokma akıl ile bir yere varılamayacağını, bu işin sonunun Türkiye’yi büyük çıkmazlara taşıyacağını söyleyip durduk.

Çok mutluyum, bu ideolojik önderliğimiz, bedeli ağır da olsa, bu gün büyük kitlelerce kabul edilmiştir. Bu husus önümüzdeki büyük mücadele için çok önemlidir.

Artık AKP bile Avrupa Şartı derken bir söylüyor, iki düşünüyor. Öyle bir antiemperyalist birikim oluşmaya başladı ki, AKP’yi götürürse ancak bu birikim ve işsizlik götürür.

Batının emperyalist taleplerini uluslar arası ilişki, küreselleşme diye bize dayattılar. Halk anladıkça, kafalarını duvara çarpa çarpa öğrendiler. Başta sosyal demokratlar verdiği desteği çekmeye başladılar.

Aslında, Avrupa Birliği üyeliği, Kürt Açılımı, Ermeni Açılımı, Kıbrıs Açılımı hepsi bir tek projenin, Amerikan Ortadoğu Projesinin parçalarıydı. Yani Amerika’nın enerji havzalarını ele geçirme projesiydi.

Savaş bitmedi. Hatta yeni başladı diyebiliriz. Bundan önceki safhalar, Amerika’nın zemin oluşturma çalışmalarıydı.

Halkımız bu döneme, Cumhuriyet Mitingleri ile cevap verdi. Meclisteki muhalefet bu mitinglere zamanında önderlik etseydi, Batı ve onun işbirlikçileri bu kadar yol alamazlardı. Muhalefet uyanmakta gecikti. Gecikmenin bedelini onlar henüz ödenmediler. Çünkü toplumsal risk şimdi daha yüksek.

Çekirdek yalan, yani Ergenekon tertibi de tıpkı AB propagandası gibi yok olup gidecek.

25.4.2010, Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

'Sosyal medya eylemsizliği teşvik ediyor'

e-Posta Yazdır PDF
kevin-robbins

Prof. Kevin Robins'e göre genel olarak internet, özelde de sosyal medya, insanları sosyalleştirmek ve örgütlemekten ziyade 'eylemsizleştiriyor.'

Londra Üniversitesi Goldsmiths College'da ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde görevli. İstanbul'da yaşıyor. Ulusötesi Kültür alanında araştırmaları var. İngiltere'deki Türk toplumu ve göç olgusu üzerine araştırmaları ile de tanınıyor.

Kevin Robins'e öncelikle göçmenlerin internet ile ilişkilerini, ardından da sosyal medyanın toplumlara genel etkisini soruyorum.

BBC Türkçe: Sosyal medya göçmen azınlıkların içinde bulundukları toplumla bütünleşmelerine yardımcı oluyor mu yoksa onları kendi toplumları ile mi yakınlaştırıyor?

KR: Göçmenler ve onların medyayı kullanım biçimlerine dair pek çok söylence bulabilirsiniz. Birincisi, -ki bu Londra'da yaptığım bir çalışmaya dayanıyor- göçmenler tarafından kullanılan başlıca medya televizyon. Çok merkezi bir yeri var televizyonun. İnternet kullanımı ise belki daha genç nesiller arasında yaygın. Ancak burada egemen ve olması imkansız bir söylence de var. Bu da medyanın göçmenler ile onların vatanları arasında bir köprü oluşturması. Bu insanlar bir şekilde diaspora oluşturuyorlar ve vatanlarından uzakta yaşıyorlar. Başlıca referans noktaları ise geldikleri yerler. Benim incelediğim vaka özelinde de Türkiye. Bu insanlar uydu televizyonları ile medyaya erişiyorlar. Londra'da yaşıyorlar ama İngiliz toplumuyla entegre olmayı hedeflemiyorlar. Ama kendi toplumları ile de aralarında bir mesafe bırakmayı tercih ediyorlar. Bu durumda da uluslar üstü bir varlık oluşturuyorlar. Çoğunlukla da Türkiye kaynaklı medya ve İngiltere kaynaklı medyanın kullanımı arasında gidip geliyorlar. Ait oldukları ve içine girdikleri kültürlere, Avrupa kültürel dinamiğine dair daha karmaşık bir tavır inşa ediyorlar. Bu anlamda Avrupa halklarının Türklerin deneyiminden öğrenecek çok şeyleri var. Ama öyle olmuyor çünkü kendi ülkelerinin medyaları tarafından esir alınmış insanlar diye bir mitoloji uyduruyorlar.

BBC Türkçe: Peki internetin yükselişi göçmenlerin davranışlarını değiştiriyor mu?

KR: İnternet o kadar da dramatik bir değişikliği getirmiyor bu anlamda. Ama böyle bir potansiyel var. Çünkü internet artık önde gelen ulusüstü medya olmuş durumda. Nasıl kullanıldığına da dikkatli bakmak lazım. Temel varsayım göçmenlerin kendi vatanları ile bir bağlantı kurmak için kullandıkları. Ama aslında göçmenler şimdi eskiye göre hem Türkiye hem de Avrupa'nın diğer yerleri ile çok daha karmaşık iletişim ağlarına sahipler. İş bağlantıları, aile ve dost ilişkileri çok daha karmaşık bir yapıya sahip. Buradaki tehlike göçmenler konusuna, üzerinde hiç düşünmeden hemen bazı yargılarla yaklaşmak. Tembel bir şekilde bazı önyargılar harekete geçiriliyor.

BBC Türkçe: Siz sosyal medyayı kullanıyor musunuz?

KR: Ben sosyal medyayı kullanmıyorum. Benim için aslında bu terim de çok yeni. Bu medya türü konusunda söylenenlere karşı da eleştirel bir tavır almayı tercih ediyorum. Bu konuda öne sürülen bazı söylenceler var.

Mesela göçmenlerin davranışlarının medya tarafından belirlendiği bir söylentiden ibarettir. Teknoloji için de aynı şey geçerli. İletişim için de aynı durum var. İletişimin kolaylaşmasının insanların faydasına olduğu söyleniyor. Sosyal Medya denen medya türüne baktığımda, çoğu yerde havadan sudan şeylerle karşılaşıyorum. Ben tabii farklı bir kuşaktan geliyorum. Yeni medya türleri ve sosyal medya gençlere ait bir yer gibi görülüyor. Daha yaşlılara göre değil. Bu medyayı ilk kez Sosyal Medya konulu konferansa katılmadan önce inceledim. Örneğin Twitter bana göre son derece baside indirgenmiş bir iletişim türü. Buradaki ikilem ise şu: Bu teknolojiden söz ederken düzgün ve dengeli bir söylem oluşturamayabiliriz. Bu geleceğe ait birşey. Eğer yeterince genç değilsen bundan birşey anlamayacaksın demek oluyor bu. Yani burada bir kuşak bölünmesi de oluşturulmuş durumda.

BBC Türkçe: Teknolojiler arkalarındaki ideolojilere hizmet ederler denir. Peki sosyal medya kime hizmet ediyor, insanlara mı yoksa büyük biradere mi?

KR: Herşeyden önce Büyük Birader'e hizmet etme konusunda büyük bir potansiyeli var. Ama çok da totaliter görünmeyen bir şekilde var bu potansiyel. Basitçe tanımlamak gerekirse iki ayrı dinamik var burada. Bir taraftan bir bilgi toparlama dinamiği var. Buna karşılıklı iletişime dayalı bilgi toparlama da diyebiliriz. Teknolojinin her kullanıcısı tarafından yürütülen karşılıklı iletişim kaydediliyor. Örneğin Google internette neler yaptığımızı çok iyi biliyor. Bunun tabii uzun bir tarihi var. Bunun mutlaka teknoloji tarihi olması da gerekmiyor. Piyasa araştırmalarının uzun tarihi diyebiliriz. Hedef kitleyi reklamlar yoluyla daha belirgin bir şekilde yakalayabilmek amacıyla insanların medyayı kullanma biçimlerinin araştırılması... Sonuçta bu teknoloji ile çok da ilgili olmayan bir gelişme. Piyasa araştırmasının çok daha rafine bir yolu diyebiliriz buna. Ticari nedenlerle kullanılıyor. Sonuçta Büyük Birader değil ama bu potansiyel var. Otomatik para çekme makinesinde kartımı kullandığımda da aynı teknoloji ile karşı karşıyayım. Tabii benimle ilgili herşey orada da kayda geçiyor. Kartı hangi amaçla kullandığım. Nerede olduğum. Benimle ilgili geniş bir profil oluşturulabilir bu sayede. Yani bir yandan da elinizde böyle birşey var. Buna Büyük Birader diyemeyiz belki ama kapitalist bir dinamik olduğu kesin. Öbür yandan da tüm bunların sosyal yönden ne kadar faydalı şeyler olduğuna dair bir ilüzyon oluşturuluyor. Telefonun icadından Twitter'a kadar bu hep böyle olmuştur. Haberleşme boyutu öne çıkarılıyor hep. İnsanlar daha fazla iletişim kurarsa birbirlerini daha iyi anlayacaklar deniyor. Haberleşme mitolojisi göklere çıkarılıyor daima.

BBC Türkçe: Moldova ya da İran gibi ülkelerde bulunan muhalif gruplar ile batıdaki küreselleşme karşıtı grupların aynı anda aynı teknolojiyi kullanmaları biraz kafa karıştırıcı değil mi?

KR: Evet bu konuda haklısınız. Yeni medyanın gelişmesi, yaygınlaşması gerçekten çok taraflı bir süreç. Ancak geçmişte telefon örneğinde olduğu gibi bu teknolojileri başka amaçlar için de kullanmak mümkün. Durum hep böyle olmuştur. Sivil toplum kuruluşları ya da siyasi hareketler gibi grupların da teknolojinin alternatif yönlerini kullanıyorlar. Elbette teknoloji işe yarayabiliyor. Ama burada merkezde duran, teknoloji ya da teknolojik ivmenin kendisi değil, siyasi projelerdir. Ulus ötesi bağlantılar kurmak isteyen sivil örgütlere telefon ya da faks da yardımcı olabilirdi. Yani Twitter ve diğerleri çok da büyük bir dönüşüm getirmiyor bu anlamda. Mobil telefon mesela tek başına çok önemli bir teknolojidir. Ama İnternet, Facebook, Twitter ve diğerleri kadar büyük bir potansiyel olarak gösterilmemiştir bu anlamda.

BBC Türkçe: Twitter'a baktığınızda şu anda kahvaltı ediyorum, hava bugün muhteşem gibi mesajlar da görüyorsunuz. Ve bu mesajları yazan kişileri takip eden insanlar var. Tüm bu faaliyetin insanların kendi hayatlarını teşhir etmek ve diğerlerini gözetlemek gibi bazı güdülerine hizmet ettiğini düşünüyor musunuz?

KR: Evet, teknolojiyi insan psikolojisi ve insanın toplumsal boyutu ile de ilişkilendirmek gerekir. Teknolojinin davranışlarımızı gözetleme, bir anlamda son derece rutin bir şekilde dikizleme imkanı sunduğunu biliyoruz. Elektronik kartlar ya da elektronik iletişim yoluyla yaptığımız bazı işlemler bunu getiriyor. Ama öbür yandan bu bana biraz "keşfedilmesi gereken" ve hiç araştırılmamış bir alan gibi geliyor. İnsanların Facebook'ta yaptıkları mesela. Bana göre açık bir şekilde bir narsizm yani kendine hayran olma durumu var burada. Kendinizi bir birey olarak sergilemek ve kendi varlığınızı arkadaşlarınızla paylaşmak... Gülen yüzler dünyası bu. Herkesin çok rahat ve bireyci göründüğü bir dünya. Açıkçası sosyal medyanın üretken ve yapıcı amaçlar için kullanılmasından çok uzaktayız. Bir teşhir dünyası burası. Hello benzeri magazin/dedikodu dergileri ile de benzerlikleri var. Teknolojinin önemli bir yan etkisi diyebiliriz buna.

BBC Türkçe: Bu durumda medyanın hangi açıdan daha güçlü olduğunu düşünüyorsunuz? Diyaloğu desteklemede mi yoksa nefreti ve ayrımcılığı körüklemede mi daha başarılı bu araçlar?

KR: Nefreti ve ayrımcılığı körüklediğini düşünmüyorum. Daha çok kayıtsızlığı ve pasifliği körüklüyor. İnsanlar var olan retorikten bir parça kapmaya çok hevesliler. Teknolojinin bir şekilde üretken olan bir tarafı var. İnsanlar bu sayede daha interaktif olabiliyorlar. Ama buradan çıkan sonuç nefretin körüklenmesinden ziyade bayağılığın körüklenmesidir. İnsanlar buralarda çok fazla zaman harcıyorlar. Bu anlamda video izlemekten, veya meyve işaretli kumar makinelerinde vakit harcamaktan farkı yok. Buradaki ikilem ise şu: Toplumlarımızda bunun makul bir şekilde tartışılması da kolay değil. Çünkü tartışmanın doğası bir şekilde teknolojiye olumlu bakan kişilere göre konumlanmış durumda. Tarihsel olarak da aslında yeni teknolojilerin iletişimi, sosyal etkileşimi kuvvetlendirdiğine dair büyük bir inanç vardır. Telefon, telgraf, televizyon, faks makinesi vesairre. Hepsi için aynı şeye inanılmıştır. Ama bunlar geçmişte asla toplumları tek başına dönüştürmemişlerdir. Bununla beraber bir sonraki teknolojinin artık bunu başaracağına dair çok güçlü bir inanç da vardır. Sanıyorum teknoloji retoriği karşısındaki teslimiyetimiz, koşulsuz inancımız hakkında daha fazla kafa yormamız gerekiyor.

BBC Türkçe: Türkiye'de yaşayan bir akademisyen olarak Youtube yasağını nasıl karşılıyorsunuz?

KR: Youtube'un çok büyük bir hayranı olduğumu söyleyemem aslında. Bunun toplumsal anlamda dönüştürücülüğü olan bir teknolojik deneyim olduğunu düşünmüyorum. Duman konserinde veya başka bir yerde cep telefonu ile çekilmiş görüntüleri izlemek bana göre banal bir aktivite. Youtube, muhteşem birşey değil bana göre. Gerçi zaman zaman Youtube üzerinde yurttaş gazeteciliğinin örnekleri, ya da geleneksel medyanın yakalayamadığı önemli bazı olaylara dair kayıtlar da yer alabiliyor. Ama bana göre bunlar Youtube'u muhteşem yapmıyor.

Bununla birlikte Türkiye'deki Youtube yasağının ilginç bir yönü var. O da bu yasağın ne kadar tuhaf birşey olduğu. Böyle birşeyi yasaklamak kötü niyetli bir eyleme benziyor. Yani kendi yurttaşlarınıza güvenmiyorsunuz. Öbür yandan Türkiye başbakanı çıkıp "Sorun yok ki ben Youtube'u kullanabiliyorum" diyor. Evet, benim kızım da pek çok kişi gibi Youtube'a erişmenin bir yolunu buluyor. Teknoloji bir anlamda by-pass edilebiliyor. Bu durumda da yasaklama ile by-pass etmeyi bilenler arasında var olan bir özgürleşme ve açılım arasında tuhaf ve karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Tabii Türkiye'deki yetkililerin böyle bir durumun oluşmasına meydan vermeleri de iyi niyetli bir görünüm vermiyor açıkçası.

Türkiye bu durumda, diğer toplumlardan ister istemez geçmişte kalmış türden bir sansürü desteklediği yönünde yüklü miktarda eleştiri ile karşı karşıya kalma riskini de üzerine almış oluyor. Sonuçta bir devekuşu kafasını kumun altında uzun süre tutacak olursa, düşüp ölecektir en nihayetinde...

Sayfa 1 / 2

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
 

ORTA DOĞU

Başar Şeker

BAŞAK SEREN MUYAN

Sanat

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1452
mod_vvisit_counterDün3426
mod_vvisit_counterBu Hafta15440
mod_vvisit_counterGeçen hafta22067
mod_vvisit_counterBu Ay31865
mod_vvisit_counterGeçen Ay93593
mod_vvisit_counterTümü539394